25. Akbank Caz Festival Günlüğü: Festival bir günde tam altı konserle İstanbul`u salladı

25. Akbank Caz Festival Günlüğü: Festival bir günde tam altı konserle İstanbul`u salladı

31 Ekim 2015, Cumartesi

 

"Kampüste Caz" konserleri haricinde Ekim`in son günü, yani dünle birlikte konserler de sona erdi. Zevkli ve heyecanlı bir festival daha geride kaldı. Dünü nasıl anlatmak lazım, gerçekten uzun ve yoğun bir gün oldu. Atölyesi, paneli, konseri derken dokuz farklı etkinlik aynı gün içinde gerçekleşti. Bir insanın hepsine yetişmesi mümkün değil ama yine de bu uzun caz gününden mümkün olduğu kadar bol notumuz var size.

 

Gün, saat 13:00`de festivalin yirmibeş yılının anlatıldığı panelle başladı. Akbank Sanat`ta gerçekleşen panelin katılımcıları caz yazarı Sadettin Davran, caz şarkıcısı Elif Çağlar, Pozitif`in ve festivalin kurucularından Ahmet Uluğ ve Akbank Sanat`ın yöneticisi Derya Bigalı oldu. Bir anlamda ev sahipleri olan konuşmacılar festivalin yirmibeş yıllık tarihini paneli izleyenlere anlattı.

 

 

Bu yıl festivalin en cok ilgi gören atölye çalışmalarından biriyse Swing Jazz atölyesi oldu. Malum, son yıllarda Lindy Hop isimli bu neo-swing caz dans türü müthiş ilgi görüyor. Bir yerde 1920`li yılların modası yeniden canlandı. Tam da öyle... Özellikle Hollywood`da bu konuda son dönem yapılan filmler bu modanın dünya çapında ilgi görmesinin mimarı oldu. Bu konuda bizde de güzel çalışmalar var. Lindy Hop denince akla gelen ilk isim olan Banu Birecikligil ile bu dansı ve müziği konuştuğumuz bir röportaj yaptık festival kapsamında bu röportajı mutlaka okumalısınız özellikle haberdeki video başınızı döndürecek emin olun. Günün bir diğer atölye çalışmasıysa festivallerde gerçekleşen atölye çalışmalarının değişmez ismi Ezo Sunal`ın çocuklarla düzenlediği atölyeler. Çocukların yaratıcılığını ortaya çıkaran Sunal dün de çocuklarla birlikte müzik yaptılar ve çok eğlendiler. Günün gündüz bölümü ikindi saatlerinde Akbank Sanat`ın en üst katındaki "Kafe`de Akşamüstü Caz" ile biraz dinlenme imkanı bulanlar ardından gece konserlerin yolunu tuttu.

 

 

Festival Günlüğü arkadaşlarımızın emekleriyle her gün özenle hazırlandı

 

 

Günün geceyle beraber başlayan konserler bölümü günün ilk dakikalarına kadar sürdü. Gecenin ilk konseri Avrupa cazını sevenlerin merakla beklediği Tingvall Trio idi. Hem Tingvall Trio ile hem David Sanborn konseriyle ilgili notları arkadaşımız Burak Sülünbaz`ın köşesinden ayrıntılı okuyabilirsiniz. Bu vesileyle, "Festival Günlüğü"nü birlikte hazırladığımız sevgili arkadaşlarıma özel bir teşekkür etme fırsatını kaçırmak istemem. "Backstage Jazz" köşesinde Burak harikalar yarattı. Caz konusunda özellikle kulis notları ve sanatçılarla kurduğu birebir temaslarla Türkiye`de bir ilki gerçekleştiren ve kendi köşesi üzerinden sayısız not paylaşan Burak hem çok yoruldu hem mutluydu. Fotoğraflarıyla konserleri adeta yeniden yaşamımızı sağlayan sevgili Leyla-Diana Gücük de festivalin görsel hafızası gibi çalıştı adeta. Cazseverler adına bir büyük teşekkür de Leyla`ya ama onun işi daha bitmedi. Festivalin hemen ardından diğer fotoğraf sanatçısı dostlarımızın da katkılarıyla festival boyunca konserlerde çekilen fotoğraflardan özel bir sergi hazırlamaya başladı bile. Bu sergileri gelenek haline getirmeye başlıyoruz ve ortaya gerçekten güzel işler çıkıyor. Tüm sanatçı dostlarımıza bir özel teşekkür de buradan gönderiyoruz.

 

 

Cumartesi gecesi farklı saatlerde ve farklı mekanlarda tam 6 konser izledik

 

 

Gece bölümünün ilk konseri Tingvall Trio idi. Tingvall ve David Sanborn konserleriyle ilgili notları Burak`ın köşesinden okumanızı önerdiğimiz için diğer konserleri hatırlatıp geçiyoruz. Gecenin ikinci konseri Susan Sandfor oldu. Zorlu Turkcell salonu tamamen dolmasa da gelen dinleyicilerin bir kısmının burada yaşayan yabancılar ve Türk izleyicilerin ortak özelliği sanatçıyı yakından tanımalarıydı. Gerek Sundfor`un ses ve ışık oyunları, gerek müziğindeki enerji bir süre sonra yerinde oturan kimse bırakmadı. Şimdiye kadar altı albüm kaydeden sanatçı Türkiye`ye (muhtemelen) ilk kez gelmesine ve az tanınmasına rağmen hem gördüğü ilgi hem izleyicilere aşıladığı enerji görülmeye değerdi.

 

 

Gecenin Kadıköy yakasında gerçekleşen konser ise Korhan Futacı Kara Orkestra Kadıköy`ün eski mekanı, yeni sahnesi Moda Sahnesi`nde gerçekleşti. Tam bu sıralar Bomonti`de ise festivalin bir diğer merakla beklenen konseri başlamıştı; Get the Blessing. Bomonti`de gece Chris Tofu ile ilerleyen saatlere kadar devam etti.

 

Get the Blessing ismini Ornette Coleman`dan ilham alan, çağdaş cazın günümüz en önemli gruplarından. Klasik bir caz grubu görüntüsünden ziyade alternatif müzik topluluklarını andıran Get the Blessing ile arkadaşımız Zekeriya Şen`in yaptığı söyleşi hem yoğun ilgi gördü hem grubun daha iyi tanınmasını sağladı.

 

Yeni festivallerde ve yeni "Festival Günlük"lerinde buluşmak üzere.

 

Feridun Ertaşkan

 


 

 

25. Akbank Caz Festivali’nin son günü en hareketli günlerden biriydi. Avrupa cazının yükselen gruplarından Tingvall Trio’ya uzun zaman bekleyen hayranları festivalde kavuştu. Konser biletlerinin bittiği günler öncesinden duyurulmasına rağmen sanıyorum seçim gündemi veya tatil planları nedeniyle olacak gelmeyen bir kaç koltuk haricinde salon doluydu. Aslında, Türk dinleyicisinin Avrupa cazına hakettiği değeri daha fazla göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Bu konuya değinmek ne zamandır aklımdaydı, dile getirmek Tingvall Trio konserine nasipmiş. Kimi bloggerların Avrupa cazına ilgiyi arttırmak için paylaşımlar yapmalarını takdirle karşılıyorum ama az, daha çok olmalı... Cazkolik`de zaman zaman röportajlarımızla, konser ve albüm haberlerimizle Avrupa cazına dönük haberler, röportajlar hatta radyo programlarımız yayınlanıyor ve ilerde de yeni gündem haberlerimizle Avrupa cazından, yeni ve bilinmesi gereken isimlerden daha sık bahsedeceğiz. Gelelim konsere, Tingvall Trio Avrupa cazının inci gibi parlayan üçlüsü. Fanatik takipçisi arkadaşlarımla uzun süredir önümüze gelen bütün anketlere “Gelecek sene festivalde hangi grubu görmek istersiniz?” sorusuna cevap olarak “Tingvall Trio İstanbul’a gelsin” diye yazar dururduk, sesimizi duyanlara teşekkür ederiz. Dün ilk konseri izleme şansı olanlar çok keyifliydi. Konser, albümlerindeki icralara göre çok daha gürültülü ve hızlıydı ama parça seçimlerinin daha iyi olabileceğini düşünüyorum. Avrupa cazının sembol ismi E.S.T’nin açtığı yoldan ilerleyen gruplardan Tingvall Trio. Grupları birbirleriyle kıyaslamayı sevmiyorum ama aynı derinliği ve icradaki odaklanma yaratıcılık açısından aynı iştahı bulmasam da Tingvall Trio’nun İskandinav cazında E.S.T sonrası güzel işler çıkardığı konusunda büyük çoğunluğun benimle aynı fikirde olacağına eminim. Almanya’nın prestijli ödülü ECHO Tingvall Trio parçalarında kullandığı kuzeyli elementler ve melodik kurgular konserlerinde dinleyiciyi heyecandan kendinden geçiren dinamizmleriyle pek çok Avrupa’lı gruptan çok daha önde bir grup ve daha büyük bir konser salonunda performanslarını izlemeyi, daha çok sayıda cazsevere ulaşmayı hakediyorlar.

 

 

Doğruyu konuşmak gerekirse (ki gerekir) Zorlu Performans Sanatları merkezinin büyük salonunu dolduracak sayıda müzisyen bir elin parmaklarını geçmez. Sanborn altmışlardan beri müziğin içinde, cazda popüler soundların her zaman üst seviye bestecisi ve müzisyeni oldu. Bu yıl yetmiş yaşına basan büyük sanatçı özellikle James Brown, Eric Clapton, David Bowie, Stevie Wonder, Kenny Rogers, Brecker Brothers gibi çok çeşitli türlerde müzik yapan dünyaca ünlü sayısız isimle aynı sahneleri paylaşıp albümler kaydettiği için kendi kuşağının sadece pek çok caz müzisyenine göre hem çok erken hem çok daha ünlü olmayı başardı. Bu nedenle Türkiye`de de caz dışı geniş bir müziksever dinleyicisinin hep gözde ismi oldu, bu nedenle ne zaman gelse sevilir, ne zaman gelse salonu doldurur. Şahsen ben Bob James, James Genus ve Steve Gadd’la Haliç Kongre merkezindeki konseri çok daha fazla beğenmiştim. O dönem Double Vision albümünün seneler sonra ele alınışına ithafen özel bir proje çalmışlardı. Daha konsantre caz dolmuştu kulaklarımdan damarlarıma ama dün akşam Marcus Miller’ın gençliğini andıran tekniğiyle Andre Berry, gitarist Nicky Morach ve davulla perküsyonda sevimli iki müzisyenle paslaşan Ricky Peterson geçmiş gibiydi konserin dümenine. Elbette çok keyifli bir konserdi. Konser sonrası fuayede satılan CD`lere yönelmişken konserlerde uzun uzun sohbet ettiğim cazsever dostum Yusuf Bardavid`in söyledikleri sanatçının cazdaki misyonunu ve yerini çok iyi anlatmıştı. Bardavid`e göre Sanborn yeri doldurulmaz kalitede bir pop caz saksafoncusu. Müziğinde doğaçlamalar var ve bu onu başarılı kılıyor. Nasıl ki soyut resimler yapan bir ressamı sadece tarzın meraklıları takdir eder ama iyi bir `paysage` ressamını herkes takdir eder Sanborn’un durumu da aynen böyle. Büyük usta müziğiyle insan doğasına öyle yerinde müdahalelerle hitap ediyor ki, kayıtsız kalamıyorsunuz. Sarsılmaz bir caz figürü oluşuyla her zaman ilgi görür ve görecektir. Takviminize not alın, onu ya gelecek yaz ya da sonraki yaz yine sahnede yeni bir projeyle göreceğiz. David Sanborn konseriyle çeyrek asrı deviren Akbank Caz Festivali’ni tamamlamış olduk. "Backstage Jazz" ile Festival Günlüğü`müzde yayınladığımız tüm paylaşımlarla size konserleri yeniden yaşatmak, mekan ve müzik deneyimi sunmayı amaçladım umarım zihninizde yeni kapılar açabilmişimdir. Gelecek konserlerde buluşmak dileğiyle.

 

Burak Sülünbaz

 

 

 

 


 

30 Ekim 2015, Cuma

 

25. Akbank Caz Festivali`nin son son konserleri ve elbette bir festival günlüğü daha sona erecek, bir yenisi başlayana kadar. Büyük bir yazar günlüklerin aslında yaşanan günler için değil gelecek günler için tutulduğunu söylemişti. Bizim de yapmaya çalıştığımız bu!

 

Festival yine en yoğun günlerinden birini yaşadı 30 Ekim Cuma günü. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı`na denk gelmesi konserlere ilgiyi azaltmadığı gibi özellikle bazı konserlere daha da yoğun ilgi olmasını sağladı. Belle and Sebastian gibi, Akbank Sanat ve Babylon Bomonti konserleri gibi... Dün, güne festivalin son paneliyle başlandı. Öğle saatlerinde Akbank Sanat`ta gerçekleşen panelde Türkiye ile yakın ilişkisi ve katkısı olan caz yazarı ve tarihçi Francisco Martinelli`nin moderatörlüğünde caz yazarı Hülya Tunçağ ve Jazz Dergisi editörü Zuhal Focan`ın katılımıyla gerçekleşen panelde nerdeyse cazın tarihi kadar eski olan Avrupada cazın kökenleri konuşuldu. Cuma gününün konser faslı ise yine aynı mekanda Poppy Ackroyd konseriyle başladı. Kadıköy`deki Moda Sahnesi`nde yerli ikili Mode XL konseri, Bomonti`de ise Hercules Love Affair performansları gecenin hareketliliğinin önemli duraklarıydı ama kuşkusuz gecenin en hareketli anları Volkswagen Arena`da Belle and Sebastian ve öncesinde Cass McCombs konseriyle yaşandı. Bu konuda ayrıntılı izlenimleri ise hemen yazının devamında bütün bir festivali caz sevgisi ve heyecanıyla en yakından takip eden arkadaşımız Burak Sülünbaz`ın gözlem ve notlarında bulabilirsiniz. Okuduklarınız düne ait notlardı, bir de bugün Cumartesi günü yaşanacaklar var, onları da yarın hep birlikte yeniden hatırlamak için yine bu köşede buluşmak üzere.

 

Feridun Ertaşkan

 


 


 

İyi olan her zaman kazanır. Akbank Caz Festivali 25. yılını kutlarken cazın (daha doğrusu indie müziğin) en iyileriyle gençlerin en iyilerini buluşturdu. 18-26 yaş arasındaki 400 üniversiteli genç bu yıl festivalin güzel bir fikri olarak sosyal sorumluluk projelerinde çalıştılar ve ödül olarak kazandıkları haklı gururun yanında Belle Sebastian konserini de en önden izlediler. Çabalarının ödülünü ise İskoç grubun solisti Stuart Murdoch’ın onları sahneye davet ettmesiyle performans sırasında sahnede dans ederek, grup elemanlarıyla dans edip selfieler çekerek aldılar.

 

Belle and Sebastian dün akşam Volkswagen Arena’da Akbank Caz Festivali’n bu sene en yoğun ilgi gören konserine imza attı. Konserin startını veren Cass McCombs`un konsere gelenlerin ilgisini pek çektiğini söyleyemem. Birçok kişi akşam yemeklerini yemeyi veya kahve içmeyi tercih etmişti McCombs’un konseri sırasında bana sorarsanız haklılık payları da vardı. Pek parlak bir ön grup olduklarını düşünmüyorum. Sevenleri bana kızmasın. Geçen sene Chet Faker konserinde hayran kaldığım Volkswagen Arena’nın koyu duvarlarında gezinen gün ışığı renkli spotları ve odyofil dinleyicilerin bile yüzünü güldüren ses geri dönüşleri bu sefer de beni can evimden vurmuştu. Belle and Sebastian 2013’de gelmişti daha önce ülkemize, bu kez daha yoğun ilgiyle koştu Türk dinleyicisi konsere. 20. yıllarını kutluyan sempatik, sakin, seyirciye kolay ulaşan, seyirciden karşılığını alan bir grup. Hepsi birbirinden yetenekli ve görev adamı olan müzisyenlerin dolu dolu icraları her biri birer hit olmuş parçaları dinleyicileri son derece mutlu etti. Indie müzik yapıyorlar ve konserin tansiyonu hızla arttırdıkları bir performans grafiği yakaladıkları kesin. Grubun vokalisti, multi enstrümantalist Murdoch çat pat Türkçeyle seyircilere takılıyor, seyircilerin arasında yürüyor, şarkılarını onlarla söylüyordu. Bu keyif veren iletişimi ve akılda kalıcı, hatta fanatik hayranlarını çılgına çeviren müzikleriyle ben iddia ediyorum ki Belle and Sebastian ülkemize ne zaman gelse konserleri kapalı gişe geçecektir. Çünkü, performanslarıyla bunu sonuna kadar hakediyorlar.

 

Burak Sülünbaz

 

 


 

28 Ekim 2015, Çarşamba

 

Bir önceki günün konser trafiğinden sonra dün belki temposu daha düşük bir gün olabilirdi ama yine gece üç konserle İstanbul`un iki yakasını birbirine bağladı. Önce Kadıköy`den başlayalım. Bu sene Kadıköy festivallerde caz konserleri bakımından hakkına düşeni aldı, peki cazseverleri bakımından üstüne düşeni yaptı mı? Yani konserleri doldurdu mu? Buna da evet! bir önceki gün Jülide Özçelik konserinin ardından dün Caddebostan`da bu kez İstanbul Gençlik ve Caz Orkestrası konseri vardı.

 

Caz vokalin başarılı seslerinden Ece Göksu da dün akşam festivalin konser verenleri arasına katıldı. Bu yıl festival geleneksel konser mekanlarına yeni yerler kattı. Ece Göksu`nun sahne aldığı Summart da bu sahnelerden biri. 4. Levent, Seyrantepe`de adını giderek daha sık duymaya başladığımız Summart caz müziğine dönük etkinliklerini daha da artırırsa biz de mutlulukla sayfalarımızda yer vermekten mutlu oluruz.

 

Düne ait en ilginç notlardan biri ikindi saatlerinde bir festival ilki yaşanmasıydı. Türk sinemasının ve boğazın kült oteli Tarabya Otel uzun süren bakım onarım sürecinin ardından geçtiğimiz yıllarda yepyeni yüzüyle İstanbulluların karşısına çıktı. Festival bu kez bir ilk olarak caz brunchlarının yanında bir de "Çay Saatinde Caz" kavramını Tarabya Oteli`nde hayata geçirdi. Dün gecenin tek yurtdışından ismi ise şarkılarıyla Bomonti sahnesini yerinde durdurmayan Ester Rada idi ki bu konserle ilgili notları "Back Stage Jazz"da okumayı unutmayın.

 

Feridun Ertaşkan

 


 

 

Bir caz festivalinin daha sonlarına doğru yaklaşırken festivalin dünya müziği, reagge soslu konserlerinden biri önceki akşam David Murray`nin tozunu attırdığı Babylon Bomonti sahnesinde gerçekleşti. Her müzik türünün kendi hayran kitlesi var bu onyedi milyonluk dev şehirde. İsrailli Ester Rada, karayağız delikanlılardan oluşan orkestrasıyla karşımızdaydı. Bizim de kanımızda olan ortadoğu müziğini dans etmeye müsait kılan bir formatta İstanbullu müzikseverlerin beğenisine sundu. Saksafon, trompet, trombon, elektro bas, elektro gitar, davul ve klavyeden oluşan kalabalık orkestra eğlenceye kendini bırakmaya dünden hazır dinleyici kitlesini çabucak yakalamıştı. Oturmalı sahne düzeninden vazgeçilmişti. Zaten böyle bir müzikte oturmak ne mümkün? Rada hem oynadı hem de oynattı. Önceki akşam Murray`nin müziğiyle mest olan cazın ağır abileri gitmiş kıvrak dans figürleriyle gençlere taş çıkartan ihtiyar delikanlılar sahnenin önünde hünerlerini sergiliyorlardı. Cumartesi gecesine yakışan bu konser bissiz son buldu. Daha kapıdan çıkmadan sigarasını yakan festival insanları birbirlerine "çok eğlendim, festivale yine gelelim" diyerek evlerinin yolunu tutuyorlardı.

 

Burak Sülünbaz

 

 

 


 

27 Ekim 2015, Salı

 

Festival en zevkli ve en yorucu günlerinden biriydi dün, yani 27 Ekim Salı gecesi, aslında önceki günlüklerde de hatırlattığımız gibi Liselerde Caz atölyeleri ile gündüz başlıyor koşturma ama o fasılda bulunamıyoruz maalesef, geceler bu kadar yüklü ve gündüzler de ekmek parasının peşinde koşmamız, yani herkes gibi bizim de çalışmamız gerektiği için sadece bilgi olarak aktarmak durumundayız. Ama Salı gecesi tam dört konserle deli bir gece yaşandı. Cazkolik ana sayfada haberini yayınladığımız Oğuz Büyükberber Marc Sinan konseri gecenin ilk etkinliğiydi. Bu konserle ilgili aşağıda Burak Sülünbaz`la "Back Stage Jazz" kısmındaki notları okumayı ihmal etmeyin. Saat 20:30`u gösterdiğinde Kadıköy yakasında caz vokalin kendine özgü seslerinden Jülide Özçelik`in sesi Caddebostan Kültür Merkezi salonunda yankılanmaya başlamıştı. Jülide Özçelik günümüzde tarzının en önde gelen isimlerinden. Pırıl pırıl ve duru bir sesi var. Hiç bir tonu bağırmadan söyleyebiliyor ve kendi doğallığı içinde tüm ses perdelerini inip çıkabiliyor. Söylediği şarkılar da kendi iç dünyasının anlamlı mesajlarını dinleyenlerine iletmekte başarılı. Halk müziği ile caz formları arasında görünen o ki en başarılı yorumların başında geliyor.

 

Gecenin heyecanla beklenen konserlerinden biri ise kuşkusuz David Murray konseri oldu. Bu konuda Burak Sülünbaz`ın güzel notları olduğu için aşağıda sözü ona bırakalım. Aynı saatlerde dün workshop çalışması olan Aaron Goldberg bu kez festival konseri için Nardis sahnesine çıkmıştı. Goldberg`e basta Reuben Rogers, davulda Ferit Odman eşlik ediyordu.

 

Feridun Ertaşkan

 


 

 

Müzikte, özellikle cazda, tıpkı yaşamdaki her şeyde olduğu gibi tek bir güzel ya da tek bir doğru yoktur. Klarnetçi ve grafik sanatçısı Oğuz Büyükberber ile gitarist ve görsel işitsel kayıtları ECM etiketiyle yayınlanan bir sanatçı olan Marc Sinan yeni duo projelerinde kendi müziklerini yaratıyorlar. Dün akşam Akbank Sanat sahnesinde uzun süredir üstüne çalıştıkları projeyi bizlerle paylaştılar. Çağdaş müziğin, deneysel ve elektronik müzikle bir araya geldiği performansta yazılı besteler doğaçlama eklentileriyle icra edildi. İkili, gelişmekte olan bu projenin yakında bir kayda dönüşeceğinden, müziklerinse konserde dinlediğimiz gibi olacağından bahsettiler. Projenin çıkış konsepti veya albümün ne zaman, hangi plak şirketiyle yayınlanacağı gibi diğer detaylar yakın zamanda gerçekleştireceğimiz bir röportajda uzun uzun değineceğiz. Bu iki başarılı müzisyenin sound evreni takipçilerinden hayli beğeni aldı. Özellikle Büyükberber`in Amsterdam`a yerleşmesinden sonra dinleyicisinin onun yaratıcılığını özlemesi anlaşılan Büyükberber`in yaratıcılığını kamçılamış görünüyor. Kompozisyonların melodik kısımlarından Büyükberber sorumluyken geri kalan kurgu ise Marc Sinan`ın hayal gücünün ürünü. Oğuz Büyükberber Marc Sinan Duo iki hafta sonra yeniden İstanbul`da olacak. Bu kez kaçırmamanızı ve takipte olmanızı öneririm.

 

 

(Resimdekiler: (soldan sağa) Oğuz Büyükberber, Sevin Okyay, Burak Sülünbaz, Ayşe Tütüncü, Leyla-Diana Gücük ve Marc Sinan)

 

Babylon Bomonti Pozitif`in kurucu isimlerinden, yakın bir geçmişte kaybettiğimiz Mehmet Uluğ`a yakışan bir konsere ev sahipliği yaptı dün akşam. Çok rahatlıkla söyleyebilirim ki yılın en prestijli, en ses getiren konseri organizasyonlarından biri oldu. Konser öncesi Mehmet Uluğ`un kardeşi Ahmet Uluğ David Murray`i takdim ederken dört gündür İstanbul`da olduğundan hatta önceki gece sabah dörde kadar kayıtlarla uğraştıklarından bahsetti. Albümde oniki parça yer alacak üçü Mehmet Uluğ anısın, biri 2013`de ölen besteci ve şef Butch Morris anısına ve sonuncusu ise bir Sun Ra uyarlaması olarak Pozitif`e ithafen hazırlanmış besteler olacaktı. Prodüktör koltuğunda kaliteli prodüksiyonların aranan ismi Brian Michel Bacchus var. Albümün kayıtları titizlikle tamamlanmış. Ahmet Uluğ`la sohbetimizde Babajim Stüdyoları`nda yoğun emeklerle harikalar yaratıldığının ve yüzümüzü güldürecek bir albümün yolda olduğunu müjdeledi. "Beklentilerinizi yüksek tutun" diyordu bize Ahmet Uluğ. Konser öncesi sanatçıların sahneyi ve dinleyicileri arkalarına alarak çektirdikleri albüm fotoğrafı konseri izleme şansı bulabilen biz müzikseverler için çok hoş bir sürpriz, güzel bir hatıra oldu. Konserden bahsetmem gereken birkaç notum var; İlk sözüm Babylon Bomonti`ye.Yeni bir mekan burası ve bu mekanı doğru tanımlamak istersem ciddi masraf ve emekle tasarlanmış, akustiği nefis bir mekan. Kulisi sanatçı motivasyonunu en yüksekte tutulacak konfora sahip, ışık düzeni ve ışık tasarımı performansları izleyenlerin hayal dünyasını besleyecek sürprizlerle dolu. Bir kehanette bulunayım ki umarım gerçekleşir; Babylon Bomonti canlı kayıtların kâbesi Village Vanguard gibi bir yer olabilir mi acaba? Şartlar müsait! İzleyip göreceğiz. Salon iğne atsan yere düşmez vaziyetteydi. Masamızda Sevin Okyay`la birlikte Hülya Tunçağ`dan Keith Jarret, John McLaughlin gibi caz ilahlarıyla yaptığı röportajlardan anıları dinliyordum. Her masada başka şehirlerden sadece bu konseri izlemek için gelen müzikseverleri gördüm. Karşılaştığımız dostlarla sohbet ettik. Peki performans nasıldı? Tek kelimeyle harika! Orrin Evans muhteşem tuşesiyle piyanodaydı. Nasheet Waits davulda mükemmelliğini, hızını, enerjisini tescilledi. Kontrbasta Jaribu Shadid yine Murray için hem eski dost hem mükemmel bir müzisyendi. Trombonda Craig Harris gecenin çok kişinin beklemediği sürprizlerdendi ve katkısı inanılmazdı. Vokalleriyle Saul Williams ve Pervis Evans projenin kıymetli isimleriydi. Sıra geldi David Murray`e. O yine yaratıcı, çalışkan, kimi zaman vahşi ve yırtıcı sololara çıkan kimi zaman duyarlı dokunuşları ve sahne neşesiyle yine formundaydı. Konser sonrası Murray, Mehmet Uluğ`u çok özlediğinden ve bu albümün onun ismini yaşatacak kalitede olması için çok çalıştıklarından bahsetti. Konser sonrası Orrin Evans aynı gece festival kapsamında Nardis`te olan Aaron Goldberg`i izlemek istediği için kendisini oraya götürmemi rica etti. Yola çıkmıştık ki vazgeçip oteline gitmeyi tercih etti. Oteline kadar eşlik ettiğim Orrin Evans kapıda ayaküstü, ses teknisyenleriyle sohbet ederken Babajim stüdyolarınıdaki el yapımı Fazioli piyanoyu överken ses teknisyenleri stüdyo tarihinde ilk defa bu piyanonun Evans`ın maharetli parmakları sayesinde böyle ses verdiğinden sözediyordu. Festival hergün bir önceki günden daha güzel konserlerle devam ediyor. İyi ki caz var.

 

Burak Sülünbaz

 

 


 

26 Ekim 2015, Pazartesi

 

Pazartesi mahmurluğu demeden festivalde yeni haftaya hızlı başladık. Sabah ve öğlen saatlerinde Açı Okulları ile Robert Lisesi`nde gerçekleşen "Liselerde Caz Atölyeleri"yle başlayan gün yarın Nardis`de izleyeceğiiz modern caz piyanosunun önemli isimlerinden Aaron Goldberg`in workshop çalışmasıyla devam etti ve gün gecenin konserlerine bağlandı. Goldberg`in workshop çalışmasıyla ilgili notları çalışmayı yerinde izleyen arkadaşımız Burak Sülünbaz`ın "Back Stage Jazz" notlarında okuyabilirsiniz.

 

Festivalde dün iki konser izledi cazseverler. Babylon Bomonti`de son yıllarda ismi giderek daha sık duyulan bas klarnetçi Oran Etkin ki kendisine basta Dave Douglas`la izlediğimiz Linda Oh, davulda Ziv Ravitz eşlik ediyordu. Hemen yazının devamında sevgili Leyla-Diana`nın birbiriden güzel fotoğraflarıyla greceğiniz konserde sanatçı son çıkan işlerinden örnekler seslendirdi. Daha çok yeni, Eylül ayında Benny Goodman`a saygısını belirttiği "Reimagining" isimli çalışmasını yayınlayan Etkin önceki kayıtlarına göre daha farklı bir albüm hazırlamış. Bomonti`yi dolduranlar tarafından çok sevilen bir konser oldu dün gece. Konser sonrası cazseverlerle biraraya gelen sanatçı hem yanında getirdiği az sayıda son albümünü gözaçıp kapayıncaya kadar tüketti hem de sohbet edip yeni insanlar tanıdı. Bu arada, Leyla-Diana sanatçıyla özel bir röportaj sözü de aldı, buradan okurlarımıza duyurmuş olalım. Sorular hazırlanmaya başlandı.

 

Gecenin diğer konseriyse Nardis`de izlenen Önder Focan`ın "Standard A La Turc" isimli projesiydi. Aynı isimli albümüyle yerli caz sahnesinin en önemli albümlerinden biri kaydetmişti Önder Focan. Yakından tanıdığımız Türk müziği bestelerini caz formunda seslendiren "Standard A La Turc" kaydındaki besteleri müzikseverler dün akşam bir kez daha dinleme imkanı buldu.

 

Feridun Ertaşkan

 

 

 

(Photos: Leyla-Diana)

 


 

 

Düne ait `Backstage Jazz` notları daha ziyade Aaron Goldberg workshop ile ilgili olsa da akşam Oran Etkin konserine gitmedim değil. Birden çok konsere yetişmeye çalışınca yorucu ama bir o kadar da zevkli oluyor. Yukarda sevgili Leyla`nın notlarına ve fotoğraflarına ekleyeceğim tek şey bu sıcak insanlarla beraber fotoğrafımız olabilir. Oran Etkin`le (solda) o gece ilk kez tanıştık ama aramız iyi, caz yazarı olduğumu duyunca yanında albümünü de getirmiş konsere. Bu kadar içten olmasına (sadece onun mu, resimdeki diğer kişilerinde) hayran kaldım.

 


 

(Resimdekiler (soldan sağa) Oran Etkin, ben, David Murray`in İstanbul`da kaydettiği albümü için Amerika`dan gelen Impulse firması müzik direktörü Michel Bocchus ve David Murray`nin eşi ve menajeri Valerié Malot)

 

25. Akbank Caz Festivali hızla devam ederken dün festival koşturmacasına ara verdim ama yine de cazın çeperinden uzaklaşmış değilim. 27 Ekim gecesi Nardis`e bir caz starı konuk olacak. Wynton Marsalis’den Kurt Rosenvinkel’a Joshua Redman’a kadar pek çok büyük isimle sahne almış piyanist Aaron Goldberg konseri öncesi Bahçeşehir Üniversitesi Galata Kampüsü Caz Akademisi’nde bir atölye çalışması gerçekleştirdi. Akademi’nin direktörü Yeşim Pekiner`in daveti üzerine bende dinleyici olarak katıldım.

 

Goldberg’in müzisyenliği, besteciliği yanında eğitimci kimliği ve hitabet gücü eşsizdi. Atölye Goldberg’in kendini tanıtması, caz macerasını anlatmasıyla başladı. Caz eğitimi veren kurumların asıl amacı dinleyicinin beynini açıp içine bilgi yerleştirmek değil onları birlikte çalışacak benzer yeterliliğe sahip müzisyenlerle aynı ortama sokacak ve onlara ekipman ve etkinlik anlamında yol gösteren yerler olduğundan bahsedildi. Müzik eğitimi konusunda salondaki dinleyicilerin çoğunluğundan kabul gören görüşlerini aktardıktan sonra salondaki müzisyen katılımcılardan sorular almanın zamanı gelmişti. Hemen belirteyim salonda bulunan müzisyenler arasında Su İdil, Uraz Kıvaner, Eylül Biçer, Tamer Temel, Melisa Kral ve onlarla birlikte Sibel Köse yer alıyordu.

 

Soru cevap faslının ardından Goldberg’in çalmak isteyenleri sahneye daveti üzerine sahneye çıkan ilkili üçlü grupların performansı üzerine `caz doğaçlama`, `takım uyumu` ve `olumlu performans` eleştirileri yapıldı. Uzun süredir bu konular üzerine çalıştığım ve benzeri atölyelere konuk olduğum halde bu seferki kadar öz ve amaca yönelik, akılda kalıcı bilgilendirme aldığım bir çalışmanın olduğunu hatırlamıyorum.

 

Cazın geleceği mevzu bahis olduğunda benim gözlemime göre hem genç nesil, dünyaca bilinen müzisyenlerin bilgi düzeyi hem de genç Türk müzisyenlerin kendine olan güvenleri ve müziklerine sımsıkı sarılmış olmaları bana cazın geleceği konusunda güven verdi.

 

Goldberg’e Nardis`de uzun süreli yol arkadaşları Gregory Hutchinson ve Ruben Rogers eşlik edecek. Amerikan cazının bu çok aranan ve yaratıcı, pırlanta gibi üçlüsünü ülkemizde izlemek isteyenler biletlerini önceden aldılar. Zira son güne bırakanlar bu konseri de bir öncekiler gibi kaçırdılar.

 

Türkiye’de caz eğitimi hakkında aklınıza takılan bir konu varsa Bahçeşehir Üniversitesi Caz Akademisi sorularınıza yanıt olabilir.

 

Burak Sülünbaz

 

 


 

25 Ekim 2015, Pazar

 

Festivalin ilk haftası biterken

 

Her güzel şey gibi caz festivalleri de hızla geçip gidiyor ama hemen üzülmeye gerek yok önümüzde daha bir hafta var. 25. Akbank Caz Festivali`nin ilk hatasını geride bıraktık. Şu günlüğü okumanız bile size yeterli heyecan verecektir ama hiç bir şey konsere gitmenin yerini tutmaz.

 

Dün gece yılın en önemli futbol olayı vardı, Fenerbahçe Galatasaray maçı. Tüm ülkenin televizyon başına kilitlendiği saatlerde bir salon dolusu cazsever sahnede John Scofield Joe Lovano dörtlüsünü izliyorduk ve tercihimizden yana doğrusu çok mutluyduk, en futbol fanatiği olanımız bile. Konserden o kadar mutlu ayrıldık inanın. En iyi konserdi, en iyi performanstı gibi yarışmacı şeylere girmeyi istemiyorum, gerek de yok ve her konser farklıdır ama bu yıl festivalin hatta son yıllardaki festivallerin en güzel konserlerinden birini izledik. Bu yıl "Ustalar" olarak tanımlayacağım başlıktaki hiç bir konser hayal kırıklığı yaratmadı. Bu adamlara niye usta dediğimiz haklı çıkarırcasına güzel konserler izlettiler İstanbullu deneyimli cazseverlere.

 

Konser Joe Lovano`nun "Cymbals" isimli bestesiyle başladı. İki büyük usta aslında yeni albümleri "Past Present" kapsamında gelmiş olsa da ikilinin ayrı bestelerini de dinleme imkanı bulduk. Bunların ilki açılıştaki "Cymbals" idi, bir diğeri de yine Lovano`nun Ornette Colaman için olan bestesi. Bir çok yerde geçmiştir, Scofield ve Lovano`nun ilk birliktelikleri yirmi beş yıl öncesine dayanıyor. Doksanların başında yine bir dörtlü yapan müzisyenler bu sıra İstanbul`a da geldiler. Benim çoktan unuttuğum bu konseri Cazkolik Facebook grubundan değerli cazsever dostumuz Serkan Gülener hatırlattı (kendisine bu hatırlatma için teşekkür ediyorum).  1992 yılında John Scofield, Joe Lovano ve yine davulcu Bill Stewart`a basta artık hayatta olmayan Dennis Irwing eşlik etmişti. Şimdi bir harabeye dönmüş olan ama o zaman şehrin en gözde kültür merkezi AKM`de gerçekleşen konserin ardından 23 yıl geçti, hem onlar hem biz yaşlandık ama onlar hala çok çok iyi çalıyor ve biz de hala onlara hayranız.

 

Dün gece tüm ekip çok iyiydi tartışmasız ama gece bir bakıma Scofield`ın gecesiydi, bir diğer bakıma ise (en azından benim açımdan, başkaları katılırmı bilmem) Bill Stewart`ın gecesiydi. Adama resmen hayran kaldım. Hiç bir süslemeye kaçmadan baget kullanımındaki kuyumcu hassaslığına meftun oldum. John Scofield da öyle, ben ki katıksız Lovano hastasıyımdır, yere göğe koyamam ama dün gece hakkını vermem lazım Scofield çok istekliydi, soloları, doğaçlamaları unutulacak gibi değildi. Lovano`nun ise parça girişleri, sarkık tonu, sağ omuzunu eğdiğinde giriştiği cümleler yeri doldurulacak gibi değil. Dörtlü yeni albümden "Slinky", "Hangover", albüme adını veren "Past Present" gibi parçaları çaldılar, albümde olmayan parçalar da vardı ve biste ise (yanlış hatırlmıyorsam) "Chap Dance" ile unutulmayacak bir festival konserini daha sonlandırdılar. Gerisi hemen altta sevgili Burak Sülanbaz`ın kulis bilgilerinde. Bu arada Burak gerek kulis bilgileriyle, gerek yazılarıyla biz cazseverler için gerçekten iyi bir iş çıkarıyor.

 

Feridun Ertaşkan

 

 

(Photo by Leyla-Diana Gücük)

 


 

 

 

Liz Wright çok üşüdü

 

 

Festivalin getirilerinden biri de herşeyi bildiğini zannedenlerin aslında çok şey kaçırdığını görmesidir. Burada bir özeleştiri yapıyorum. Vokal cazdan çok hoşlanmam aslında Wright’ın methini çok duymuştum ama her nasılsa hiç dinlememiştim veya canlı izleme fırsatı bulamamıştım, iyi ki festival bu tanışıklığımıza vesile olmuş.

 

John Scofield Joe Lovano Quartet konserine bizi ısıtan Liz Wright oldu ama konser boyunca kendisi sahnede bir türlü ısınamadı. Ceketinin yakalarını eliyle birleştirmeye çalışıp durdu konser boyu :) New York’u yedi yıl önce terketmiş ardından Kuzey Karolina dağlarına yerleşmiş ve yeni bir hayata başlamış. Yaşamındaki bu değişikliğin müziğine etkileri olduğundan bahsetti konserde zaman zaman. Görünüş olarak Thom Yorke’a benzeyen gitaristi Martin Kolarides’in gitarı Wright’ın bestelerinde oldukça önemli yer tutuyordu. Konserin en keyif aldığım yorumlarından biri Ewan MacColl’un Peggy Seeger için yazdığı “The First Time ever I Saw Your Face” oldu. Dinamik parçaların arasında keyif veren bir nefes boşluğu açtı biz dinleyicilere.

 

Liz Wright’ın ferahlık hissi veren hacimli sesi grubun sounduna çok iyi yakıştı ve cazdan ziyade keyifli bir pop rock konseri izledik. Konser sonrası fuayede bol bol satılan albümlerinden anladığım seyirci konseri beğenmiş.

 

 

 

Konser boyu üşüyen Lizz Wright (Photo by Leyla-Diana Gücük)

 

 

John Scofield Joe Lovano kulisinde neler yaşandı

 

 

Uzun süredir izlediğim en iyi konsere imza atan John Scofield ve Joe Lovano konseri sonrası mutluktan yorulmuştum adeta ama Pozitif ekibinden arkadaşların davetiyle kuliste buldum kendimi. Bu ziyarette bana konser için Ankara’dan çıkıp gelen bedensel engeline rağmen caz davul tutkusunun peşinden giden arkadaşım Kaan Çelen eşlik etti. Kaan’ın en büyük isteği idolü davulcu Bill Stewart’la tanışmaktı ve muradına erdi. Bizzat kendisinden davul tekniği hakkında öğütler aldı ve Stewart’ın konserin anısına hediye ettiği bagetle birlikte iyice moralli ayrıldı kulisten. Usta müzisyenlerin genç müzisyenleri desteklemek için her zaman gönüllü olduklarını kanıtlayan bu güzel örnek sonrası bende John Scofield ve Lovano’yu yakalamışken yeni albümleri "Past and Present"ı sordum. Bunca yıl sonra biraraya gelişlerinin belirgin bir sebebi olmadığından, geçen yılların kendileri olgunlaştırdığından, aslında doksanlarda birlikte yaptığı çalışmalarla bugün kaydettikleri albüm arasında çıkış konsepti bakımından benzerlikler olduğundan bahsettiler. Geçen zamanda daha çok doğaçlamalar yaparak birbirlerini müzikal olarak beslemişler ve bu albüm meydana gelmiş.

 

Lovano’dan da müjdeler var. Yakında yeni bir kaydını dinleyeceğiz. Bir hafta önce festivalin ilk günü Babylon Bomonti’de izlediğimiz Dave Douglas’la bir çalışmaları yayınlanacak. Hemen alınacaklar listesine ekleyelim. Daha sonrasında ise yep yeni bir grupla New York Blue Note’da canlı bir kayıt biz müzikseverlere ulaşacak. Scofield ve Lovano’nun caz ateşi anlaşılan biz cazkolikleri uzun yıllar ısıtacak. Bu akşam sahnede abartısız icralarıyla Bill Stewart ve Ben Street’in performansları ve usta işi icralarıyla sahnede yıldız gibi parıldayan Lovano ve Scofield yaptıkları müzikle caz kelimesinin sözlük karşılığını verdiler bizlere. Eminim bu akşam salondaki tüm müzik severler bana katılacaklardır. Ömürleri uzun, ilhamları bol olsun.

 

Burak Sülünbaz

 

 


 

24 Ekim 2015, Cumartesi

 

 

Festival günlüğünden durum raporu

 

 

Cumartesi günleri festivaller haftasonunu fırsat bilip konser harici etkinlikleri devreye sokuyor. Paneller, oturumlar, sergiler, çocuklara yönelik etkinlikler, workshoplar, atölyeler… Akbank Caz Festival`leri her sene bu konularda bir dolu etkinlik gerçekleştiriyor. Bu etkinliklerin bir çeşidi de paneller. Bu konuda Burak Sülünbaz`la Jazz Stage köşesinde Burak`ın kaleminden dünkü "Radyo Caz" paneline ilişkin notları bulabilirsiniz.

 

Geceyi Avrupa yakasında iki, Kadıköy yakasında bir konserle tamamladık. Caz piyanisti Ercüment Orkut yeni ve ilk albümü "Low Profile"ı Akbank sanat`ta çaldı. Bu konsere ilişkin notları da Burak`ın yazısında bulabilirisiniz. Avrupa yakasının diğer konseri ise Babylon Bomonti`deki Ses Beats projesiydi. Kadıköy yakasındaysa yeni albümü "Four Days" öncesi Kerem Görsev Quartet`i dinleme imkanı bulduk. Bu konsere ilişkin notlarımız ise hemen aşağıda. Geçen yaz İstanbul Caz Festivali ile başlayan Kadıköy yakasının caz atağı Akbank Caz Festivali`yle de sürmüş oldu.

 

 

Caddebostan Kültür Merkezi`nde caz konseri izlemek

 

 

Konsere lafı getirmeden önce bir Kadıköylü, dahası bir Cadde`li olarak caz konserlerinin bu yakada artmasına en çok sevinenlerden biri olduğumu söyleyeyim. Üstelik majör konserlerin, usta isimlerin konserleri olması daha önemli. Dün gece Kerem Görsev Quartet konserine biraz da bu duygularla yürüye yürüye gittim. Bu bile güzelmiş… Çok yakınında oturmama rağmen CKM`de şimdiye kadar sadece (dünkü konserle birlikte) iki konser izlediğimi farkettim. Çok az! Artması için ne yapmalı? Bakalım, iyi haberleri duyururuz umarım.

 

Bir kaç cümle de bu güzel salon için etmemiz lazım. Hem akustiği, hem koltuk yerleşimi, sahne derinliği ve genişliği, özellikle izleyici koltuklarından sahne hakimiyeti ve konsantrasyonu gayet iyi, fuaye ve kültür merkezi imkanları hepsi çok başarılı. İçinde sinemaları, konser salonu, sergi alanları, lokanta ve kafeleriyle Caddebostan`ın en önemli kültürel uğrak yeri, daha da iyisi bir AVM değil, kültür merkezi. Tek notumuz caz konserleri artsın, artsın ama şu kesif patlamış mısır kokusuna da ne olur bir çare bulunsun…

 

 

4x4`lük Quartet

 

 

Cazseverler ne kadar farkında bilmiyorum ama Kerem Görsev yıllardır çok önemli bir işi başarıyor, mükemmel bir trio kurdu ve hiç bozmadan, her sene, her albüm üstüne koyarak daha da mükemmel hale getiriyor. Bu notu baştan düşmeli. Dün izlediğimiz konserin bunca başarılı, coşkulu ve heyecan verici olmasının ardında yatan sır bu.

 

Bir diğer sır da Kerem`in kendi dünyasını bestelerine yansıtması. Biz aslında bir konser nezdinde Kerem`in kendi dünyasını tasvir etmek için belirlediği müzikal cümleleri ondan dinliyoruz ve bu cümleler hep iyimser, hep moral veren ve hep içten, samimi cümleler. Bu cümleler bir de iyi bir ekip ve üstün icrayla birlikte ortaya dinlemesi müziksevere büyük zevk veren konserlere dönüşüyor. Türkiye gibi çok fazla değişkenin olduğu bir ülkede bu standardı tutturmanın demeyeceğim, korumanın ne kadar zor olduğunu varın siz tahmin edin.

 

Konserde en beğendiğim parçalar "Four Days", "Conversation with the Bass" (ki bu iki parça Kasım`da çıkacak yeni albüme ait parçalar), "Flying Notes" ve "Summer Breeze" oldu. Kağan Yıldız`la bas sohbeti özellikle ayrı tutuyorum ve albümdeki halini merak ediyorum. "Flying Notes"un enerjisi ve temposu konserin zirvesiydi, Ferit Odman`ın davulu/soloları keza, "Summer Breeze"de öyle, hepsi konserin öne çıkan anlarıydı. Sanırım onlar da çaldıkça açıldılar. Caz konserlerinin başlangıcı kadar finali de önemlidir. Bu da bir konser tansiyonu içinde müzisyenlerin ne kadar tecrübeli olduğuyla alakalı bir konu. Konser boyu içinize yakan ateşin ardından final hatasız ve eksiksiz olmalı. Yurtdışından gelen ustaların konserlerinde gıpta ile baktığımız bu detayları görmek çok hoş. Biste seslendirilen "I`ll Remember April" için de ayrı bir not. Konser finalleri insanların bir sonraki caz konserini iple çekmelerini, dışarı çıkınca gidip bir CD almalarını sağlamak için iyi seçimler yapmalı. Dün, Gene De Paul bestesinin seçimi buna iyi bir örnek.

 

 

Tenor saksofonda genç bir usta; Engin Recepoğulları

 

 

Son yıllarda tenor saksofon gibi çetrefilli ve solist bir enstrümanda başarılı genç isimler yetişmeye başladı. Bu isimlerin önde geleni sevgili Engin Recepoğulları ki saksofonu bir yıldır Kerem`le çalan bir dünya ustası Ernie Watts`tan aldı dün gece. Her ne kadar trio`nun yıllara yayılan kesintisiz birlikteliği aralarında özel bir iletişim yaratmış olsa da Engin Recepoğulları kendi sounduyla parçaların ruhunu eksiksiz aksettiriyordu.

 

Feridun Ertaşkan

 

 


 

 

 

"Radyoda Caz" paneli

 

 

Akbank Caz Festivali sadece konserlere değil farklı etkinliklere de ev sahipliği yapıyor. Bunlardan biri dün gündüz gerçekleşen "Radyoda Caz" paneliydi. Konu radyoda caz olunca akla gelen ilk isimlerden Hülya Tunçağ engin deneyimi, derya bilgisiyle, diğer kıymetli katılımcılar, bir caz duayeni Sevin Okyay, radyo ustaları Tunçel Gülsoy ve Levent Öget’le panele katılan dinleyicilere “cazla geçen bir hayat dersi” verdiler. Radyoculuk mesleğine nasıl başladıklarından konu açıldı. Kimi zaman engebeli patikalardan geçtiklerinden ama çoğunlukla yaşanan güzel anların tüm olumsuzlukları unutturduğundan bahsedildi. Yaptıkları radyo programlarıyla büyüyen nesillere verdikleri öğütler altın değerindeydi. Radyoculuğun hiç tanımadığınız insanlara birşeyler öğretmek ve onları doğru müziklere sevketmek sanatı olduğunu düşünebiliriz. Çoğunlukla kabul görülen bir görüş olarak televizyona oranla sıcak bir iletişim olduğu kesin. Görünüşe göre intrenet radyoculuğu efektif oluşuyla tercih sebebi olsa da karasal yayın bizimle olmaya devam edecek. Cazın tanrıları böylesi isimlerin güzel seslerini ve güzel gönüllerini biz cazseverlerden eksik etmesin, çünkü onlar diğer radyo emekçilerine haksızlık olmasın ama yaptıkları karşılıksız, gönülden bir çabayla gerçekten yeri doldurulamayacak isimler. Umarım yazımızı okuyan caz dostlarımız arasında radyo programcılığı hayali kuranlar vardır ve bu güzel meslek dünya döndükçe devam eder. Bu işi gönülden severek yapan araştırmacı, meraklı, caz tutkunu radyocularla caz meraklısı dinleyicilerin bir araya geleceği panellerin devam etmesi dileklerimle.

 

 

(Fotoğrafı için Sayın Engü Balkan`a teşekkür ederiz)

 

 

 

Akbank Sanat`ta dün yılın en iyi albümlerinden "Low Profile"ı dinleme imkanı buldu cazseverler

 

 

Dün akşam 25. Akbank Caz Festivali kapsamında yerli caz gecesi yaşandı ve konserleri izlemek isteyen müzikseverler ikiye ayrıldı. Bir salon dolusu cazsever Anadolu yakasında Kerem Görsev’i dinlerken, Akbank sanat`takilerin tercihi ise Ercüment Orkut Low Profile oldu. Cazseverlerin gözde mekanlarından Cafe Mitanni’nide sık sık izleme imkanı bulduğumuz Ercüment Orkut, Alper Yılmaz, Volkan Öktem ve Sarp Maden yine aynı yerde filizleri atılmış yeni albüm "Low Profile" dopdolu bir salona icra ettiler. Parçaların icralarındaki titizlikleri ve konsantrasyon ne kadar yüksekse parça aralarındaki şakalaşmalar da bir o kadar sıcakkanlıydı ve seyirciyi yakalamalarına yardımcı oldu. İcra edilen müziği tanımlamam gerekirse hızla giden bir yük treni kadar akıcı, tempolu ve doluydu diyebilirim. Dikkatimi çeken şeylerden biri Ercüment Orkut’un birlikte çaldığı ağabeylerinin diyeyim tecrübesinden faydalanırken onların önlerine projeye ismini vermiş icracı kimliğiyle geçmeyişiydi. Konser sonrası sohbet ettiğim Orkut müziğe başladığı ilk günden beri hiç bir zaman öne geçen veya birlikte çalıştığı müzisyenleri baskılayan, geri plana iten bir proje lideri olmamaya çalıştığını ve eşlik eden bir grup lideri olmaktan keyif aldığından bahsetti. Beyefendi kişiliğiyle vermek istediği bu mesajın dinleyiciye geçmiş olmasından duyduğu mutluluğu iletti. Ben, albümü dinlemenizi öneririm. Doğru zamanlamalarla takım oyununu hissedeceğiniz, maceracı, enerjik ve melodik bir müzikal yapıyla kurgulanmış bir albüm sizi bekliyor olacak.

 

Burak Sülünbaz

 


 

23 Ekim 2015, Cuma

 

Festivalde ne kadar çok konser izlemek isteseniz de mutlaka yetişemedikleriniz oluyor. Dün akşam Akbank Sanat`ta izlemeyi istediğim "Şirin Soysal Sings Kurt Weil"de bu konserlerden biri oldu maalesef. Hakkında epey güzel şey işittiğim bu konseri umarım bir yerde izleme imkanım olur. Aslında gecenin daha geç saatlerinde Babylon Bomonti`de de güzel şeyler oluyordu, onlara da yetişemedim. DJ Maestro hadi yine neyse de Londra`lı şarkıcı Sinkane merak ettiriyordu, onu da daha sonra izlenecekler listesine yazıp beklemeye alalım.

 

 

Armoni ustasından dersler (*)

 

 

Kuşkusuz sadece gecenin değil, tüm festivalin en heyecan verici isimlerinden biriydi Bill Frisell. Bense kendimi Bill Frisell hayranı saymadım, saymazdım, dün akşama dek. Ama +3 fazlasıyla; kemancı Jenny Scheinman, çellist Hank Roberts ve viyolacı Eyvind Kang. Dün geceki zerafeti yaratan bu `ensemble` bir `country jazz` dörtlüsü ama bu etiketi iliştirip kenara çekilmekle olmuyor. Ortada bir etiketin boyunu fazlasıyla aşan, yaratıcılığı ve üstünlüğü Bill Frisell`a zimmetli büyük bir müzikal birliktelik, ustalık, incelik ve mükemmellik var. Caz eksenli müzikte `strings` kullanımı çok az bu kadar etkileyici olur. Bunu sadece müzisyenlerin maharetiyle açıklamak Bill Frisell`ın dehasına haksızlık olur. Üstelik cazda `strings` hep orkestral temellidir. Yaylılar soundu büyütür, genişletir, solist veya solistlerin derinliğini artırır, (iyi değilse de kafaları karıştırır, dikkati dağıtır), Bill Frisell`in armonilerindeyse keman, viyola ve çello üçü birden ikili, üçlü çapraz ritmik ve melodik yer değiştirmelerle harikulade minimalizmin çarpan etkisini artırıyordu. Bu kompozisyonlara paralel tek unsur elektrikli gitarda Bill Frisell`ın parçalarda ilk ateşi yakan melodik çapayı dinleyicinin gönlüne kelepçelemesiydi. En tanıdık, bildik melodiler bu sayede asıl amaca hizmet ediyordu, Bill Frisell`ın 18 telli dünyasına.

 

Yazıya oturmadan Scheinman, Kang ve Roberts`ın kendi albümlerini merak edip göz attım, kulak verdim, doğal olarak hepsinin tarzı farklı, içlerinde en farklı olanı Eyvind Kang. Bu müziklere dikkat kesilince dünkü konser daha anlamlı oldu. Siz de deneyin.

 

Bulursanız kaçırmayın diyeceğim ama kaçırdınız artık, hep söylüyoruz, yazıp çiziyoruz, böyle konserler her zaman gelmez, Bill Frisell bir daha gelir de bu proje mi olur, ne olur bilinmez. İşte bakın bu kaçtı! Şimdi izleyemeyen sizler üzülün, biz dinleyenler çok mesuduz çünkü.

 

 

Yazmadan geçemeyeceğim

 

 

Bu yazıyı fırsat bilip Zorlu Performans Sanatları Drama Sahnesi yetkililerinden salonda havalandırmanın ürettiği sese bir çare bulmalarını rica ediyorum. Aslında ta geçen sene Kenny Barron Dave Holland konserinde dikkatimi çekmişti bu sorun ama yazmayı unuttum ve sadece ben de değil, çok sayıda müziksever bu sorundan şikayetçi, umarım bir çare bulunur.

 

(*) Yazının başlığı sevgili Ümit Baykara`dan, dün gecenin en mutlularından biri de oydu, programlarında hep çaldığı bu müzikleri ondan dinlemeye devam edin. (Açık Radyo, "Aşağı Mahalle")

 

Feridun Ertaşkan

 


 

 

Mimar Ludwig Mies van der Rohe sadeliğin yaşamımızdaki değerini vurgulamak için `Less is More` der yani `sadelik çokluktur`. Bill Frisell’ı sahnede izlemek insana böyle bir his veriyor. Bu kadar az pena sallayıp nasıl bu kadar dolu cümleler söyleyebiliyor bu adam? Karmaşanın, abartıların prim yaptığı bugünün yaşamında yalınlığın bir erdem olduğunu ama çoğu kişinin buna ulaşamadığını düşünüyorum.

 

Dün akşam, gökyüzünün adeta delindiği, yağmurun İstanbul caddelerini yıkadığı bir Cuma gecesi haftanın yorgunluğunun ardına bir Double Espresso niyetine Zorlu Performans Sanatları Drama Sahnesi’nde Bill Frisell’ı dinlemeye gittik. Sahnede Music for Strings Quartet ekibi kemanda Jenny Scheinman, viyolada Eyvind Kang ve çelloda Hank Roberts kendisine eşlik etti. Zorlu Performans Sanatları Drama Sahnesi bu tip akustik performanslara ev sahipliği yapmak için biçilmiş kaftan bana göre. Sahnede kullanılan enstrümanlar doğaları gereği yüzleri klasik müziğe bakan bir icranın yaratılacağına gebeydiler. Zaman zaman klasiğe, deneysele, irili ufaklı pek çok devingen melodiye ev sahipliği yaptı Drama sahnesi. Büyük merakla beklediğim bir performanstı ve konser öncesi Frisell’ın içinde yaylı barındıran tüm albümlerini hatmederek gittiğim bu konserde ben dahi izlediğim performans için beklenti çıtamın çok çok daha üstünde bir memnuniyet ve müzikal tatmine ulaştım. Türler arası akışlar öyle mütevazi ve samimiydi ki ne zaman klasik müzik dinliyoruz ne zaman folka geçiyoruz ne zaman blues`a göz kırpıyoruz takip edemedim. Sahnede dört kafadar dost meclisini kurmuş gülen bakışlarıyla reveranslar vererek birbirlerine müzikal patikaları için yollar açıyordu.

 

Su gibi aktı geçti bir buçuk saat. Kulağıma tanıdık melodiler çalındı sürekli, “Bu neydi, bu neydi?” diyerek düşündüm durdum. Bir ara artık merakıma yenik düşüp yanımda bulunan müzik yazarı ustam Murat Beşer’e sordum çalan parçayı seksenlerin ünlü TV dizisi “Bonanza’nın müziği” dedi. Haliyle yaşım itibariyle bilmiyordum bu parçayı ama yorumu öyle başarılıydı ki kayıtsız kalmak imkansızdı.

 

Konser sırasında bir ara kendi kendimi defalarca mutluluk ve huzurdan başımı yanımdaki boş koltuğa yaslamış hayallere dalarken buldum. Dün akşam konseri izleme şansı bulabilen dinleyiciler adına Bill Frisell’a ve birbirlerine sırtlarını dayamış dünyanın tüm kötülüklerine yaylılarıyla meydan okuyan diğer üç silahşörlere teşekkür ederim. Bu konser uzun süre hafızamda kalacak. Dünya hala dönüyorsa bu güzel müziklerin ve güzel müzisyenlerin varlığı yüzündendir belki.

 

Burak Sülünbaz

 

 


 

22 Ekim 2015, Perşembe

 

Yağmurun şiddeti arttıkça konserlerin sayısı ve hızı artıyor. Dün festivalin ikinci günüydü. Hepimiz için festival demek gece konseri demek ama Akbank Caz Festivali son yıllarda Kampüste Caz`la üniversitelere, öğrencilerin ayağına konserleri götürürken geçen sene ve bu sene üniversitelerin yanına liseleri de dahil etmeye başladı. Perşembe günlüğüne niye bu detayla başladık, çünkü liselerde caz atölyeleri dün iki okulda başladı. Cem Tuncer (gitar), Ercüment Orkut (piyano) ve Ediz Hafızoğlu`ndan (Davul) oluşan üç caz müzisyeni dün sabah ilk önce Üsküdar Amerikan Koleji`nin, öğle saatlerindeyse Özel Enka Okulları`nın öğrencileriyle buluştu. Liselerde Caz ve Kampüste Caz`la ilgili elimize detaylar ve resimler geçtikçe günlükte paylaşacağız. Şimdilik günün notları arasında duyurmuş olalım.

 

Geceye Lüksemburg`lu genç caz grubunun konseriyle başladık

 

Esas festival dediğimiz akşam konserlerine ise saat 19:00`da Akbank Sanat`ta Reis / Demuth ve Wiltgen üçlüsüyle başladık. Hiç tanımadığımız, hepsi çok genç müzisyenler. Lüksemburg`dan geliyorlarmış ve üçü de liseden arkadaş. Grubun piyanisti Michel Reis hem besteci hem solist. İyi bir piyanist, diğer iki isim; basçı Marc Demuth ve davulcu Paul Witgen de iyi müzisyenler ama açık söylemek gerekirse besteler tek yönlü çalışıyor. Yani? İyi bir melodi bulunca bu başlangıçtan dört, beş dakikalık hatta daha uzun bir müzik çıkarmak kolay iş değil, üstelik icrada konser boyunca hiç doğaçlamaya girmediler, sadece yazılı olanı çalıyorlar. Bu formül bir süre sonra kendini tekrarlayan müzikler üretiyor. Doğaçlamaya girmedikleri için virtüözitelerini dinleme imkanı da olmadı. Bu da önemli. Halbuki, özellikle zilleri dikkat çeken Paul Witgen sıradışı sololar çıkarabilir. İyi olan yanı şu, Michel Reis duygulara dokunmayı bilen melodller bulmada başarılı, parçaların her birinin introsu başarılı ama finalleri değil. Bu yüzden her parça sonunda dinleyici parçanın bitip bitmediğinde, alkışlayıp alkışlamamakta sürekli kararsız kaldı. Dikkat çekiciydi.

 

Feridun Ertaşkan

 


 

 

Günümüz müziğinde marka isimler var. Mesela, Marcus Miller’ı izlediğinizde basın kendine has soundunu bilirsiniz, sizde, beste ve duygu anlamında belki yoğun beklentiler yaratmaz ama açık sözlü olmam gerekirse eğlence garantilidir yani eğer beklentiniz eğlenceyse beklentiniz tam olarak karşılanır. Manu Katché’de tam bu ekol bir davulcu. Splash ve davul tonları öyle tok ve olgun ki yanına erişebilen bir davulcu bulamazsınız. Dinamik ve cesurdur. Teknik yeterliliği ise benzersizdir. Bazı müzikseverler beste ve grup olarak icra açısından (davul ön planda müziklerin genel zorluğu diğer enstrümanlar davula çalıştığı için kendilerine solo boşluğu bulamamaları gibi…) eleştiriler getirebilir ama bir festival konserine gelmiş, güzel bir akşam geçirmek isteyen müziksever gözüyle bakarsak bilet paramızın karşılığını tam olarak almış, evimize mutlu dönmüşüzdür eminim ki.

 

Konser, Manu Katché’nin ACT etiketiyle yayınlanan "Live in Concert" konsepti üzerine kurulmuştu. Kadroya tek eklenen basta Ellen Andrea Wang oldu. Çok da iyi oldu. İki gündür yüzümüz kadın basçılardan yana gülüyor. Bir önceki gece Linda Oh’la mest olan gönlümüz dün gece de Ellen Andrea Wang’la hoşnut oldu. Albümü dinlemiş biri olarak Wang’ın basının olumlu katkıs, “kadın eli” değmiş hissi kişisel radarıma hemen takıldı. Konser sonrası kısa bir sohbet etme şansım olan Katché bana daha önce bir kere röportaj için tanışıklığımızın samimiyetine güvenerek “Basta Christian McBride’da olabilirdi. Harika bir basçıdır, parmakları inanılmazdır ama Ellen’ın dokunuşundaki hissiyat ve kuzeyli güzelliği eşsiz. Onu gruba çok yakıştırıyorum.” demesi bu görüşümü tescil etti. İstanbul’a defalarca gelen Katché, CRR’den çok etkilendiğini ve seyirciden aldığı geri bildirimin performansını yükselttiğinden bahsetti. Gelecek Şubat Mart ayında çıkacak yeni albümünden bahsederken “Çok keyif aldığım bir albüm daha piyasaya çıkıyor. Yine geldiğimizde Türk dinleyicisine yeni albümümü çalacağız” dedi. Manu Katché’nin dinamizmi ve seyirciyle iletişimiyle yarattığı sinerji seyircide her fırsatta salonu alkışa boğma eğilimi yaratmıştı.

 

 

Tore Brunborg kendisi için `yeni Jan Garbarek` benzetmesine ne diyor?

 

 

Konser sonunda ise Katché tıpkı albümünün sonunda olduğu gibi Snapshot parçasının nakaratını seyirciye söyletiyordu. Konser bittiğinde aklımda kalan en kıymetli sesler daha önce farklı gruplarda dinlediğim ve son albümü Slow Snow’dan çok etkilendiğim Tore Brunborg’un saksafonundan kulağıma takılanlardı. Kendisine zaman zaman yakıştırılan “Yeni Jan Garbarek” ünvanını sordum. Bana “Bu benzetmeden çok hoşlanmadığını çünkü farklı yaklaşımlarda olduklarını ama Garbarek’e olan hayranlığım ve aldığım ilham benim için çok değerli” diyerek yanıt verdi. Manu Katché’yi farklı projeleriyle Türkiye’de gelecekte yine ağırlayacağız ve kar-yağmur demeden salonu yine dolduracağız.

 

Burak Sülünbaz

 

 

Manu Katché konseri hakkında farklı bir görüş

 

 

Manu Katché ECM firmasından ayrılınca müziği de değişti mi?

 

 

Manu Katche`nin dünkü konserini izlerken acaba sanatçının kariyerinde bir dönem kapanıyor mu diye düşünmeden edemedim. Sonra aklıma bundan bir süre önce okuduğum John Kelman yazısı geldi (yazıyı gönderen sevgili Sami Kısaoğlu`na teşekkür ederim), Kelman yazısında Manu Katché`nin ECM firmasıyla son albümü olan "Touchstone For Manu" ile yeni firması (ve ECM`in köklü rakibi) ACT`den yayınlanan "Live in Concert" albümünü peşpeşe yayınlamasını iki şirketin yüzeyde görünen ticari rekabeti olarak algılayabileceğimiz gibi yüzeyin altında aslında derin artistik farklılıklar yattığının altını çiziyordu.

 

İşin aslını öğrenmek için hikayenin başına, yani 2005 yılında yayınlanan "Neighbourhood" albümüne kulak vermek lazım. Manu Katché imzalı albümde saksonfonlarda Jan Garbarek, trompette Tomasz Stanko, piyanoda Marcin Wasilewski ve basta Slawomir Kurkiewicz vardı. Albüm Manu için yeni bir dönem anlamına geliyordu ve bu dönem Kuzey Avrupa aromasında `straight` caz dönemi demekti. Miles Davis ve Keith Jarrett müziklerinin sıcaklığında parçalar dinlemeye başlamıştık. Sting ile, Peter Gabriel ile dünyanın en iyi rock davulcularından biri olan Katché caz davulunda hızla göz kamaştırmaya başlamıştı. Bu müzikler ECM firmasının etkisi ve yönlendirmesiyle olmuştu şüphesiz, dün izlediğimiz konserle bu daha bariz bir şekilde ortaya çıktı. 2007`de "Playground", 2010`da "Third Round" ve 2012`de kendi ismini taşıyan albüm ve son "Touchstone for Manu" ile kapanan ECM dönemi.

 

Dün konserde piyano, elektrikli piyano ve orgda harika bir piyanist Jim Watson vardı. İşin ilginci, sanatçının ECM`den çıkan bir önceki albümünde de yine kadim dostları Tore Brunborg ve Jim Watson vardı. Zaten dün konserde Manu`da ne kadar uzun zaman birlikte çaldıklarını söyledi ama farklı olan grubun ECM soundundan daha uzak bir müziği doğru yelken açtıkları gerçeğiydi. Bu notu düşmek şarttı.

 

Feridun Ertaşkan

 

 


 

21 Ekim 2015, Çarşamba

 

Yeni bir "Festival Günlüğü"nden merhaba… `Şehre caz geldi!` Dün gece geldi… Hava soğumuştu, soğuk festivale yakışmıştı. Biraz yağmur, biraz ıslak yol kokusu. İnanır mısınız, bir ara, bu yaz izlediğimiz son The Bad Plus Joshua Redman konseri sanki az önce bitmiş de ışınlanıp Şişli`nin arka sokaklarına gelmişiz gibi hissettim. Özgül ağırlığı aynı olan konserlerdi! Neyse, bu kısma sonra gelelim. Önce festivalin ilk caz gecesi.

 

 

Şehrin caz haline Babylon Bomonti`de başladık

 

 

Aslında festival biraz daha erken saatte Akbank Sanat`ta Kuára Duo ile başladı. Ne yalan, bu Finli piyano davul ikilisini baya merak ediyordum, tanıtım metninde yazan `gece yolculukları gibi` cümlesi tahrik ediciydi ama yok yakın saatlerdi, aman İstanbul`un trafiğiydi derken merak bir başka bahara kaldı.

 

 

Carmen Lundy`den performansı ve enerjisi yüksek bir konser izledik

 

 

Her festival olduğu gibi Cazkolik olarak dün gece de iki konsere dağıldık, sevgili Leyla (Diana), yakınlarda Amerika`dan misafir gelen caz şarkıcısı sevglli dostumuz Feyza (Eren), ustamız Sevin Okyay, Akbank Sanat yöneticisi Derya Bigalı ve başka bir dolu cazsever The Seed`de Carmen Lundy`i izliyordu. Daha büyük bir Cazkolik grubu olarak da Dave Douglas Quintet`i bekliyorduk.

 

 

(Photo: Leyla-Diana Gücük)

 

Babylon Bomonti`yi sevdik

 

Dün gece hepimizin konser kadar merak ettiği Babylon`un yeni mekanı Bomonti idi. Hem şehrin tam kalbinde hem şehre uzak… Öyle bir havası var Bomonti`nin. Dün ilk kez ve gece geldiğimiz, birazdan konser başlayacağı için her şeyi görme imkanı olmadı ama ana mekanı çok beğendik. Konser alanı bir caz klübü için epey büyük ama bir konser salonundan küçük, oldukça kompakt bir alan. Genişliği ve derinliği fevkalade bir sahne, yüksek tavanlar, binanın orijinal tuğla duvar dokusu korunmuş, sahne arkası akustik pano boydan boya ve dekoratif. Masa ve sandalyeler kalkabilir / kalabilir, dans da edilebilir, dün geceki gibi `jazz club` düzeninde de oturulabilir. Konser alanına girmeden, fuaye nerdeyse konser kısmı kadar geniş ve ferah. Sanatçılarla konser sonrası imza işleri de, arkadaşlarla ayaküstü festival dedikoduları da burada yapılıyor. Gerçi, dün gece biz gelene kadar epey müzikseveri ağırladı Bomonti, tecrübeli ekip öngörülebilecek tüm sorunları belli ki baştan çözmüş, bize sadece keyfini çıkarmak kalmış, biz de öyle yaptık.

 


 

 

Dave Douglas Quintet`le avangardın sınırında post bop müzikler

 

 

Arkadaşımız Ali Haluk İmeryüz`ün Dave Douglas röportajı konserde doğrusu çok işimize yaradı. Eğer okumadıysanız mutlaka okuyun. Aslında röportajda söyledikleri sayesinde nasıl birini izleyeceğimize dair hatırı sayılır fikirle gittik. Quintet ile izleyicinin ilk ısınma turları sonrasında birbirimizi seveceğimizi anladık ve aradaki yabancılaşma efekti bir anda ortadan kalktı. Dave Douglas az konuştu ama konuştuğu anlarda sohbeti ve esprileriyle (uçakta rastladığı kadını konserde görmesi kısmı güzeldi, ilginçtir, röportajda da uçakla ilgili bir bölüm var) `muhabbet insanı` olduğunu belli etti. Beşlinin tümü son yılların New York merkezli caz sahnesinin önde gelen isimleri. Hepsi otuzların ortasından itibaren başlayan yaş diliminden ve çok iyi enstrümanistler. Ben özellikle Jon Irabagon`u çok beğendim. Bu harika müzisyeni daha önce dinlemiştim ama kayıt yine de canlı izlemek gibi olmuyor. Konser sonrası fuaye alanında Engin Recepoğulları da beğenisini çok net belirtti. Onun fikri benim için önemli. Hayli etkilenmişti. Nasıl etkilenmesin ki! Çalışında eski ustaların tutkusu, kusursuzluğu, uzun ve pürüzsüz solo tavrı var. Davulcu Rudy Royston solosuna belki tam istediği gibi başlayamadı ama devamında etkileyiciydi (her konser yeni baget çeşitleri görüyorum, bu ayrı bir not olsun. Dün Royston`un bir ara kullandığı kalın ama sanki içi boş bir malzeme gibi olan bagetler ilgimi çekti, bombeli, tatlı bir sesi var). Piyanist Matt Mitchell`ın kısa, kesik ve kenarlı çalışları ilginçti ama lirik, melodik ve uzun bir solo bölümde ne kadar iyi bir klavyesi olduğunu anlamak etkileyiciydi. Basçı Linda Oh gözümde hep 2009 tarihli "Entry" albümündeki çizgi karakteri gibi kalmış, dün gece sahnedeki suskun kız daha tatlıydı.

 

Konser sonrası imza faslı da hareketli geçti. Kimi eski albümlerinden getirmiş Dave Douglas onlarla birlikte imzalar ayaküstü sohbetlere karıştı. Açık Radyo`daki Downtown programında bu müzikleri çoğu zaman ilk ondan duyduğumuz sevgili Ümit Baykara arayıp da bulamadığı Linda Oh albümünü bizzat kendisinden bulması güzel denk geldi. Caz fotoğraf ustalarımız Sedat ve Sedal Antay kardeşler, radyo programcısı, caz yazarı ve fotoğrafçı sevgili Levent Öget, benzersiz koleksiyonuna Dave Douglas`la fotoğrafını da dahil eden sevgili Burak (Sülünbaz)... Herkes sevdiği karelerin ve müziğin peşindeydi. Ustamız Hülya Tunçağ`ın değindiği notlar, festivalin koşturmasını bütün bir yıl yaşayan sevgili Banu Tunçağ`ın konser sonrası mutuluğu ve rahatlaması... Ve unuttuğumuz daha bir dolu not… Güzel bir konser gecesini bugüne devrettik. Gerisi bu gece izleyeceklerimizde bizi bekliyor. Biletlerinizi almayı unutmayın.

 

Feridun Ertaşkan

 

Cazkolik.com / 22 Ekim 2015, Perşembe

 

 

(Photo: Tunçel Gülsoy)

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Cazkolik.com

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.