Son aylarda, Sonny Rollins'in X hesabını sürekli kontrol etmeyi alışkanlık haline getirmiştim. Ona bir şey olacağı korkusu muydu bilmiyorum ama ilerleyen yaşına rağmen dinamik paylaşımlar yapıyordu. Genellikle kendisinin merkezde olduğu paylaşımlardı bunlar, bazen bir anıdan söz ediyor, bazen kendi kuşağından ölen bir başka müzisyenle anılarını paylaşıyor vs ... böyle şeylerdi. Bir süre sonra baktım ki alışkanlık haline gelmiş.
Nedense bana babamı hatırlatırdı. Babamdan beş yaş daha gençti ama o kuşaktı işte. Savaş görmüş, sıkıntı çekmiş, hayatı plân yapmadan yaşamış bir nesil. Topa gelişine vurmuş hayatlar.
Resmi hesabından paylaşılan fotoğrafı hoşuma gitti, bu habere o fotoğrafı koydum. 'Çalmaya devam' der gibiydi fotoğrafı. Bitmeyen soloların, doğaçlama sonsuzlukların adamıydı. Dindar biri miydi bilmiyorum, sanıyorum uzak doğu öğretisi, Budizm ile ilgiliydi, Japonya ile arası iyi idi, çok seviyordu o ülkeyi. Savaştan sonra mahvolmuş Japonların caz sevgisinin mimarlarından biriydi.
Neden acaba?
Ülkelerine atom bombası atmış bir ülkenin müziğini Japonlar neden bu kadar sevdi? Muhtemelen Sonny Rollins gibi müzisyenleri 'o tür' Amerikalı olarak kabul etmediler. Nasıl olsa Amerika'nın ötekileriydi Rollins ve kuşağı.
Vefat haberinden sekiz saat önce hesabından şu paylaşım yapılmış büyük sanatçının; "Yaratıcı kişi sona erdiğinde, bir sonraki varoluşta devam ettiğini düşünüyorum. Bu hayatın her şeyin başı ve sonu olmadığını düşünen biriyim. Manevi bir kişi böyle hissetmez".
Vefatına ilişkin paylaşımda ise kendine ait olmayan bir cümle var; "Derin bir keder ve derin bir sevgiyle vefatını duyuruyoruz. Saksofon devi bugün öğleden sonra New York, Woodstock'taki evinde 95 yaşında hayatını kaybetti".
Rollins'in kuşağı ile yüzyüze olma imkanını fazla yaşamadık. Onlar genç iken Türkiye ve dünya birbirine açık değildi. Sonradan gelişti o işler. Ancak seksenlerden sonra değişti ama yavaş yavaş. Yine de, bir defa da olsa izledik. Çok yıllar geçti üstünden. İş Sanat'ta idi konseri. Yaşlıydı ama hâlâ ayaktaydı ve çalabiliyordu. Konserin sonunda kendisiyle özdeşleşmiş St. Thomas'ı çalmaya başlamıştı. Diğer müzisyenler sahneden ayrılmış, Rollins ile başbaşa kalmıştık. Salon nefesini tutmuş St. Thomas'ın sonundaki uzun saksofon doğaçlamasını dinliyordu. Dakikalarca sürdü solo. Biz yorulduk ama seksenlerin üstündeki Rollins yorulmamıştı. O sesler ve anlar hep gözümün önündedir. Hiç gitmedi. Ne mutlu ki Sonny Rollins'i hep o an ile hatırlayacağım.
Konser bittikten sonra dakikalarca kulis kapısında Tunçel Gülsoy ile çıkmasını, bir selam vermesini bekledik ama yorgundu. Sanki tüm enerjisini sahnede, özellikle o son solo ile tüketmiş gibiydi.
Hem İstanbul konserinde, hem izlediğim diğer konserlerde beli giderek daha çok bükülmüştü. Wayne Shorter da öyleydi. Son CRR konserinde artık ayakta duramaz hale gelmişti, konser boyunca sandalyede oturdu, eskisine göre daha az çalmıştı, çocuklarını dinler gibiydi.
Bu jenerasyonun üstümüzde büyük etkisi var. Ne öğrendiysek onlardan öğrendik. Cazı onların hayallerini takip ederek sevdik. Sonny Rollins ile ilgili tek üzüntüm, onu yeterince canlı izleyememek oldu. O yaşlanmıştı, bizler uzak bir ülkenin caz seven çocuklarıydık. Onlar geçmişi sırtlanıp yollara çıkıyordu, bizler soğuk savaşın etkisinden kurtulmaya çalışıyorduk.
Her ne şekilde olduysa oldu, yollarımız bir kez de olsa kesişti. Çalışına ve hayatına dair her ayrıntıyı heyecanla takip ettim. Çalmaktan uzaklaştığı yılları da "The Bridge" ile geri dönüşünü de kendi hayatımıza dair şeylermiş gibi takip ettim.
Büyük ustanın ölümü beklenmeyen bir şey değildi belki ama caz çınarının dökülmemiş son yaprağıydı benim için.
Feridun Ertaşkan
Cazkolik.com / 26 Mayıs 2026, Salı
Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.