Okan Aydın uzun bir yaz arasından sonra Nate Wolley & Paul Lytton`ın albümü "Creak Above 33" ile yazılarına yeniden başlıyor...

Okan Aydın uzun bir yaz arasından sonra Nate Wolley & Paul Lytton`ın albümü "Creak Above 33" ile yazılarına yeniden başlıyor...

(Bu yazıya ait okunma rakamları 14 Şubat 2011 tarihinden sonrasına aittir.)


Nate Wooley & Paul Lytton; "Creak Above 33" (PSI Records, 2010)

İlk satırlarımızı (ola ki) yeni yazılarımızı merakla bekleyen değerli Cazkolik takipçilerini biraz fazlaca bekletmiş olmaktan dolayı içtenlikle aktarmak istediğimiz özürlere ayırmak, bu uzun ayrılık sonrası aslında kalemimizin borcu oldu. İstanbul’un bir yandan ne yapacağı iyice belirsizleşen dengesiz havası, bir yandan nemle katmerlenen amansız sıcakları arasında iş güç yoğunlukları bir aylık ekstra bir mola almamızı da elzem hale getirdi. Özürler...

* * * * *

AKsi-isTİKAMET’te alışılageldiği üzere yine sınırlarda dolaşan, benzerlerine pek sıklıkla rastgelmediğimiz, müzik kalıplarının her anlamda forse edildiği ve algılarımıza yeni soluklar kazandıracak nitelikte özgün bir çalışmadan dem vurmak üzere klavye başındayız. İki farklı kıtadan ve iki farklı jenerasyondan müzisyenin, ikinci kez biraraya geldikleri bu çalışma Amerikalı trompet sanatçısı Nate Wooley ile İngiltere’den perküsyon sanatçısı Paul Lytton’u enerjisi yüksek bir atmosferde yanyana getiriyor. İkilinin 2008 yılında “Broken Research” etiketiyle yayımlanan isimsiz albümlerinin ardından geçtiğimiz aylarda zihin açıcı çalışmalara ev sahipliği yapan PSI Records etiketiyle çıkardıkları bu yeni çalışma “Creak Above 33” adını taşıyor. Adet olduğu üzere iki müzisyeni biraz mercek altına yatırmakla başlayalım isteriz.



1974 doğumlu genç bir müzisyen olan Nate Wooley profesyonel olarak trompet çalmaya 13 yaşında babasının yanında başlar. Oregon’dan Colorado’ya geçerek birçok farklı müzisyenle çalışsa da, kendi kariyeri açısından en önemli süreci doğaçlama özelinde birlikte çalıştıkları Jack Wright ile geçirir. Wright bir anlamda Nate Wooley’nin rutin formasyonların dışına çıkarak sesler evreninde kendi yolunu bulmasına yardımcı olan önemli bir isimdir. İlerleyen dönemde Nate Wooley genç yaşına rağmen çok önemli isimlerle birlikte çalacaktır. Bunlar arasında Anthony Braxton, John Zorn, Fred Frith, Marilyn Crispell, Steve Beresford, Wolf Eyes, Akron/Family, David Grubbs ve Peter Evans gibi isimlerin altını çizmek, Wooley’nin ne denli kuvvetli müzisyenlerle çalıştığını net bir şekilde gösteriyor aslında. Nate Wooley ile ilgili ek bir notumuzu da AKsi-isTİKAMET sayfalarına taşıdığımız “Creak Above 33” çalışmasının Wooley’nin 2010 yılında yayımladığı 4. çalışma olduğuna ilişkin düşelim (diğerleri : “The Almond” Compost and Height / “Trumpet/Amplifier” Smeraldina-Rima / “Tooth and Nail” - Joe Morris ile birlikte - / Clean Feed).



Paul Lytton ise 1947 doğumlu bir müzisyen. Perküsyon (ve davulun) yanı sıra aynı zamanda birçok projede canlı elektroniklerden sorumlu kişi olarak da onun adını görmek mümkün. 60’lar ve 70’lerin başlarında doğduğu yer olan Londra’da çalan Lytton, aynı zamanda London Musicians Coop ve Aachen Musicians Coperative gibi oluşumların da kurucu üyesi. Lytton’un dikkat çekici özelliklerinden biri de hemen hemen 70’lerden bu yana kendi enstrümanlarını kendisinin yapıyor olması. 1975 yılından bu yanan Belçika’da yaşayan Lytton’un kariyerindeki en önemli oluşum Evan Parker (Paul Lytton’nun Evan Parker ile duo olarak da çalıştığının altını çizelim) ve Barry Guy ile oluşturdukları trio aslında.

Paul Lytton bugüne değin 80 civar albümde adı geçen caz müziğinin önemli bir ismi olarak çok zengin bir portföye sahip. 1968 yılında yayımladığı “An Electric Storm” isimli ilk albümünden bu yana ortalama her yıl iki albüme imza atan sanatçının davul çalmaya 16 yaşında başladığını da belirtelim.



“Creak Above 33” aslında en başından genelgeçer kalıplara pek rahatlıkla sığdıramayacağımız zorlu bir dinleti sunuyor bizlere. Enstrümanların farklı bir dil ve kimliğe büründürüldüğü albüm boyunca klasik anlamda kulaklarımızın aşina olduğu ritim, melodi ve armoni gibi öğelerin herhangi birine rastgelmek çok olası değil. Bu anlamda çalışmayı hem bir caz albümü oalrak sınıflandırmak, hem de herhangi bir klasmana gönül rahatlığıyla sokuvermek bir hayli zor. Albüme ilişkin değerlendirmelerden birinde altı çizilen “ne trompetin trompet gibi, ne de vurmalıların vurmalılar gibi çalınmadığı bir albüm” ifadesi aslında kısa ve yerinde bir değerlendirme. Albüm her biri çeyrek saati bulan dört uzun parçadan oluşuyor.

Açılışı yapan “The Mbala Effect” endüstriyel vuruşlar arasında trompetin kesik kesik soluması ile fantastik bir giriş yapıyor albüme. Doğaçlama hissiyatı ile anlık kurgulanan bu yapıda perküsyonlar devamlı değişen bir ses kümesini oluşturarak arka planda trompete eşlik ediyor. Devamlılığı olmayan bu kesik cümleler adeta savaş çığlıkları gibi adım adım etrafı saran saldırgan ve haşin bir kolajın parçası oluyorlar.  Ara pasajlarda nefeslenen trompetin yerine naif ve primitif bir yorumla şekillenen vurmalılar geçiyor. Bir ara trompetin de bu amansız tempoda adeta “nefes darlığı” çektiğine şahit oluyoruz aslında. Hipnotik bir etki yaratan gizemli bir yolda ilerlediğimiz bu dakikalarda trompetin her bir tınlaması adeta bir uyarı niteliğinde üst perdeden içimize işliyor. Vurmalıların primitif dokusu parçaya brutal bir ayinin hissiyatını katıyor. Sözkonusu olan karanlık, sert mizaçlı, yerinde duramayan ve huzursuz bir ambiyansın iki virtüöz tarafından zorlu bir dile tercümesi gibi adeta.

“The Gentle Sturgeon” görece olarak çok daha sakin bir başlangıça sahip. İlk anlarda başrollerde canlı elektroniklerin düşük tempoda çalışan bir motoru andıran ritmik seslerine eklemlenen metalik tınlara şahit oluyoruz. Daha ham ve rafine edilmemiş bu ses hüzmesinin içinde, yolunu kaybetmişçesine farklı yönlere anlık gözatılan bir şaşkınlık hakim. Parçanın ortalarına doğru bu arayış sürecine trompetin de eşlik etmeye başladığını görüyoruz. Parçanın ikinci yarısı oldukça deneysel, aritmik ve endüstriyel referansları güçlü bir yörüngede ilerliyor. Bu aşamaları seyrederek dinlemek muhtemeldir ki sadece dinlemekten birkaç kat daha faydalı. Zorlu koşulara alışık olmayan kulaklar için bu kısımların bir hayli yıpratıcı, tanımlanamaz ve yorucu gelebileceğini de belirtmiş olalım. Zira bahsettiğimiz ilk başta da altını çizdiğimiz gibi melodi ve ritim kurgularından arındırılmış bir yapılandırma. Bir yığın hırdavatın sonik bir cihazla süpürüldüğünü hissetmek gibi garip algılamalara kapılmak bile olası diyerek bu parçaya ilişkin son notumuzu da düşelim.



“Filtering The Fogweed” ince metalik tınılar ve ahşap bir kutunun içinde yuvarlanan objelerin seslerini andıran bir arka plan dahilinde trompetin hafif üflemeleriyle başlıyor. Birinin tüm bu metalik objeler arasında aradığını bir türlü bulamadığı hissine kapıldığımız anlarda trompetin ve davulun biraz daha anlaşılır biçimde kurduğu kısa cümleler en azından müzikal omurganın bir gıdım daha rahat takip edilmesini sağlıyor. Ancak hala ortada genel anlamda “bir müzik parçası” hissi verecek denli kuvvetli bir ana hat olmadığını da belirtmek lazım. Öte yandan parçanın ilerleyen dakikalarında daha ziyade birtakım ek ses kümeleri üzerine şekillenen iki enstrümanı duymak olası. Ziller, su sesleri, boğuk trompet üflemeleri ve cızırtılar arasında kaybolmamak ve bir orta yol tutturabilmek hala bir haylü güç. Son pasaj ise trompetin biraz geri plana çekilip sahneyi doğaçlama perküsyon tınılarına bıraktığı bir bölümden oluşuyor.

Kapanış trompetin liderliğinde “The Lonely Fisherman” ile yapılıyor. Davuldaki minik dokunmalar ve metalik sesler arasında kendi yolunu net bir şekilde çiziyor trompet. “The Lonely Fisherman” ikili arasındaki paslaşmaların en yoğun ve topu ileri hatta taşıyan nitelikte olanlarına ev sahipliği yapıyor aslında. İkinci bölümde parça katmanlı bir sakinliğin içine adım adım kümeleniyor ve uzayıp giden ses yankıları arasında perdeyi yavaşça indiriyor.

Farklı jenerasyondan iki usta müzisyenin doğaçlamanın ve deneyselliğin uçlarında umarsızca gezindiği bu ayrıksı ve maceraperest yolculuk, kendimizi ister istemez daha rahat ve konforlu hissettiğimiz bildik kalıplarla arşınlanmaya kalkıldığında engebelerle dolu ve çıkar yolu olmayan ormanlık bir alanda çaresiz ve bir başımıza bırakıveriyor bizleri. Satır aralarına odaklanan, detaycı ve bir anlamda zihnimizi özgür bırakmayı becerebildiğimiz farklı bir pencereden bakabildiğimiz anlarda ise, adeta yeni bir dili öğrenmiş olmanın keyfini bizlere sunan zorlu ve zevkli bir bilmece aslında “Creak Above 33”. Şifresi deforme edilmiş, belki de şifresizleştirilmiş bir bakış açısıyla müziğin en saf halinden kotarılan albüm, çoklu melodik bir yapının yerine anlık seslenişlerle dile gelen bir yakarış niteliğinde. Cümlelere değil kelimelere ve hatta hecelere yönelen, şekil ve desenlere değil renklere yer açan ve kendini farklı bir yere konumlandıran bir albüm. Bu denli periferik bir konumlandırmayı ilk bakışta net bir kavrayışın içine dahil etmek zor olsa da, bu çaba getirisi yüksek bir ön yatırım niteliğinde.

Okan Aydın
[email protected]
fasitdaire.blogspot.com
twitter.com/fasitdaire

Cazkolik.com / 11 Ağustos 2010, Çarşamba

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Okan Aydın

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.