Bu yaz, 19. İstanbul Caz Festivali`nin "Yaşam Boyu Başarı Ödülü"nü alacak caz gitarı duayeni ve ustamız Neşet Ruacan ile hem ödülü, hem de gençlik yıllarından bugüne gitarla, cazla geçen dopdolu bir ömrü konuştuk...

Bu yaz, 19. İstanbul Caz Festivali`nin "Yaşam Boyu Başarı Ödülü"nü alacak caz gitarı duayeni ve ustamız Neşet Ruacan ile hem ödülü, hem de gençlik yıllarından bugüne gitarla, cazla geçen dopdolu bir ömrü konuştuk...

Fonda bir yandan dinlemeye başladığınız müzik Tuna Ötenel, Neşet Ruacan, İmer Demirer, Kürşat And, Burçin Büke, Mehmet Büyükkeskin ve Ayhan Öztoplu`nun içinde olduğu bir müzisyen grubu tarafından 28 Aralık 2011 tarihinde Adana Seyhan Otel`de sergiledikleri bir performans sırasında kaydedilmiştir.


Cazda içtenlik ve müzikle

yoğrulmuş bir yaşam:

Neşet Ruacan

Cazkolik: Sevgili Neşet abi, sohbetimize başlamadan önce öncelikle çoktan beri hakettiğiniz bu önemli ödülden dolayı sizi gönülden kutlamak istiyorum. Bu onur elbette çok güzel bir duygu ve festivalin açılış gecesi size takdim edilecek. İsterseniz sohbete şöyle başlayalım; “Yaşam Boyu Başarı Ödülü”nü duyduğunuzda neler hissettiniz, bütün bir geçmiş mi gözünüzün önüne geldi, yaşananları mı düşündünüz, çaldığınız müzikler, konserler... Ne söylemek istersiniz?

Neşet Ruacan: Valla duyunca başta ne diyeceğimi bilemedim, çok sevindim elbette ama bir yandan da hayatım boyunca ben ödülümü aldım zaten diye düşündüm, nasıl söyleyeyim, benim cazcılığım yanında bir de eğitmen tarafım var, kırk senedir çok gence yardımcı oldum bilmem anlatabiliyor muyum. Onların bana ‘hocam, hocam’ diye seslenmeleri, geri dönüşleri, manen tatmin olmuş durumdayım bu açıdan. O çocukları da görüyorum hep çaldıkları yerde...

Cazkolik: İki nesil gitarist olmuştur herhalde?

Neşet Ruacan: Çok... Artık çoğunun yaşı da ilerledi, tabii gençler de var... Gitarcılık biz de bir çeşit klüpçülük gibidir...

Cazkolik: Klüpçülük gibidir derken?

Neşet Ruacan: Başka türlerde olduğu gibi değildir, cazda bizim aramız çok sağlamdır, biz gitarcıların hep bir şeyi eksiktir, ya tel eksiktir, ya manyetik bozuktur, ya amfisi bir şeydir. Hep bir yerden birbirimize ihtiyacımız vardır, her bakımdan birbirimizi tamamlarız. Dolayısıyla, başka müziklerde ya da başka enstrümanların kendi içinde bir rekabet duygusu olabilir ama hakikaten gitarda yok, daha bir dayanışma hali var. Bu ödül de işte öyle, artık gerek verdiğim emek, gerek bunca yıl aynı çizgide ilerlemem, böyle takdir ettikleri için çok teşekkür ederim.


İstanbul Caz Festivali ile yıllara dayanan ilişki...


Cazkolik: Cazseverler olarak esas biz teşekkür ederiz. Festival yönetimine de bu hatırşinaslıktan dolayı ayrıca teşekkür ederiz. Peki festivalle şimdiye kadar nasıl bir ilişkin oldu?

Neşet Ruacan: Şimdiye kadar festival artisti olarak epey, en az sekiz - on konserim olmuştur...

Cazkolik: Kimler, neler, hangi konserler?

Neşet Ruacan: Türk- Polonya caz gurubu vardı. Janus Szprot’un kurduğu karmada ben de vardım, 8-10 kişilik bir grup kurmuştuk Türk ve Polonyalı müzisyenler arasından, ilk odur...

Cazkolik: Ne zaman?

Neşet Ruacan: Epey oluyor. Doksanların başı olması lazım. Herhalde ilk festivallerden, üçüncüsü olabilir... Sonra kendi grubumuzla yaptık epey. Önder Focan’la, İmer Demirer’le çaldım, sonra epey benim içinde bulunduğum gruplar oldu.

Cazkolik: Hep yerli müzisyenlerle mi?

Neşet Ruacan: Yabancılarla bir tane, Cloudio Roditi ile çaldık Ajia da...

Cazkolik: Çok iyi trompetçidir...

Neşet Ruacan: Çok... Ondan sonra biz ona bir grup kurup eşlik ettik...

Cazkolik: Tek başına mı gelmişti?

Neşet Ruacan: Tek geldi, ertesi gün Marsalis’le mi galiba öyle bir konseri vardı, hatta uçaktan indi yorgun argın direk uyumadan öyle çalmıştık...


Cazla tanışma, Moda günleri...


Cazkolik: Peki abi, istersen biraz gerilere uzanalım, hayat maceranız içindeki duraklara uğrayalım istiyorum. O yıllarda Moda gençlerindensiniz. Altmışların başında çalmaya başladınız. O zamanlar popla caz iç içeydi... Her iki türde de çalıyor muydunuz?

Neşet Ruacan: O zaman sadece pop-caz. Ben klasik gitar çalıyordum. Ama direk pop müziği. Vahşi Kediler diye bir grup kurmuştuk, Arda Uskan filan, günün pop parçalarını çalıyorduk, caz filan yoktu pek, bu dediğim 1964’ler...

Cazkolik: Sizden önde büyükler kim vardı o zaman?

Neşet Ruacan: Gökçen Kaynatan ve grubu, Yarasalar filan...

Cazkolik: Cazda mı?

Neşet Ruacan: Cazda Şerif Yüzbaşıoğlu orkestrası vardı cazı tanıyan ama caz çalmıyordu. İsmet Sıral orkestrası vardı, Ankara`d da Erol Pekcan.

Cazkolik: Onları takip edebiliyor muydunuz?

Neşet Ruacan: Hayır. Daha henüz o işlere uyanmıyordum açıkçası. Pek onları bilmiyordum. Sadece o yıllarda İstanbul`da bir takım abilerimiz oldu Moda`da. Yani caz nedir gibi, baterist Şadan Çaylıgil gibi abilerimiz.

Cazkolik: Onlar pop da çalıyorlar mıydı?

Neşet Ruacan: Hayır sadece caz. Hatta deneysel işleri vardı Şadan abinin. Arada gelir bizi kaydederdi hatta...

Cazkolik: Vefat etti galiba...

Neşet Ruacan: Maalesef, evet. Kocaman Grundig teybini taşır, üşenmeden bizi kaydeder sonra dinletirdi. Burada böyle yapsanız daha iyi, burada piyanoyu düşün, iniş - çıkış olsun gibi şeyler... Sonra kendi çaldıklarını dinletirdi. Sonra Adnan Benk yine Arda`nın akrabası vardı kemancıydı. Bu insanlar bana şu metodu çalış, şu hocaya git, şunları dinle filan çok yardımcı oldular. Mehmet Akter var yine Moda`da, klarnetçi, o da öyle...

Cazkolik: Cazla onlar sayesinde tanıştınız?

Neşet Ruacan: Onlar var... Baktım sonra radyoda Mey çalınıyor, halk müziği, onun sesini çok sevmiştim, sonra tenor saksafonun sesi çok hoşuma gitti derken başladım radyodan caz dinlemeye...

Cazkolik: İlk dinlediğiniz kimlerdi hatırlıyor musunuz vokal mi enstrüman mı?

Neşet Ruacan: Hep enstrüman ama Ella`yı çok dinlerdim. Nükhetciğim (Nükhet Ruacan) de dinlerdi. Şaşırırdık Ella söylediği ama çok sık çalardı radyoda. Babam da ona sinir olurdu, onun scat tarzını sevmezdi, ‘boğulacak gibi oluyor, bitmiyor yahu’ derdi... Babam keman müziğini çok severdi. Klasik keman dinlerdi. Başka şey çalıyorsa radyoyu kapatırdı. Türk müziği de sevmezdi. Dedem ve annanem Türk müziğini çok severdi. Annemin tarafı yani. Sonra baktım tenor saksafon şudur budur, derken sonra gitarcıların sesini duymaya başladım Barney Kessel, Jim Hall filan...

Cazkolik: Tam da onların dönemi...

Neşet Ruacan: Sonra Sacha Distel diye bir artist vardı Fransız, o gitarcıdır aslında bayağı big band caz gitarcısıdır ama şarkıcılık ve aktörlük yapıyordu, çok yakışıklı olduğu için çaldırmamışlar, almışlar elinden, işte onların kayıtları gelmeye başladı. Baktım ki benim tınım o. Çok hoşuma gitti o armoni ve zenginlik. Ondan sonra başladım artık kitaplar getirttim filan...

Cazkolik: Galiba hep Amerikan ekolü gitmişsiniz?

Neşet Ruacan: Hep Amerikan...

Cazkolik: Django Reinhart’ı filan dinlemiyor muydunuz?

Neşet Ruacan: Yok onlara hiç takılmadım. Onlar daha sonra. Ben direk kafadan Amerikan. Hatta gitar tutmasını bile resimlere bakarak öğrendim. Çünkü dayıyacak mısın dayamayacak mısın, üstten mi gelecek, böyle bir şey oluyordu. Onu resimlerden gördüm. Bazen filmlerde görürdüm, bakardım sağ el yukarda çok yumuşak, o şekilde yaptım. Bir de burada Dr. Metin Bulut vardı ondan ders alıyordum...

Cazkolik: Barney Kessel’da sizi bu kadar etkileyen ne oldu?

Neşet Ruacan: İmkanları zorlayıcı bir gitardır onunki. Bana en çok Barney Kessel’in faydası oldu. Onu çok iyi analiz ettim. Ezbere bilirim.

Cazkolik: Sonra nasıl gelişti?

Neşet Ruacan: Ondan sonra artık kitap filan, plaklar, bu arada profesyonel olarak çalışıyorum. Bu arada Eray abi, Eray Turgay bizim TRT orkestrasının eski basçısı. Yurt dışına gitmeye karar veriyor. Diyor ki ben plaklarımı satayım. Daha önceki gidişinden de büyük bir plak koleksiyonu getirmiş. O geldi bana “sana lazım bunlar, bunların hepsini sen alacaksın” dedi.

Cazkolik: İnşallah hala duruyorlardır?

Neşet Ruacan: Bir kısmı duruyor, bazıları yürüdü... Sen alacaksın bunları dedi. Sağolsun ben de aldım. Barney Kessel filan hepsi vardı. Ben onlara bir kapandım, derken sonra kitaplar mitaplar, mektuplaşma kursları derken epey bir aldım. Tabii iyi müzisyenler Ayhan Abi (Yünkuş). Biz o zaman Hilton`da çalışıyorduk. Onlar da 69-70 de Hilton otelindeydiler. Düşünebiliyor musun ben onlara gidiyorum “Ayhan abi kimleri dinliyorsun şu sıralar piyanistlerden” diyorum o “keti ceret” (Keith Jarrett) diyor ingilizce bilmiyordu, gittik bulduk Charles Loyd`la plağını. O zaman afro kafalı bir oğlandı ama ne çalmak...

Cazkolik: O da sizin kuşağınız...

Neşet Ruacan: Belki küçük bile olabilir, çok gençti Charles Loyd’la çalarken.

Cazkolik: Peki buralarda kimlerle, nerde çalıyordunuz?

Neşet Ruacan: Buralarda hiç bir yerde çalmıyorduk. Biz dans orkestrasıydık, Yalçın Ateş Orkestrası, Süheyl Denizci Orkestrası.

Cazkolik: Mekanlar?

Neşet Ruacan: Çok gece kulübü vardı ama orkestralar caz çaldığını hep gizliyordu. Ancak gece saat 2.30 - 3 olacak, kimse kalmayacak ondan sonra. Daha önce hep dans müziği çalıyorlardı. Bilinen parçalar neyse onlar...

Cazkolik: Türkçe sözlü yoktu ama değil mi?

Neşet Ruacan: Yok, sadece Esin Avşar var. Çok az... Anadolu diye bir şeysi vardı yeni çıkmış, biz de onlara zevkle eşlik ederdik. Tülay German tarzı şeyler daha çok yeniydi biz onları desteklerdik ama Türkçe sözlü pop beste yoktu. Türkçe söz yazılmış olanlar vardı. Onların plakları kaydedilir filan... Biz de o stüdyoların aranan müzisyenleriydik. O dönemin 45’liği ne geçse eline hepsinde ben çalıyorum öyle bir furyaydı.

Cazkolik: Akşamları hep klüplerdeydiniz o zaman öyle mi?

Neşet Ruacan: Akşamları hep kulüpler, o kulüplerin haftada iki matineleri olur. Gündüzleri de plak stüdyosundasın. Uyku yok. Sıfır uyku böyle gezersin. Senede bir 10 Kasım tatildir o kadar. Bir de o zaman üç-beş sene üstüste burda kalan Leonard diye isveçli bir altocu vardı Charlie Parker gibi altocu. Biz artık onun peşindeyiz. Bas klarnet de, bariton da çalardı. Votkayı kafaya dikerek içerdi. Şişeyi buraya koyar, öbür şişeyi alırdı ama piyanoya yaslandı mı, arkası sağlam oldu mu uçardı. İnanılmaz bir müzisyendi. Onunla konuşma ders yapma filan yok tabi...

Cazkolik: Sizden büyük mü?

Neşet Ruacan: Tabii canım biz yirmilerimizdeyiz o ellilerinde. Vergi mergi davalarından İsveç’ten kaçmış, içki de ucuz diye burada takılıyordu...

Cazkolik: Tam bir bohem yani...

Neşet Ruacan: Çok... Sonra gitti. O zamanları çok iyi hatırlıyorum. Bir de buraya bazı artistler gelirdi, onlara eşlik ederdik. Mesela Eartha Kitt geldi, ona bir grup kurduk... Sonra Salena Jones, Jenifer ... onlara eşlik ederdik...

Cazkolik: Onlarla çalmak size hep tecrübe kattı. Hangi senedeyiz?

Neşet Ruacan: Yetmişe geldik... Türkiye`deki en iyi gruplarla çalıyorum ama caz için pek bir şeyimiz olmuyor. Emin Fındıkoğlu`nun bazı projeleri olurdu. Caza yönelince Berkley`e mektup yazdım, burs aldım ama bir türlü gidemedim. Askerlik var, şu var bu var. Avrupa`da, Norveçte çalışmak zorunda kaldım. Onlar bittikten sonra 78`de ancak gittim Berkley`e. Her sene kayıt yenileyip gitmedim ama...


Amerika dönemi...


Cazkolik: Bu arada 30 yaşında oldunuz...

Neşet Ruacan: Evet. Amerika`ya gitmek için geç aslında. Gittim, bir sömestr orada kaldım. Çok iyi hocalardan ders aldım. Sonra dedim New York`a geçeyim artık...

Cazkolik: Hocalar kimlerdi?

Neşet Ruacan: Orda benim en önemli hocam daha önce adını duymadığım Ernest Wiehe diye Madagaskar’lı bir adamdı. Saksafoncu aranjör...

Cazkolik: Abi siz gitaristler kadar saksafon çalanlardan da çok etkilenmişsiniz...

Neşet Ruacan: O benim dinleme ve analiz hocamdı. Bir ‘quiz’ yaptı, birşey çaldı, notasını yazıyoruz filan. Bana geldi “sen mükemmel kulaklısın” dedi. “yok dedim biz senelerdir çalıyoruz. Bildiğim şeyler”, “sen bana gel ben sana herşeyi öğreteceğim” dedi. Sabahları sekizde buluşurduk dokuza kadar bana sax solo yazmasını öğretti, 8-10 ders. Ben dedim artık Berkley`de işim yok. Çünkü orda eğitimi çok sulandırıyorlar. New York`a gittim. Julliard`a dışardan talebe olarak girdim, hedefim Vincent Persichetti idi. Kompozisyon bölümü başkanı. Müzikte biçimler... Onun kitabı da 20th Century Harmony. Biz askerde filan çalışmıştık. Persichetti’ye baktım ki benim onun talebesi filan olmama imkan yok. 200-250 başvurudan sekiz kişi ya alıyor ya almıyor. Başvuranlar eserlerini sandıkla getiriyorlar, çok seçici. Ben sadece biraz yakınına yaklaşmak istemiştim. Mesleğim de kompozisyon değil zaten. Julliard’a yakın olmak istemiştim derken baktım dışardan kurslar açılıyor. Temel bilgiler, armoni filan, girdim çok zor bir sınav ama kazandım. Oarda Jakovski`nin talebesi oldum. Kompozisyon armoni temel bilgiler. O Jakovski beni resmen uçurdu. Ben adını bilmiyordum daha önce meğer adam bir numaraymış. Çok mutlu oldum. Bütün bilgilerim bir araya geldi..

Cazkolik: Böyle bir insan müziğe bakışınızı farklılaştırıyor değil mi?

Neşet Ruacan: Kesinlikle, tabii tamtamların zamanından, taş devrinden elektronik müziğin sonun kadar nerde dur dersen orayı akrabalarını anlatıyor gibi anlatıyordu adam. Onunla şey öğrendim. Gregorian şarkıları. Onların yazılarını analiz ettik. O kadar güzel ki ben New York`ta otursam hiç birşey yapmam devamlı o kurslara giderim.

Cazkolik: Amerika`da kaldığınız süre caza ve müziğe bakışınızı kökten etkiledi yani...

Neyet Ruacan: Bazı şeyler kopuk kopuk oluyor, orada birleştiriyorsun. Bazı şeylerden korkuyorsun bir bakıyorsun kendin yapıyorsun zaten. Bazı şeyleri de tamamlaman lazım. Bir protein orda olmak. Pek uzak kalmamak lazım New York’tan. Ben o kurslara giderken 1980 yılıydı...

Cazkolik: Ne kadar kaldınız?

Neşet Ruacan: 1978`de Boston`a gittim oradan New York`a geçtim. Daha önce İstanbul’dan tanıdğım Nilüfer (Verdi) oraya geldi. Evlendik, çocuğumuz orada oldu. 1,5 sene filan kaldık. Sonra döndük bu sefer Nilüfer Berkley`e gitmek istedi. Tekrar 1 sene Boston`a gittik. O okudu, ben özel ders aldım Jerry Bergonzi`den. 82-83 olması lazım, Jimmy Hall`la sohbet ettik. “N`apıyorsun burda“ dedi. “Jakovski`nin kurslarına gidiyorum” dedim. “Ah onu ben de çok istiyorum” dedi...

Cazkolik: Caz müzisyeninin bakışı da böyle oluyor. Ben şu yaşıma geldim, şu kadar plak çıkardım filan demiyor adam...

Neşet Ruacan: Tabii, Jimmy Hall gider orda oturur sınıfta öğrenci gibi.. Hep aklımda diyor, o kadar enteresan ki... Onun için çok şanslıyım. Bunları alıp da yerine yapıştıracağın şeyler değil de genel olarak bir toparlanma yartıyor beyninde öyle insanlarl açalışmak...


Dönüş Yılları...


Cazkolik: Sonra döndünüz mü?

Neşet Ruacan: Nilüfer`de Boston`da işini bitirince 83-84`de döndük.

Cazkolik: Türkiye`de askeri yönetim var o zaman...

Neşet Ruacan: Evet, karmakarışık ortam, 85`de TRT’ye girdim, TRT Caz Orkestrası’na. Zaten önce girmiştim de Boston`a gidince Süheyl abi bekletti kadromu.

Cazkolik: TRT o yılların kayıtlarını yayınlamaya başladı, en son Tuna Ötenel’in albümü yayınlandı, sizin çıktı mı?

Neşet Ruacan: Nükhet`in çıktı, benim yok ama yaparlar herhalde. Ben ordayken de konuştuk şunları toparlayalım diye. Sonra birisi ölüyor ne görüntü var ortada ne bir şey kalıyor geriye. Atakan Ünüvar`a hazırladık, Nükhet`e hazırladık, bir de Tuna`ya...

Cazkolik: Siz de çlışmaların içinde misiniz?

Neşet Ruacan: Evet yani neyi yapalım, neyi koyalım.. Bazen bazı parçaların icraatlarını çok beğeniyoruz ama telifleri kolay olmuyor, hadi başka parça seçiyorsun filan. Tuna`nınki yapıldı artık bizimkini de yaparlar, zor birşey değil çünkü...

Cazkolik: 83-84 gibi döndünüz, sonra radyoya girdiniz...

Neşet Ruacan: Evet ondan sonra 25 -26 sene radyodaydım devamlı...

Cazkolik: Radyo faaliyeti ne demek? Neler yapıyorsunuz?

Neşet Ruacan: Sadece konserler yapıyoruz, radyo konserleri, senede bir halk konseri ya da üniversiteler isterse gidiyoruz filan... Fazla bir yoğunluk yok yani...

Cazkolik: İşte ben de ondan şikayetçiyim. Biz bu kadar cazı seven insanlarız. Orada ne yapıldığını çok da bilmiyoruz açıkçası. Ne bileyim CRR ya da Lütfi Kırdar`a arada bir büyük konserler verseniz...

Neşet Ruacan: Bunların hepsi konuşuldu.

Cazkolik: Niye olmuyor peki?

Neşet Ruacan: Zamanı gelince olmuyor. Bizim CRR konserimiz yılda 1 İstanbul kapsamında. Yazıktır yani...

Cazkolik: Yani talep oluyor da yetkililer mi yanıt vermiyor?

Neşet Ruacan: Öyle de oluyor, her ikisi de oluyor.

Cazkolik: Bürokrasi?

Neşet Ruacan: Bürokrasi evet..

Cazkolik: Şimdi emekli oldunuz artık...

Neşet Ruacan: Evet, geçen Aralıkta. Şimdi daha rahat tabii...

Cazkolik: Normalde kulüplerde çalabiliyorsunuz artık...

Neşet Ruacan: Tabii o zaman da çalıyordum, bir şey demiyorlardı fakat neticede şu oluyor. Koskoca müzisyen kadrosu var orda, 500 kişi mesela. Tüm bölgelere böldüğünüz zaman İstanbul, Ankara, İzmir... Yetmişlerde hepsi sadece müzisyen... Halk müziği, sanat müziği, tasavvufi koro... Bu 500 kişinin 450`si Türk müziği ve Halk müziğiydi, 50 kişi batı müziği, Ankara’da koro var, 30 kişilik çok sesli koro. İstanbulda`da caz orkestrası var 20 kişi. 1985`den sonraki durum bu. Emekli olanların yerine kadro vermemeye başladılar, eritiyorlar yavaş yavaş, şimdi 150-200 kişi belki o kadar bile değil. Artık devam etmeyecek. Bizim orkestra da 8-9 kişi kaldı.


Neşet Ruacan: "Nükhet akademide grafik okuyordu, sonra birden karar verdi ben şarkıcı olacağım diye..."


Cazkolik: Sohbetin bu kısmında isterseniz kardeşinizle, Nükhet Rucan’la devam edelim ne dersiniz, aranız ne kadar?

Neşet Ruacan: 3 yaş... Akademide grafik okuyordu. Sonra birden kararını verdi şarkıcı olacağım diye 3. sınıfta akademiyi bıraktı. Beatles çok severdi ama bir taraftan benim plaklarım gelmiş Nancy Wilson’lar filan dinliyor. Ben zorla diyorum bırak onu, bunu dinle. Beatles`la zaman geçmez filan diyorum. Sonra karar verdi şarkıcı olucam dedi, konservatuvara girdi, kazandı ama beğenmedi, şan bölümünde mutlu olmadı, ayrıldı...

Cazkolik: Niye?

Neşet Ruacan: Hocası terslemiş onu. “Sen kendi kendine şarkı mı söylüyorsun” demiş “Evet” deyince “Belli sesini bozmuşsun” demiş. Onların da böyle sert disiplinleri oluyor ya zaten tam o dönem Emin hoca İsveçten bir kontrat aldı, yurt dışına gidiyoruz apar topar. Onlar İsviçreye geldi ben de İngiltere`de Lizst kolejindeydim. Ben de oraya indim, birleştik filan. Avrupa maceramız böyle başladı...

Cazkolik: Hep birlikte mi çaldınız?

Neşet Ruacan: Evet. O ben yurtdışındayken ayrı çaldı ama çoğunlukla birlikteydik.

Cazkolik: Peki kardeşinizin plağı filan çıktı o zamanlar?

Neşet Ruacan: Ben Boston`a giderken onun albümünü bitirdim, ertesi gün de gittim. Ruacan diye bir plağı çıktı, Ali Kocatepe çıkarmıştı. 1 Numara olarak...

Cazkolik: 45lik?

Neşet Ruacan: Yok, LP!

Cazkolik: Sonra kaydetti mi?

Neşet Ruacan: Hayır başka kaydı yok...

Cazkolik: Sizde ailece bir şey var :)

Neşet Ruacan: Geçen gün konuşuyorduk, birkaç beste yapmışız, Nilüfer de bir iki beste yapmış, sözlü filan Nükhet onları söyleyecek karar vermişiz, banta almışız çalışmaları, sonra bantları on beş sene sonra falan çıkardık. Roksan`ın bebeklik sesi geliyor arkadan, Roksan artık büyümüştü yani.. Maalesef böyle...

Cazkolik: Ama onlar belgesel değerinde, saklayıp CD`ye koyabilirsiniz.

Neşet Ruacan: Prova için yapmışız öyle şeyler. Nükhet`in TRT`yle epey kaydı var. Onlar toparlandı, yapıldı. Çok da tam istediğimiz seçme şeyler değil. Bazıları telif yüzünden takıldı. Nükhet`in bir de o var. Ölümünden sonra TRT`nin çıkardığı. Biz bir sürü birşey toparladık. Birileri ilgilendi. Yayınevini unuttum şimdi. Bunları basalım dediler. Çok istediler sonra o şirkette dağılma oldu , o işte kaldı...


Neşet Ruacan`ın henüz sonu gelmeyen albüm macerası...


Cazkolik: Aman o kayıtları iyi muhafaza edin lütfen... Kopyasını bile vermeyin kimseye, CD olarak yayınlayın! Peki, sizin sonu gelmeyen albüm meselesine geçelim. Nükhet hanımın albüm macerasından sizin albüm maceranıza...

Neşet Ruacan: Vallahi benim de bir kez başlasam gerisi kolay geliyor. Bir sene oturup da ne çalacağımı seçmek zorunda değilim. Biz oturup çalıyoruz zaten. Bizim bütün derdimiz, malum bizim sanat hayatımız boyunca çoktan bir sürü albümümüzün olması lazımdı..

Cazkolik: Israrcı görünmek istemem ama cazseverler olarak bizim ihtiyacımız var sizin albümleri dinlemeye...

Neşet Ruacan: Bu gelenek Türkiye`de yok maalesef. Benim şimdiye dek Türkiye`de Erol Pekcan`la en az beş albümün içinde olmam gerekirdi. Süheyl Denizci ile öyle, Selçuk Sun ile öyle, Emin Hoca ile aynı. Bangır bangır Türkiye`yi inlettik milyon defa. Hiç birisi kulüplerden, canlı konserlerden kayıt olup yayınlanmıyor.

Cazkolik: Peki şöyle bir proje olsa; Emin Hoca, Selçuk Bey, siz , o jenerasyonun en top isimleri bir konserde buluşsanız. O konser kaydedilse ve yayınlansa... Olmaz mı?

Neşet Ruacan: Mesela... Neden olmasın...

Cazkolik: Türk cazının en duayen kadrosu...

Neşet Ruacan: Bunlar ta o zaman olmalıydı, bunun tadı orada zaten...

Cazkolik: Başta İKSV yönetimine buradan gelecek sene için böyle bir projeyi ihbar etmiş olalım, ne dersiniz?

Neşet Ruacan: Neden olmasın, çok memnun oluruz... Tabii mesela Jim Hall`u alın böyle 60 albümü vardır. 40 tanesi kendi adına bile değildir, alır bakarsınız “Aa gitar Jim Hall, ben bunu alayım dersiniz”. Adam 60 yaşında sonra kendi albümünü çıkardı. Esas bunun geleneği böyledir yani. Bakarsınız başka projede sidemandir ama meraklısı alır, ismi vardır...

Cazkolik: Tabii ki... Ron Carter’ın başkalarının albümünde çaldığı 2500’den fazla albümü olduğu söylenir mesela. İnsanlar alır tabii ki, öyle keşfedersiniz zaten. Kırklarda, Norman Granz o konserleri yapmasaydı düşünebiliyor musunuz neler olurdu, şimdi 45, 46, 47’lerden Charlie Parker’ı hala dinleyebiliyorsak o adamın konserleri kaydetmesi sayesindedir. Peki Neşet abi sizin müzik-caz dışında, spor ya da ne bileyim başka bir hobiniz var mı?

Neşet Topaloğlu: Yüzme severdim, Moda` da yüzerdik. Sandalım vardı. Kürek severim ama müsabaka anlamında değil.

Cazkolik: Takım tutuyor musunuz?

Neşet Ruacan: Galatasaraylıyım ama hiç öyle fanatik biri değilim, izlemem pek.

Cazkolik: Bugüne doğru gelelim. Bilgi Üniversitesi`nde çok önemli bir hocalık, ders verme döneminiz oldu, en başta da konuştuğumuz gibi çok önemli yeni genç müzisyenlerin yetişmesine katkınız oldu...

Neşet Ruacan: Bilgi Üniversitesi`nde müzik bölümünü kurduk 97`de...


Bilgi Üniversitesi dönemi...


Cazkolik: O dönemi konuşalım isterseniz...

Neşet Ruacan: Hepsi o kadar iyi ki çocuklar ki, çok memnunum onlardan, çok iyi çıktılar...

Cazkolik: Kimler mesela?

Neşet Ruacan: Saymakla bitmez. Sadece gitarcılara baksak. Bilal oradan, Cem Tuncer oradan, Kerem Türkaydın oradan, Cenk Erdoğan oradan. Ozan vardır. Ozan Tan, çok çalışkandır.

Cazkolik: Çoğu zaten şu anda caz dünyasının saygın isimleri...

Neşet Ruacan: Evet, mesleklerine sahip oldular, sonra çok güzel piyanistler çıktı. Burak Bedikyan, Uraz Kıvaner, ya piyanist çıkmıyordu bir zaman. Bilgi o zamanki eğitimi çok iyi oldu, muazzam bir ivme kazandırdı. Hiç unutmam bir kere biz Hakan Erdoğan Production ile Sabancı`da Kahvaltıda Caz’da çalıyorduk, bir çocuk var Azeri, İlyas Mirzaev dedi ki; “ Neşet Abi biz eskiden sizinle dalga geçiyorduk, buradaki caz müzisyenleriyle falan.. Siz ne yaptıysanız... Ben şimdi gidiyorum Azerbaycan’a, Türkiye aldı başını gidiyor uyumayın diyorum oradakilere inanın...”

Cazkolik: Çok ilginç, doğru ama, Azeriler`in Sovyet eğitiminden kaynaklanan temel eğitimleri bizden daha iyidir.

Neşet Ruacan: Tabi tabi, bizden önce latin alfabesine geçmişlerdir. Senfonileri falan bizden evvel.

Cazkolik: İşte bu da gösteriyor ki, on senede çok başarılı bir neslin ve geleceğin temelleri rahatlıkla atılabiliyormuş.

Neşet Ruacan: Mümkün... Çünkü o çocuklarda hazır bekliyordu böyle bir şeyi.

Cazkolik: Şimdi yok mu artık?

Neşet Ruacan: Yok, bitti işte... Şimdi Bilgi Üniversitesi müzik bölümünü küçülttü. Başka özel üniversiteler de vakıf durumu oldukları için cesaret edemiyorlar, masraflı bir iş çünkü. Bilgi Üniversitesi o zaman çok da pahalıya malolmuştu, Oğuz Bey olsun, Halit bey olsun doğrusu çıtlarını bile çıkarmadılar masrafa, burada isimlerini anmak lazım, çünkü çok büyük yatırım, öyle bir kar falan da yok. Ben hatırlarım onlara bir kütüphane listesi verdik, inanılmaz uzun bir liste, hepsini getirdiler. En iyi enstrümanlar alındı, ne gerekiyorsa yapıldı, bunların hepsi büyük fedakarlıklardır.

Cazkolik: Aslında büyük bir bankanın, büyük bir kurum ya da vakfın sponsorluğuyla yapılabilir bu işler.

Neşet Ruacan: Öyle olması lazım.. Büyük bir para değil ama nereden bakarsanız bakın yılda 1 milyon dolar lazım olacak. Bu kadar bir parayla o iş fıstık gibi döner ve ondan sonra da muazzam bir prestij kazandırır. Ona göre de vergiden tasarrufları oluyor. Politikaları var. Karsız kuruluşlar diye onu yapıyorlar. Koskoca Amerika`yı tepede tutan bir aile Fisher Ailesi, Julliard onlarındır örneğin. Bugün burda Metropolitan opera Mozart günleri yapar 5 milyon dolar sarfeder. Arkadan Julliard 30 milyon dolar sarfeder.

Cazkolik: Bizde de böyle vakıflar, aileler bu işlere girmiyor değil. Sanata yatırım yapıyorlar. Resme, müziğe ama Bilgi Üniversitesi mesela böyle birşey yapılıyorsa oraya da katkıda bulunun değil mi...

Neşet Ruacan: Evet. Bir köşesini de ben alayım dersin, yaparsın... Şimdi Amerikalılar` a satmak istiyorlar okulu.. Orada tek zararda olan bölüm müzik bölümü...

Cazkolik: Ondan dolayı mı kapandı / kapanıyor?

Neşet Ruacan: Galiba ondan dolayı zararda olan bölümü traşlayıp ufaltıyorlar. Belli bir yatırım yapılmış, geri dönünce o da ziyan oluyor. Alınan enstrümanlar elde kalıyor. Yazıktır yani. Kalan talebeleri mezun etmek zorundalar. Şimdi galiba caz kompozisyon bir bölüm, prodüksiyon o dönem de çok büyük bir ivme kazandırdı. Tam beklediğimiz gibi oldu. İlk seneler biz birşey beklemiyorduk. On sene içinde bu bölüm meyvesini verecek dedik. Bir zaman gelecek bizim ‘dört’lerden iyi ‘bir’lerimiz olacak dedik hakikaten de öyle oldu. Bu tabi örnek olarak bizim yaptığımız gibi olmaz. Oğuz bey falan başta başka bir şey düşünmüşler, caz bölümü falan değil de modern şehir müziği gibi hatta kendi müzisyenlerini de seçmişler Erkin Koray, Sertap Erener, Bülent Ortaçgil, Erkan Oğur...

Cazkolik: Bunu bilmiyordum...

Neşet Ruacan: Evet, şehir müziğini en iyi yapanlar diye. Sonra bu insanlar biz ne yapacağız nasıl başlayacağız diye konuşunca bu çeşit eğitimde yapılacak en iyi şey Berkeley sistemini takip etmek. Sonra Can Kozlu işin içine giriyor, sonra bana ve Ali Peret’e ulaştılar. Yani herkes Berkeley sisteminden gidecekse bu iş olur dedi. Başka türlü, birisi oradan birisi buradan, dünyanın en iyi artisti bile olsa aynı lisanı konuşmak lazım. Berkeley kurmuş ama elli senelik okul olmasına rağmen hala kavga dövüş oluyor orada. Teori bu olacak dedim.

Cazkolik: Kurucu kadro olarak kimler vardı?

Neşet Ruacan: Can Kozlu, Ali Peret ve ben. Önce Can KOZLU sonra ben ya da Ali Peret. Sonra Aydın esen geldi. Ona seçmeli dersleri verdik, kafaları açsın, zihinleri değiştirsin diye. O, teorilerinize karışmam ben dedi. Başka bir boyut vermek üzere geldi. Onun derslerinin yirmi beş kişiden iki kişiye faydası oldu belki ama diğerlerinin de kafasını açıyordu. Ankara’dan Tuna geliyordu piyano derslerini yapıp gidiyordu. Biraz elimiz rahattı, ne istersek yapıyorlardı. Doğrusu çok iyiydi...

Cazkolik: Vallahi Neşet abi sohbet çok akıcı gidiyor ama sizi daha fazla yormayayım, koca bir hayatı gözden geçirmeye çalıştık birlikte ama son olarak şu sıralar neler yapıyorsunuz en son bunu sorayım?

Neşet Ruacan: Valla bir an evvel Bodrum’a gideyim diye bekliyorum.

Cazkolik: Yazları orada mısınız?

Neşet Ruacan: Bir tane Borusan filarmoni konserimiz var 11 Haziranda, bir eser çalınacak orada ben gitar çalacağım solist olarak değil yani.

Cazkolik: Caz konseri mi?

Neşet Ruacan: Yok çağdaş müzik. O var 12`sinde Bodrum’a gideceğim. Bodrum’da da faaliyetler olacak. Orada caz kulübü gibi bir şeyler yapıyorlar, Hebilköy’de. Türkbükü’nün hemen yanındaki koyda. Alaçatı festivalini yapan çocuklar yapıyor. Buğra diye bir çocuk var, orada House band gibi bir şey olacak. Eğer olursa benim için çok iyi. Evimin hemen yanı, iyi bir faaliyet olur.

Cazkolik: Sevgili Neşet abi, gerçekten güzel bir sohbet oldu. Hem bir kez daha ödülünüzü tebrik etmek istiyorum, hem de bir an önce şu albümü artık yayınlamanızı tüm cazseverler adına rica ediyorum, çok teşekkürler.


Bu röportajın kayıt çözümlemesindeki katkılarından dolayı sevgili Zeyno Sürek`e çok teşekkür ederiz.

Fotoğraflar: Cazkolik


Feridun Ertaşkan
Cazkolik.com
/ 06 Haziran 2012, Çarşamba

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Cazkolik.com

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.