Cazın arka odası, cazın tavan arası...

Cazın arka odası, cazın tavan arası...

Dinlediğiniz müzik bu köşenin en altında sözü edilen büyük caz insanı Norman Granz`ın konser kayıtlarından alınmıştır. İlk girişte yaklaşık bir dakikalık bir intronun ardından Coleman Hawkins`in nefis bir Sophisticated Lady yorumunu dinleyeceksiniz.


Thelonious Monk neden Time`ın kapağındaydı?

Ressam Boris Chaliapin`in tuval üzerine yağlıboya Thelonious Monk portresi 28 Şubat 1964 tarihinde dünyanın en önemli dergilerinden Time`ın kapağını süslediğinde binlerce insan aynı anda aynı soruyu sordu; Neden Monk?

* * *

Altmışlı yılların başlarını yeniden gözünüzün önüne getirin, başta Beatles olmak üzere pop ve rock olağanüstü bir döneme girmiş, adeta dünyayı kasıp kavururken, cazın hükmünü tamamladığı konuşulurken, Time gibi popüler bir dergi neden kapağına Thelonious Monk`u koyar?

* * *

Derginin "Loneliest Monk" başlıklı kapak makalesini kaleme alan yazar Barry Farrell bu nedeni çok genel anlamda `caz müziğin hakkını vermek için` diye izah eder ama bu cümlenin altında yatan alt ayrıntılar vardır.

* * *

Pop ve Rock müziğin dünyayı kasıp kavurmasına rağmen o dönem icra edilen en yaratıcı müziğin caz olduğu, Farrell`ın "uzun ve yalnız kavga" dediği Monk`un hayatının ve müziğinin aslında Bop`un yaratıcılarından olmasına rağmen Bop`un savaş sonrasında sıradanlaşmaması için yine en radikal ve yaratıcı müziklere imza atan ismin o olması ve eksantrik kişiliğinin bir zaman sonra çevresindeki kişilerce akıl hastası olduğuna varan yorumlarda bulunması süreci büyük besteci ve piyanisti Time dergisinin bir anlamda ters köşe bir hamle yaparak kapağına taşıma cesaretini göstermesi oldu.

* * *

Şu anda National Portrait Gallery`de sergilenen Time`ın kapak resminin orijinali olan tabloya uzun uzun bakın, o portrede armonileri eğme cesaretini gösteren ama bedelini Time`ın kapağında yayınlanmasından bir kaç yıl sonra tedavi için hastaneye yatırılarak ödeyen büyük yaratıcıyı göreceksiniz.

(Köşenin sonunda yine Monk ile ilgili "yaratıcı dehanın huzursuzluğu" bölümünü de okumayı unutmayın)


Gil Evans`ın odası...

Kırklı yıllar... Savaş sonrası dönem... 20. yüzyıl sanatının en bereketli dönemi... Resim, edebiyat, müzik ve sinema yani sanatın tüm dalları inanılmaz değişim içindedir. Müzik ve elbette caz da bundan nasibini alır.
Bebop ve Cool`un cazın gelişimindeki önemini çoğumuz biliriz. Peki ya Gil Evans`ın New York Batı 55. Cadde`deki gri tuğlalı binanın zemin katındaki küçük dairesini?

Size bir şey söyleyelim mi?

Bu odanın içinde olup bitenleri yazan bir yerlerden okumadan, o küçücük odaya zamansız ve alabildiğine bohem gece, gece yarısı, sabah, öğlen hiç farketmez her saat takılıp saatlerce odanın içindeki yatağın üzerinde uzanmış buldukları plakları dinleyen dönemin gencecik ama caz tarihinin en önemli isimlerinin neler konuştuklarını, nelerle beslendiklerini, nasıl etkilendiklerini ve birbirlerini nasıl etkilediklerini öğrenmeden dönemi anlamakta eksik kalırız.

İşte o kadar önemlidir Kanadalı Gil Evans`ın yaşıtlarına (özellikle de siyahlara) göre nisbeten varlıklı ailesinden gelen parayla tuttuğu ve içinde tüm bir caz tarihinin yaşadığı küçücük ev ve odası...

Koskoca West Coast Jazz`ı küçük bir deniz fenerinde mi doğdu?

Evet, öyle de denebilir...

Müzisyenlerin olduğu kadar müziklerin içindeki ekollerin, tarzların da kendi içlerinde öyküleri vardır. Eğer bu öyküleri bilir ve müzikleri öyle dinlersek emin olun pek çok detay daha anlamlı olacaktır.

Ellili yılların ortalarında caz basçısı Howad Rumsey ve arkadaşları Kaliforniya çevresinin gece klüpleri, caz barlarında durmaksızın çalışan müzisyenlerdir ama bir çoğu dönemin kendi sevdikleri müziklerini değil, klüplerin arzu ettiği şeyleri çalmak durumundadırlar. Başta Howard Rumsey olmak üzere dönemin cool müzisyenleri kendilerine salaş da olsa bir yer arayıp gönüllerince jam session`lar yapmak için ara sıra çaldıkları ünlü Hermosa Beach`deki Lighthouse Cafe`nin sahibinden Pazar öğleden sonraları mekanı ücret almadan kendilerine tahsis etmelerini rica eder. Nasılsa günün o saatleri boştur. Müzisyenlere şöyle bir bakan mekan sahibi, `Tamam` der, `gelin kullanın...` Sadece Pazar öğleden sonraları başlayan jam`ler giderek öyle ünlü hale gelir ki bir süre sonra Lighthouse Cafe sadece Rumsey ve arkadaşlarının müzikleriyle dolmaya başlar. Ünü Amerikayı dolanan deniz kenarındaki bu salaş mekan zamanla Kaliforniya`ya gelen herkesin en önemli uğrak noktası haline gelir. Zamanla burada üretilip de Amerikaya yayılan müzik bu nedenle West Coast Jazz adını almıştır, Lighthouse Cafe`den dolayı...

Art Blakey`nin film müziği yaptığını biliyor muydunuz?

Evet öyle...

Hem de Miles Davis`in o ünlü Ascenseur Pour L`Achafaud müziğinden sadece bir yıl sonra. Biliyorsunuz, Miles Davis`in Fransızların efsane yeni dalga yönetmeni Louis Malle`in filmi için kaydettiği müzikler albüm olarak da yayınlandı. Dinlemediyseniz mutlaka dinleyin. Baştan çıkarıcı müziklerdir. Ama Miles`ın 1957 yılında kaydettiği bu albümden sadece bir yıl sonra ve yine Fransa da bu kez Art Blakey`nin de bir başka Fransız yönetmen Edouard Molinaro için kaydettiği müzikleri dinlediniz mi? Filmin adı Des Femmes Disparaissent yani The Disappearing Women. Üstelik Blakey`nin albümünde Benny Golson, Lee Morgan, Bobby Timmons ve Jymie Merritt gibi sıradışı müzisyenler var. Üstelik Blakey ve arkadaşları bir yıl sonra bu kez bir başka büyük Fransız yönetmeni, bir dönemin en güzel kadınları Brigitte Bardot, Jane Fonda ve daha bir dolu güzel kadınla yaptığı evliliklerle kuşağının erkeklerini kıskançlıktan çatlatan Roger Vadim`in Les Liaisons Dangereuses isimli filminin müziklerini de kaydettiler.

Bunu sadece enteresan bir bilgi olsun diye söylemiş olmayalım. Diyeceğimiz o ki bu albümleri bulduğunuz yerde hemen kapın...

Dehanın yaratıcı huzursuzluğu...

Fransız besteci, yazar ve müzikolojist Andre Hodeir gibi insanlar yazmasa bilmemizin imkanı yok... Ünlü yazar Le Mondes Du Jazz`da 1970 yılında yazdığı yazıda cazın gelmiş geçmiş en yaratıcı isimlerinin başında gelen Thelonious Monk`un yaratıcı huzursuzluğunu anlatırken ilginç bir tanımlama da bulunuyor;

"Hata Monk`un sisteminin bir parçasıydı..." Nasıl mı? Onu da anlatıyor yazar...

Buna kafayı bir yere takmak da diyebilirsiniz. Bir yere, bir notaya, bir şeye...

Şüphe etmek ve huzursuzluk hayatının doğal parçasıydı Monk`un. Bir parçanın yirmibirinci mezürünü çalarken birazdan yaklaşmakta olan anın geleceğini önceden bilirdi. Alnından damlamak üzere bekleyen ter ve Monk`un şüphe dolu kuşkuları...

Yaklaşmakta olan terslik nerede ve ne zaman?

Sorunsuz geçip gitmesi mümkün mü?

Bir yandan çalmaya devam ederken aklı meşgul eden huzursuzluklar...

O meşum an geldiğinde işte o büyük dramatik stres, duygusal bir dönüş ve işte, Monk o akoru çalmaktan vazgeçti... Yerine bambaşka bir akor koydu, peki istediği bu muydu? Monk ilk kez ağzını açıp konuşuyordu;

Buldum onu, buldum onu!

Caz tarihinin en büyük emprezaryosu Norman Granz pisliğin biri miydi?

Bu da Amerikan caz tarihi içinde çok konuşulan konulardan biridir. Bu iş aslında neye benzer biliyor musunuz, bizim Yeşilçam öykülerine. O dönemin insanlarıyla bir yerde oturun ve eskileri anlattırın karşınıza o çok sevdiğiniz starlarla ilgili ne hikayeler çıkacaktır, kulaklarınıza inanamazsınız... Peki bunun ne önemi var?

Gelin şöyle diyelim; Evet, Norman Granz pisliğin tekiydi...

Peki bu neyi değiştirir. Hiç birşeyi...

Bugün insanlar Norman Granz`i Amerikan caz sahnesinin en pislik, caz müzisyenlerine kötü davranan, müzisyenlerin kendilerine ihtiyacı olduğunu bildiği için kasıtlı olarak haksızlık eden biri olduğunu bir yerde okudukları zaman o günün günlük olayları arasında kalıp unutulur gider bu konu ama Granz`in kırklı, elllili yıllarda düzenlediği konserlerle cazın gidişini neredeyse tek başına değiştiren-yönlendiren adamlardan biri olduğu gerçeğini değiştirmez.

Cazkolik.com / 31 Ocak 2012, Salı

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Cazkolik.com

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.