Bu bir kitap eleştirisi değil. Murat Uyurkulak’ın Dipte adlı kısa romanının bendeki tezahürleri. Freudyen psikanalizde "yansıtma" temel kavramlardan biri; Kişi kendisinde kabul edemediği bir özelliği başkalarında görünce ona aşırı öfke duyar. Beni hayatta en çok rahatsız eden şeylerin başında hadsizlik gelir ve insanlara haddini bildirmekten kendimi alamam istemsiz olarak. Neyse ki çuvaldızı kendime batırmayı geç de olsa öğrendim. Ama bugün akranım sayabileceğim Murat Uyurkulak hakkında yazacağım. Hadi buna hadsizlik değil, teklifsizlik diyelim.
Yazarın ilk romanı çarpıcı ve sarsıcı Tol'u çıkışının hemen ardından yakalamıştım. O yıllarda gazetelerin kitap eklerini takip ederdim. Hâlâ sık sık kitabevlerine girerim yeni çıkanları görmek için. Bu arada, lafı gelmişken benzer bir ilk kitap keşfim daha var: İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası'nı çıktığında Ankara'da askerdeyken Kızılay'daki Dost Kitabevi’nde keşfedip, almış, kahkahalar ata ata bütün koğuşa (Mızıka Astsubay Hazırlama Okulu Destek Kıtası) sesli okuyarak bir çırpıda bitirmiştim. İkisi de İzmirli, ikisi de ilk romanlarıyla sağlam yer edindiler kendilerine kabaca aynı dönemde. İhsan Oktay Anar’ı daha sıkı takip etsem de Uyurkulak ile arama mesafe girmişti Tol’dan sonra. Yaklaşık on sene kadar önce Kadıköy'de bir akşam Benusen'de çapraz masamızda oturuyordu ama musallat olmak istememiştim. İkinci romanı Har’ı satın aldım ama kütüphaneye esir ettim, şans vermedim. Neredeyse çeyrek asır geçtikten sonra geçen sene; art arda Delibo'yu ve Hoca, Baba, Amca, Ben'i okudum. Her ikisinde de Bornova geçmişi ve gençliği vardı. İkincisinin o kendine has anason kokusunu geçen hafta yazarın Instagram'ında tekrar duyunca (Bornova’da Uyurkulaklar toplantısı) yüzümde o hikâyelerin tetiklediği bir tebessüm peydah oldu.
Dipte, edebiyatçı Murat Uyurkulak'ın değil senarist Murat Uyurkulak'ın romanı. Tam anlamıyla “içeriden” bir roman. İttihat ve Terakki döneminden kalma gerçek bir yasak aşk hikâyesi. Ve bu bu hikâyeyi istediği gibi deforme edip, hidayete erme, ulvi aşk düzmecesi beceren günümüz iktidarı bürokratı. Bu elitlerle iş yaparken karakter mutasyonu geçiren “sanat zanaatkârlarını tam da içeriden resmediyor. Asırlardır süregelen Selanik - Semerkant kutuplaşması da romanın hatırlattıklarından. Selanik'in geçen yüzyılın kurucu kadrosunu ve onların fikriyatını temsil ettiği malumunuz. "Semerkant" ise günümüzün egemenlerini işaret etmek için tamamen benim yakıştırmam. Bunlar romandaki geri dönüşler, gerçek hayat – senaryo, geçmiş ile güncel ikilikleri ile harmanlanmış.

Okurken György Pálfi'nin Final Cut: Hölgyeim és uraim filmi geldi aklıma. Pálfi, yüzlerce farklı filmden aldığı sekansları ve parçacıkları birleştirerek tek bir aşk hikâyesi anlatmıştı. Dipte'de de benzer bir yöntem var: Uyurkulak, piyasada gözlemlediği karakterleri, duyduğu anekdotları, hepimizce bilinen, basına yansımış olayları (bkz. Yıllar içinde semirmiş eskinin mütedeyyin akademisyeni, şimdinin arsız bürokratının vakıf arsasına izinsiz müştemilat yapması) alıp kurguya dönüştürüyor. Ve bunları içine battığımız bu pespaye dönemi yazarken hem mercek hem de ayna olarak kullanıyor. Geçen yüzyılın yasak aşk hikâyesindeki kişi ve olaylarda da aynı yöntemi uygulamış. Onun müptelası olduğumuz kendine has laf cambazlığı da bu iç içe geçmiş anlatı dokusunda aynı lezzetle sürüyor.
Her türden insanın parayla yıllar içinde değişen ilişkisi de romanı besleyen bir dilemma. Para hepimize hükmetmiyor mu zaten. Bazılarımızda çok daha görünür yaralar açıyor.
Okurken en keyifli anlar benzer isimlendirmelerle işaret edilen gerçek kişileri, kurumları bulmak. Bütün isimlerin ve karakterlerin tarihi kişiler ile ilgisi olması düşünülemez ama yine de eliniz Google'a ya da yapay zekâ motorlarına gidiyor. Karakterlerin gerçek kişiler olmadığını bilseniz de verdiği merak hissi bünyeyi fena halde kaşındırıyor. Mesela bir akşam şunu sordum Google’a: "1952'de hangi Demokrat Partili vekil randevu evinde basıldı?" (Beyhude. Çünkü olayın örtbas edildiği yazıyordu) bu tür “teaserlar” senaryo silahlarından değil midir? Bu arada bahsettiği meyhanelerden birine iki üç kez gitmem (Dolapdere’nin Pangaltı ucundaki Pikap Pub?) Kelime ve bazen küçük harf oyunları ile yaptığı kinayeleri, laf sokmaları anlamak keyif verecektir okuyana. Murat Uyurkulak’ın o laf sokmalarda kendisine de acımasız olduğunu, yüzleştiğini anlıyorsunuz bir iki söyleşisini okuyunca.
Romanın başrolünde diyebileceğimiz hatta ilk sayfalarda esas adam olan Ali Tolga romanın ikinci yarısında bir yan karaktere tenzil olunca foyaları da açığa çıkıyor. Daire başkanı Taber (Bunu bulamadım mesela. Berat?) ise başarısız, ezilmiş bir İslamcı şair iken muktedirler arasında yükselmiş ve yükseldiği nispette de küstahlaşmış bir “kazanan” oluyor.
Uyurkulak’ın kullandığı benzetmeler okuyucuyu diri tutan becerileri. Bunlardan biri beni hemen yakaladı. “Bir türlü atılamayan eski terlikler gibi” Yerde yatağın ucundaki paçavralarıma bakıverdim. Bir de son senelerde kuzenim dolayısıyla sık sık gitme mutluluğunu yaşadığım Viyana’nın da romanda küçük de olsa yer alması güzel bir tesadüftü. Büyükelçiliğin bulunduğu caddede de güzel bir kinayeyi Nemçeliler yapmış devlet-i alimize. Bu da benim bilmecem olsun okurlara. Ya da kitabı okumanız için bir “teaser” olsun sizlere.

Uyurkulak’ın 20 yıl önce verdiği bir röportajda gezmeyi sevse dahi devlet dairelerine olan alerjisi nedeniyle pasaport almaktan imtina ettiğini okudum. Demek ki bu takıntısını yenmiş olmalı, sevindim. Aynı kuşakta olduğumuzdan eş dost çevremizde birçok numunesi bulunan benzer tiplere yaptığı acımasız tespitler bir paydaşlık daha hissettirdi bende. “Yeniyetmelikten direkt kırklarına ışınlanmış, çizgi roman nüshalarıyla hard rock şarkıları arasında bir yerlerde dönenen çift güneşli mor bir gezegende mahsur kalmış bu çocuk adamlardan hiçbir yerde kurtuluş yoktu”.
Sondaki Mega 33 kalkışması? romana son anda gerçeküstü bir ton katmış ama sanki biraz eğreti duruyor. Ya da bir sanrı mıydı? Romanın gövdesine alelacele eklemlenmiş bir çeşit manifesto mu?
Romandaki birçok karakter birkaç kişinin melez karakterleri olsa gerek. Prof Dr. Ve'lit İlpan, Taber Nom, Bahadır Oğuz Pinkoras, Can Vardar, Muzaffer Tecer, Ali Tolga Alkan, Sinan Ezetek bunlar piyasadaki hangi gerçek kişilerden kotarıldı acaba?
Bir akşam Benusen'de tekrar rastlaşırsak bunları bizzat kendisine soracağım bu sefer.
Cenk Akyol
Cazkolik.com / 09 Haziran 2026, Salı
Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.