Merhaba değerli müzikseverler. Bildiğiniz üzere Cazkolik’te çoğunlukla Blues ve Hi-Fi konulu yazılarımla yer alıyorum. Blues’a yön vermiş sanatçılardan bahsediyor, biyografileri mümkün olduğunca bilinmeyen yönleriyle ele almaya çalışıyorum. Hi-Fi tarafında ise ses kalitesini ön planda tutarak yeni çıkan ürünlere yer vermeğe çalışıyorum. Bu yazımda ise her zamankinden farklı olarak hem bir albüm yer alacak, hem de albümün Hi-Fi kayıt özelliğine değineceğim. Ülkemizden kendi alanında uluslararası üne sahip bir sanatçıyı konuk edeceğim: Konuğumuz Batuhan Aydın; ele alacağımız albüm ise yeni projesi Batuhan Aydın Folk Quartet ile kaydettiği "Homewards" olacak.
Batuhan Aydın Folk Quartet’in Türk caz sahnesinin en özel kadın vokallerinden Jülide Özçelik ile iş birliği içinde hazırladığı çıkış albümü "Homewards", Anadolu halk müziği geleneğinden seçilen sekiz halk ezgisi aracılığıyla bizlere çağdaş ve özgün bir Türk cazı anlatısı sunuyor. Anadolu’nun çok kültürlü halk müziği gelenekleri üzerine modern bir doğaçlama ve armoni dili geliştirme düşüncesiyle 2026 yılının hemen başında kurulan Batuhan Aydın Folk Quartet, elbette Anadolu ve Balkan coğrafyasının geleneksel nefesli çalgısı kavalın etrafında şekilleniyor. Daha önce yayımladığı albümler ve gerçekleştirdiği uluslararası projelerle modern kaval icrasının dünya çapındaki en önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilen Batuhan Aydın, bu proje aracılığıyla uzun süredir özlemini duyduğu köklerini modern bir gerçeklikte yeniden keşfetmeyi; Anadolu halk müziği geleneğini bugünün estetik, düşünsel ve müzikal perspektifiyle yeniden anlamayı amaçlıyor.
Girişte bahsettiğim üzere, albümün en önemli özelliklerinden biri ise şüphesiz ki kayıt kalitesi. Albüm, inanılmaz derecede detaylı bir ses sahnesine ve son derece temiz bir duyuma sahip, referans niteliğinde bir kayıt. Odyofil standartlarında titizlikle kaydedilen bu albümün miksleri, Türkiye’nin önemli ses mühendislerinden Berk Kula tarafından İstanbul’da yapılmış; mastering süreci ise daha önce Chick Corea, Pat Metheny ve Keith Jarrett gibi isimlerle yürüttüğü çalışmalarla tanıdığımız Avusturyalı mastering mühendisi Christoph Stickel tarafından Viyana’da tamamlanmış. Albüm kapağında ise Türk çağdaş resim sanatının önemli isimlerinden Beyza Boynudelik’in "Homewards" için özel olarak hazırladığı bir eser yer alıyor.
Yazımızda, albümün kayıt sürecinden yapımına ve basımına kadar geçen bütün aşamaları ayrıntılı biçimde ele alacağız. Böylece odyofil standartlarında bir plâğın hangi aşamalardan geçerek ortaya çıktığını tüm evreleriyle görmüş olacağız.
Albümle ilgili anlatılacak çok fazla konu var. O hâlde sözü daha fazla uzatmadan sohbetimize geçelim.
Tamer Tekelioğlu: Batuhan Bey merhaba. Öncelikle, böylesine güzel bir albümü bizlerle buluşturduğunuz için teşekkür ediyorum. Albüm hakkında konuşmaya geçmeden önce, sizi hâlâ tanımayan okuyucularımız için biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Önceki çalışmalarınıza baktığımızda, müziğinizde belirgin bir “Anadolu-Balkan” etkisi hissediliyor. Bu, Anadolu ve Balkan kültürlerini bir arada yaşatan bir ailede yetişmiş olmanızdan ve her iki kültürü de içselleştirmenizden mi kaynaklanıyor?
Batuhan Aydın: Merhaba Tamer Bey. Öncelikle bu söyleşi davetiniz, göstermiş olduğunuz nezaket ve ilgi için ben teşekkür ederim. Ben 1991 yılında İstanbul’da doğmuş bir kaval sanatçısı, besteci ve etnomüzikologum. Uzun yıllardır kaval çalgısı etrafında şekillenen bir müzik evreni üzerine çalışıyorum. Bunun temelinde caz, çağdaş doğaçlama, mikrotonalite ve yıllar içinde farklı müzik geleneklerinden edindiğim icra birikimi yer alıyor.
Benim müziğimi yalnızca “kavalı cazla buluşturmak” ya da geleneksel bir halk çalgısını modern müziğin içine taşımak şeklinde tarif etmek açıkçası biraz eksik kalır. Çünkü benim müziğimde kaval, önceden var olan bir yapının üzerine sonradan eklenen folklorik ya da egzotik bir renk değil. Çoğu zaman yazdığım müzikleri, yaptığım düzenlemeleri, kullandığım armonik yapıları, tını anlayışımı ve doğaçlama pratiklerimi; kavalın akustik karakteri, doğuşkan spektrumu, mikrotonal esnekliği ve artikülasyon olanakları gibi organolojik özellikleri etrafında kurguluyorum. Yıllar içinde Anadolu ve Bulgar kaval icra geleneklerinden edindiğim birikimi, caz ve doğaçlama müziğin ifade imkânlarıyla birlikte düşünerek geleneksel icra pratiklerinin ötesinde kendime ait bir icra yaklaşımı ve doğaçlama dili geliştirdiğimi düşünüyorum. Bugün yaptığım müziğin en ayırt edici tarafının da büyük ölçüde burada yattığına inanıyorum.
Kaval, tarihsel olarak Anadolu ve Balkanlar’ın geleneksel müzik kültürleri ve folkloruyla özdeşleşmiş kadim bir çalgı. Ben bu tarihsel birikimi son derece kıymetli buluyorum. Ancak benim için gelenek, geçmişte tamamlanmış ve olduğu yerde korunması gereken durağan bir yapı değil. Aksine, her kuşağın kendi estetik anlayışı ve yaşadığı zamanın gerçekliği içinde yeniden ilişki kurması gereken canlı bir hafıza alanı. Benim düşünceme göre, özellikle geleneksel bir halk çalgısının kültürel mirasıyla bağını koruması, onun her dönemde yalnızca aynı icra pratikleriyle çalınması gerektiği anlamına gelmiyor.
Müziğimde hissedilen Anadolu-Balkan etkisine gelince, elbette bunun aile geçmişimle son derece organik bir ilişkisi var. Annemin ailesi Bulgaristan’ın Deliorman bölgesinden, babamın ailesi ise Gümüşhane’den geliyor. Anne ve babamın halk dansları koreografları ve halk bilimciler olarak yürüttükleri çalışmalar nedeniyle çocukluğum, bu iki coğrafyanın müzikleri, dansları ve folkloruyla iç içe geçti. Anadolu ve Balkanlar dediğiniz şey, bizim evimizde birbirinden ayrılmış iki farklı kültür olarak değil, gündelik hayatın içinde doğal biçimde yan yana yaşayan iki katman olarak var oluyordu.
Bu nedenle müziğimdeki Anadolu-Balkan ilişkisini sonradan bilinçli biçimde oluşturulmuş bir sentez olarak görmüyorum. Hatta “sentez” kelimesinden de pek hoşlanmıyorum açıkçası. Bu iki kültür, benim için müziğimin konusu olmaktan çok, müzikal gramerimin bir parçası. Bir ezgiyi kurma biçimimde, ritim algımda, artikülasyonlarımda, tını tercihlerimde ve doğaçlama yaklaşımımda bu çok katmanlı hafızanın izleri doğal biçimde kendini gösteriyor. Aslında benim açımdan bu meselenin daha da önemli bir tarafı var: Böylesine güçlü ve farklı kültürel katmanların içinde büyümüş olmak, müziğe tek bir kimlik üzerinden yaklaşmamamı sağlıyor. Bunu son derece kıymetli buluyorum. Çünkü bugün özellikle ülkemizde sanat da müzik de pek çok şey gibi, çoğu zaman kimlikler üzerinden tanımlanıyor. Ben ise kimlik üzerinden tanımlanan müziğin, bir noktadan sonra onu üreten sanatçının düşünsel ve yaratıcı hareket alanını daralttığına inanıyorum.
"Her zaman daha iyinin, keşfedilmemiş olanın peşinde oldum"
Tamer Tekelioğlu: Biraz eğitiminizden söz edelim. Siz, icracılığınızın yanı sıra bir müzikologsunuz. Henüz 15 yaşındayken İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı gibi köklü ve disiplinli bir eğitim kurumuna kabul edilmeniz sizi o yaşlarda nasıl etkiledi? Müzik sizin için o dönemde ne ifade ediyordu ve bu yolculuğun ileride böylesine uluslararası bir kariyere dönüşeceğini hayal ediyor muydunuz? Daha sonra eğitiminizi yurt dışında da sürdürdünüz, öyle değil mi?
Batuhan Aydın: Biraz önce de bahsettiğim gibi, ailemin mesleki ve kültürel birikimi nedeniyle müzik ve folklor, çok küçük yaşlardan itibaren hayatımızın son derece doğal bir parçasıydı. Bu yüzden müzik, o yaşlarda pek çok yaşıtıma kıyasla benim için çok daha özel bir anlam taşıyordu. Henüz 15 yaşındayken İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’nın lise devresinin sınavlarına girme motivasyonum da aslına bakarsanız buradan geliyordu.
Elbette o yaşta, İstanbul Teknik Üniversitesi gibi köklü eğitim geleneğine sahip bir kurumda, üniversite kampüsünün içinde lise eğitimi almanın ne kadar kıymetli ve ayrıcalıklı bir deneyim olduğunu bütünüyle kavrayamıyorsunuz. İnsan, ancak biraz olgunlaştığında ve geriye dönüp baktığında bu tür dönüm noktalarının gerçek değerini daha iyi anlıyor.
Bu yolculuğun ileride uluslararası bir kariyere dönüşeceğini ise açıkçası çok erken yaşlardan itibaren hissediyordum. Çünkü yapım gereği her zaman daha iyisinin, henüz keşfedilmemiş ya da denenmemiş olanın peşinde oldum. Bulunduğum alan bir süre sonra bana yetmemeye başlıyordu, ben de sınırlarını sorgulayıp kendime yeni hedefler koyuyordum. Bu nedenle üniversite çağıma geldiğimde, Balkanlar’ın en köklü müzik akademilerinden biri olarak kabul edilen ve pek çok uluslararası sanatçı yetiştirmiş olan Bulgaristan’ın Plovdiv şehrindeki Academy of Music, Dance and Fine Arts “Prof. Asen Diamandiev”de eğitim almayı kendime hedef olarak belirlemiştim.
İstanbul Teknik Üniversitesi’nde başlayan o yolculuk, lisans dönemimde beni Bulgaristan’a götürdü. Orada kaval dünyasının en önemli figürlerinden biri olan efsanevi Prof. Lyuben Dossev ile çalışma imkânı buldum. Daha sonra Türkiye’ye dönerek İstanbul Teknik Üniversitesi’nde müzikoloji eğitimimi tamamladım ve çalışmalarımı ağırlıklı olarak etnomüzikoloji alanında sürdürdüm. Ardından Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Müzik ve Sahne Sanatları alanındaki yüksek lisansımı tamamladım. Bir süre akademisyenlik de yaptım; ancak yoğun konser ve turne programımla akademik çalışmalarımı birlikte yürütmekte zorlandığım için şu sıralar akademiye ara vermiş durumdayım.

"Kavalın tınısı, çocukluğumdan itibaren içinde büyüdüğüm müzikal ve kültürel ortamın doğal bir parçasıydı"
Tamer Tekelioğlu: Kavalla tanışmanız ve bu çalgıya yönelerek akademik eğitim almaya karar vermeniz nasıl oldu? İlk bakışta kavalı caz müziğinin içinde hayal etmek pek çok dinleyici için kolay olmayabilir; hatta bu birlikteliğe karşı bir önyargı oluşabilir. Ancak siz bu birlikteliği son derece başarılı bir biçimde ortaya koyuyor, hatta pek çok Avrupalı akademisyen ve müzisyen tarafından “modern kavalın öncüsü” olarak nitelendiriliyorsunuz. Size göre kavalın müzik evrenindeki yeri ve işlevi nedir?
Batuhan Aydın: Kavalla çok erken yaşlarda tanıştım. Çünkü Anadolu ve Balkanlar’ın geleneksel müzik kültürlerine baktığınızda, bugün hâlâ neredeyse aynı şekilde ve benzer işlevlerle varlığını sürdüren tek ortak nefesli çalgının kaval olduğunu görüyorsunuz. Elbette bu iki coğrafyada birbirine benzeyen başka çalgılar da var; tambura ile bağlama, gadulka ile İstanbul kemençesi ya da gayda ile tulum arasında belirli akrabalıklardan söz edilebilir. Ancak kaval, yapısal özellikleri büyük ölçüde değişmeden hem Anadolu’da hem de Balkanlar’da yaşayan tek ortak nefesli çalgı.
Bu nedenle kavalın tınısı, çocukluğumdan itibaren içinde büyüdüğüm müzikal ve kültürel ortamın doğal bir parçasıydı. Aynı çalgının Anadolu’da ve Balkanlar’da birbirinden farklı icra tavırlarıyla nasıl hayat bulduğunu çok küçük yaşlardan itibaren dinleme ve deneyimleme fırsatı buldum. Kavala duyduğum ilgi de büyük ölçüde bu çok katmanlı dinleme deneyiminin içinden gelişti. Bu ilgi zamanla yalnızca sezgisel bir yakınlık olmaktan çıkarak, çalgıyı teknik ve akademik açıdan daha derinlikli öğrenme isteğine dönüştü.
Sorunuzun ikinci bölümüne gelince, kavalı caz müziğinin içinde hayal etmenin veya deneyimlemenin dinleyici açısından herhangi bir önyargı yarattığını açıkçası hiç gözlemlemedim. Tam tersine, konserlerimize ilk kez gelen dinleyiciler dahi çoğu zaman müziği herhangi bir sınıflandırmaya ihtiyaç duymadan, son derece doğal biçimde kabul ediyor. Kavalın benim müziğim içindeki varlığı onlara hiç yabancı gelmiyor.
Bu tür önyargılarla daha çok, ne yazık ki, profesyonel müzik çevrelerinin bazı kesimlerinde karşılaşıyorum. Dinleyici yalnızca duyduğu müziğin kendisiyle ilişki kurarken, kimi zaman müzik sektörünün içindeki profesyonel insanlar çalgıları, türleri ve projeleri önceden belirlenmiş kalıplar üzerinden değerlendirebiliyor. Geleneksel bir halk çalgısının caz, çağdaş doğaçlama ya da farklı modern müzik dilleri içinde lead bir rol üstlenebileceğini hayal etmek, bazen dinleyiciden çok bu sabit ve yerleşik bakış açısından dolayı zorlaşıyor.
Elbette Türkiye’de daha önce çok değerli festivallerde, konser salonlarında ve caz sahnelerinde defalarca yer aldık; bu söylediklerimin daha önce birlikte çalıştığımız kıymetli insanları incitmesini kesinlikle istemem. Ancak Avrupa’nın farklı ülkelerinde düzenli olarak turneler gerçekleştiren ve çok çeşitli dinleyici topluluklarıyla buluşan bir sanatçı olarak, kendi ülkemizde bazı önemli festival ve müzik ortamlarında hâlâ yeterince görünür olamamamızda bu bakışın da önemli bir payı bulunduğunu düşünüyorum.
Benim açımdan kavalın müzik evrenindeki yeri aslına bakarsanız son derece açık: Kaval yalnızca folklorik bir hafızanın ya da geleneğin taşıyıcısı değil; güçlü tınısı, mikrotonal esnekliği, artikülasyon imkânları ve doğaçlamaya elverişli organolojik yapısıyla çağdaş müziğin tam da merkezinde yer alabilecek, son derece geniş ifade kapasitesine sahip bir çalgı.

"Yeni projem Chifte Kaval, dünyada ilk kez iki kaval solistini yaylı orkestrayla bir araya getiren bir proje"
Tamer Tekelioğlu: Kurucusu olduğunuz ve frontman olarak yer aldığınız KAPIKO’nun 2022 tarihli "Nova" albümü, Anadolu ve Balkan eksenli etno-caz ve füzyon türlerinin kuşkusuz ülkemizdeki en başarılı örneklerinden biri. İnanılmaz derecede enerji yüklü bir albüm. Cazkolik yazarları tarafından da 2022’de yılın en iyi yerli caz albümlerinden biri olarak seçilen bu çalışma üzerine, okuyucularımızın da hatırlayacağı üzere, sevgili Feridun Ertaşkan kaleme aldığı yazıya “Nova albümünün en çarpıcı yanı kavalı caza dâhil etmesi olabilir ama müziğin tamamı bize çok daha büyük bir resmi anlatıyor” başlığını atmıştı. Homewards ise çok daha farklı bir konseptle tasarlanmış ve daha sakin bir albüm. Bu farklılaşma ve albümün ortaya çıkış fikri nasıl oluştu?
Batuhan Aydın: KAPIKO, kaval çalgısıyla yıllar içinde geliştirdiğim müzik evrenini ilk kez bütünlüklü biçimde sınayabildiğim en önemli alanlardan biri olduğu için benim açımdan son derece özel bir yere sahip. Çok değerli yol arkadaşlarımla birlikte uzun yıllardır sürdürdüğümüz, zaman içinde kendi müzikal dilini ve dinleyici kitlesini oluşturmuş bir projeden söz ediyoruz. 2022 yılında yayımladığımız son albümümüz Nova da gerçekten çok büyük bir emeğin sonucunda ortaya çıktı. Sağ olsun dinleyicilerimiz de bu emeğin karşılığını bize verdiler ve vermeye devam ediyorlar.
Batuhan Aydın Folk Quartet ve Homewards albümü ise sizin de belirttiğiniz gibi, KAPIKO ve Nova’nın müzikal ve estetik dünyasından oldukça farklı bir yapıya sahip. Ancak ben bunu Nova’dan Homewards’a doğru gerçekleşen bir dönüşüm olarak görmüyorum. Şu anda aktif olarak sürdürdüğüm, müzikal açıdan birbirinden oldukça farklı ve neredeyse tek ortak paydaları kaval olan üç ayrı projem var. Bunlardan biri elbette KAPIKO.
Bir diğer projem ise sevgili meslektaşım, Bulgar kaval sanatçısı Theodosii Spassov ile birlikte hayata geçirdiğimiz Chifte Kaval. Theodosii, yayımladığı onlarca albüm, kazandığı sayısız ödül ve bugün modern kaval icrasından söz edebiliyorsak bunun yolunu yaklaşık kırk yıl önce açmış olmasıyla, kaval çalgısının tarihinde son derece özel bir yere sahip bir sanatçı. Chifte Kaval, dünyada ilk kez iki kaval solisti ile yaylı orkestrayı bir araya getiren ve kaval ile yaylı orkestra için yazılmış çağdaş eserlerden oluşan repertuvarıyla oldukça ilgi uyandıran bir proje. Prömiyerimizi 2024 yılında, Türkiye’nin en güzel konser salonlarından biri olan İstanbul’daki Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda gerçekleştirmiştik. Bu yıl da 7 Ağustos 2026 tarihinde, Bulgaristan’ın eski başkenti muazzam Veliko Tırnovo’da, büyük bir açık hava konserinde projemizi MDT “Konstantin Kisimov” Orkestrası eşliğinde sahneledik.
En yeni, çiçeği burnunda projem ise Batuhan Aydın Folk Quartet. Bu proje, uzun zamandır zihnimde olgunlaştırdığım ve hayata geçirmek için doğru zamanı beklediğim bir fikrin sonucu olarak ortaya çıktı. KAPIKO’da daha enerjik, dışa dönük ve füzyon ağırlıklı bir müzik dili varken, burada daha içe dönük, daha yalın ve Anadolu halk müziği geleneğiyle daha doğrudan ilişki kuran başka bir anlatım dili arıyordum. Bu doğrultuda projeyi, geleneksel ezgileri yalnızca bilindik biçimleriyle yeniden seslendirmek yerine, onların taşıdığı hafızayı bugünün müzikal gerçekliği içinde yeniden düşünen çağdaş bir ifade alanı olarak tasarladım.
Batuhan Aydın Folk Quartet’te piyanoda Avusturyalı piyanist Nikolaus Grill, kontrbasta Kağan Yıldız ve davulda Ediz Hafızoğlu yer alıyor. Projenin 24 Nisan 2026 tarihinde yayımlanan çıkış albümü Homewards’ta ise sevgili Jülide Özçelik bana partner olarak eşlik ediyor. Elbette onun sesi ve yorumu, albümün duygusal dünyasının oluşmasında son derece belirleyici bir rol oynadı.
Homewards’ın ortaya çıkışında, uzun zamandır içimde taşıdığım köklere dönme ve onları bugünün gerçekliği içinde yeniden anlama isteği vardı. Buradaki “dönüş”, geçmişe nostaljik biçimde geri dönmekten çok, hafızamızda yaşayan ezgileri bugünkü estetik anlayışımız, müzikal birikimimiz ve yaşadığımız çağın diliyle yeniden keşfetmek anlamına geliyor. Albümün KAPIKO ile yayımladığımız Nova albümüne göre daha sakin ve içe dönük duyulmasının temelinde de bu var. Çünkü bu kez müziğin hareketinden çok, ezgilerin taşıdığı hafızaya, söze, sessizliğe ve duygusal derinliğe daha fazla alan açmak istedim.
""Homewards" albüm adının, yani “yuvaya doğru” fikrinin, albümün ruhunu en doğru biçimde ifade ettiğini düşünüyorum"
Tamer Tekelioğlu: Albümün adı da oldukça anlamlı ve içeriği hakkında bize önemli ipuçları veriyor. "Homewards" adını seçerken ne düşündünüz? Bu isim, KAPIKO ile sürdürdüğünüz uluslararası yolculuğun ardından bir eve dönüş hikâyesini ya da böyle bir arzuyu mu anlatıyor?
Batuhan Aydın: Tam olarak söylediğiniz gibi aslında; ancak bu yalnızca KAPIKO ile sınırlı bir hikâye değil. Uzun yıllardır farklı projelerle dünyanın pek çok ülkesinde, farklı kültürlerden dinleyicilerle bir araya geldim ve unutulmaz deneyimler yaşadım. Farklı müzik geleneklerini yakından tanıma ve onlarla ilişki kurma imkânı buldum.
Elbette bu benim için tamamlanmış bir yolculuk değil. Bundan sonra da müziğimi evimden çok uzaklarda dinleyicilerle buluşturmaya devam edeceğim. Ancak Folk Quartet projesini kurgularken, kendi köklerime ve eve duyduğum özlem bu projenin en önemli motivasyonlarından biriydi. Bu nedenle çıkış albümümüz için "Homewards" adının, yani “yuvaya doğru” fikrinin, albümün ruhunu en doğru biçimde ifade ettiğini düşündüm.

Batuhan Aydın ve Jülide Özçelik
"Homewards" albümüne dünyaca ünlü şyıldız isimler katkı verdi
Tamer Tekelioğlu: Albüme dünya sahnesinden çok değerli konuk müzisyenler de katkı sağlamış. Ara Dinkjian, Nils Petter Molvær ve Cenk Erdoğan gibi isimlerle çalışmak albümün müzikal dünyasında nasıl bir etki yarattı? Nefis vokaliyle albümü bambaşka bir boyuta taşıyan Jülide Özçelik ile çalışma fikri nasıl ortaya çıktı?
Batuhan Aydın: Onlar için ne söylesem inanın eksik kalır. Onlar çok önemli ve değerli sanatçılar. Albümün ses dünyasıyla inanılmaz bir uyum yakaladılar ve kendi müzik dilleriyle "Homewards"a bambaşka bir derinlik kattılar. Kendilerine albümde yer almaları için davette bulunduğumda, projeye büyük bir inanç ve motivasyonla yaklaşmaları benim için ayrıca çok kıymetliydi. Sizin aracılığınızla her birine bir kez daha içtenlikle teşekkür etmek isterim.
Jülide için ise ayrı bir parantez açmak gerekir elbette. Jülide, dinleyiciye çok farklı duyguları aynı anda yaşatabilecek son derece özel bir ses karakterine ve yorum gücüne sahip bir sanatçı. Kendisiyle yıllar önce bir konserime dinleyici olarak geldiği sırada tanıştık. Bence o günden itibaren bir gün mutlaka birlikte müzik yapacağımızın ikimiz de farkındaydık. Yalnızca doğru projenin ve gerekli koşulların oluşması gerekiyordu belki de.
Batuhan Aydın Folk Quartet projesini hayata geçirmeye ve çıkış albümünün vokalli bir albüm olmasına karar verdiğim ilk andan itibaren aklımda Jülide’den başka hiç kimse yoktu. Kendisine bu fikirle gittiğimde sağ olsun, müthiş bir enerjiyle albümün bir parçası olmayı kabul etti. Birlikte son derece uyumlu ve sorunsuz bir kayıt süreci geçirdik.

"Homewards" albüm lansmanı, Avusturya Wiener Metropol
"Homewards" albümünü önümüzdeki dönem Avrupa başta olmak üzere farklı ülkelerde ve farklı dinleyici topluluklarıyla buluşturacağız
Tamer Tekelioğlu: KAPIKO’nun ulaştığı uluslararası başarının ardından "Homewards" albümünden beklentiniz nedir? Albümün Avrupa lansmanı, 8 Mayıs 2026 tarihinde Avusturya’nın başkenti Viyana’nın önemli konser mekânlarından Wiener Metropol’de gerçekleştirildi. Avrupa’nın önemli sanat merkezlerinden biri olan Viyana’da konsere gösterilen ilgi nasıldı? Albümün yurt dışı hedeflerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Batuhan Aydın: Açıkça söylemek gerekirse, beklentiler yükleyerek müzik üretmek benim çok benimsediğim bir yaklaşım değil. Beklenti, bir sanatçı için zaman zaman oldukça yıpratıcı olabilir ve sanatçının üretkenliğini olumsuz yönde etkileyebilir. Ben genellikle ortaya koyacağım projeye ve müziğe sarsılmaz bir inanç duyduğum noktaya gelmeden üretim sürecine geçmemeyi tercih ediyorum. O noktaya ulaştığımda ise geri kalan pek çok şey benim için ikincil hâle geliyor aslında. Çünkü arkasında sonuna kadar durabileceğim nitelikte bir müzik ortaya çıkarmış olmak başlı başına yeterli oluyor benim için. Elbette her nitelikli çalışma hak ettiği karşılığı hemen bulamayabilir; ancak bu, ortaya çıkan müziğin değerini azaltmıyor.
Söylediğiniz gibi albümün Avrupa lansman konserini Viyana’da gerçekleştirdik. Katılım oldukça iyiydi, dinleyicinin enerjisi de son derece güzeldi. Projeyi ilk kez sahnede canlı olarak seslendirmek bizim için de oldukça heyecan vericiydi. Elbette "Homewards"ı önümüzdeki dönemde Avrupa başta olmak üzere farklı ülkelerde ve farklı dinleyici topluluklarıyla buluşturmayı sürdüreceğiz.
"Homewards" albümünde, yaklaşık iki yıl boyunca her şey zihnimizde ve kâğıt üzerinde yerli yerine oturduktan sonra kayıtlara başladık
Tamer Tekelioğlu: Şimdi biraz da albümün kayıt kalitesine ve yapım sürecine; yani Türkiye’de stüdyoya girip kayda başladığınız andan Avusturya’daki mastering aşamasına ve nihayet plâğın basımına kadar uzanan sürece ayrıntılı biçimde bakalım.
Plâğı dinlemeden önce albümü Tidal üzerinden yüksek çözünürlükte dinlediğimde karşılaştığım ses beni gerçekten çok etkiledi. Kayıt son derece temiz ve detaylı; ses sahnesi ise oldukça etkileyici. Albüm, Tidal’a 24-bit/48 kHz çözünürlükte FLAC formatında yüklenmiş. Bu yüksek çözünürlüklü sunum, kaydın dinamik yapısını, çalgılar arasındaki ayrımı ve en küçük tınısal nüansları son derece belirgin biçimde yansıtıyor. Dolayısıyla Tidal versiyonu bile albümün kayıt kalitesi hakkında oldukça güçlü bir fikir veriyor.
Albümü Apple Music’te Apple Digital Masters etiketiyle dinlemek de mümkün. Apple Music bu prestijli etiketi, mastering süreci Apple’ın titiz teknik standartlarını karşılayan ve bu alanda özel lisansla yetkilendirilmiş seçkin mastering mühendisleri tarafından gerçekleştirilen albümlere veriyor. İyi bir DAC ve kulaklıkla dinlendiğinde bütün ayrıntıları duyabiliyor, ses sahnesini adeta karşınızda hissedebiliyorsunuz. Vokaldeki nefeslerden kavalın en ince tınısal nüanslarına kadar her ayrıntı işitilebiliyor.
Elbette albümü iyi bir sistemde plâktan dinlemek çok daha farklı ve etkileyici bir deneyim sunuyor; ses sahnesi daha derin ve canlı bir hâl alıyor. Albümün ayrıca sınırlı sayıda basılmış yüksek çözünürlüklü (Hi-Res) özel bir CD edisyonu da bulunuyor. Bu plâk benim koleksiyonumda kayıt anlamında “Referans Plâklar” bölümünde yerini aldı.
Bütün bu ayrıntıları göz önünde bulundurduğumuzda, böylesine özenli ve nitelikli bir kayıt nasıl ortaya çıktı? Bu işin sırrı nedir? Albümün yapımında birlikte çalıştığınız isimlerden biraz söz edebilir misiniz?
Ayrıca mastering sürecinde, daha önce Chick Corea, Pat Metheny ve Keith Jarrett gibi isimlerle yürüttüğü çalışmalarla tanıdığımız Avusturyalı mastering mühendisi Christoph Stickel ile Viyana’daki CS Mastering’de çalıştınız. Son olarak, plağın Nora tarafından tek bir kalıptan yalnızca 500 adet basılması gibi son derece özel üretim detayları da var. Bütün bu süreç nasıl plânlandı ve yönetildi?
Batuhan Aydın: Öncelikle, odyofil ses ve kayıt teknolojileri konusunda sizin kadar yetkin ve donanımlı bir isimden bunları duymak beni hem onore etti hem de çok mutlu etti. Çok teşekkür ederim.
Birlikte çalıştığım çekirdek ekiple pek çok konuda oldukça mükemmeliyetçiyiz. Bunun zaman zaman ayağımıza dolandığını kabul ediyorum; ancak insan bazı özelliklerini kolay kolay değiştiremiyor. Şöyle bir örnek vereyim: Albümün Türkiye’deki stüdyo kayıtlarına geçmeden önce, sevgili Nikolaus ile yaklaşık iki yıl boyunca repertuvardaki eserlerin mikrotonal caz armonileri üzerine kurulu düzenlemeleri ve projenin genel ses tasarımı üzerine çalıştık. Yaklaşık iki yıl… Her şey zihnimizde ve kâğıt üzerinde yerli yerine oturduğunda kayıt sürecine başladık.
Sanırım bu işin sırrı, sürecin her aşamasına büyük bir özen göstermek ve ayrıntıları mümkün olduğunca şansa bırakmamak. Kayıtlarımızı yüksek teknolojiyle donatılmış profesyonel stüdyolarda gerçekleştirdik. Kaval ise tamamen canlı performanslarımda kullandığım sahne ekipmanlarıyla kaydedildi. Kayıttan sonra kavalın üzerine efekt dâhil herhangi bir plug-in eklenmedi ve tınısına ayrıca müdahale edilmedi. Bunun anlamı şu: Dinleyiciler konserime geldiğinde sahnede kavalı nasıl duyuyorsa albümde de büyük ölçüde aynı şekilde duyuyor. Bu benim için son derece önemliydi. Albümü dinlerken yaşayan ve nefes alan bir ses sahnesi hissedilmesinin nedenlerinden biri de bu.
Kayıtların tamamlanmasının ardından miks aşaması için sevgili Berk Kula ile görüştük. Berk, çalışmayı düşündüğümüz birkaç önemli ses mühendisinden biriydi; ancak kendisiyle yaptığımız ilk görüşmeden sonra diğer adaylarla konuşmaya gerek duymadım. Enerjisi, işe yaklaşımı ve albümün hikâyesini dinledikten sonra projeye duyduğu heyecan beni çok etkiledi. Son derece rahat ve sorunsuz bir miks süreci geçirdik. Müziği ilk kez bütünlüklü hâliyle o aşamada duymaya başladım ve doğru yolda olduğumuza bir kez daha emin oldum.
Mastering aşamasına geldiğimizde ise Fransa, ABD, Almanya ve Avusturya’dan mühendislerin bulunduğu beş-altı kişilik bir listemiz vardı. KAPIKO ile 2022 yılında yayımladığımız Nova albümünde, daha önce Michael Jackson, Gregory Porter ve Phil Collins gibi isimlerle çalışmış Hollandalı mühendis Paul Pouwer ile çalışmış ve müthiş bir sonuç almıştık. Kendisiyle yeniden görüştük; bunun yanı sıra farklı mühendislerle de toplantılar yaptık.
Bir konser için Viyana’da bulunduğum bir dönemde Christoph Stickel ile stüdyosunda yüz yüze bir araya geldik. Beni yaklaşık iki saat boyunca ağırladı ve albüm üzerine kesintisiz biçimde konuştuk. O görüşmenin sonunda el sıkışarak anlaştık. Christoph gerçekten çok özel bir mastering mühendisi. Müziğime yaklaşımı ve albümün tınısal dünyasını kavrama biçimi beni adeta büyüledi. Homewards’ın son dokunuşlarını kendisi yaptı; plak, CD ve dijital formatlar için ayrı ayrı analog mastering çalışmaları gerçekleştirildi. Bu nedenle albümü plak, CD veya dijital olarak dinlediğinizde birbirinden farklı tınısal lezzetlerle karşılaşıyorsunuz.
İlk etapta plağı yalnızca 500 adet ürettik. Bu baskının ilk 50 kopyası ıslak imzalı ve el yazısıyla numaralandırılmış “Artist’s Edition” serisini, geri kalan 450 kopyası ise dijital olarak numaralandırılmış “Limited Edition” serisini oluşturuyor. Her iki serinin de üzerinde özel olarak hazırlanmış hologram etiketler bulunuyor. Dolayısıyla albümün yalnızca müzikal içeriğinde değil, kayıt, mastering ve fiziksel üretim süreçlerinin tamamında aynı titizliği korumaya çalıştık.
"Görsel sanatlara, özellikle çağdaş resim sanatına oldukça ilgi duyuyorum"
Tamer Tekelioğlu: Albüm toplam 500 adet basıldı ve ilk 50 kopyası, ıslak imzalı, elle numaralandırılmış ve özel hologram etiketiyle hazırlanan “Artist’s Edition” olarak satışa sunuldu. Bence bu, albüme oldukça prestij katan bir çalışma olmuş. “Artist’s Edition” fikri nasıl ortaya çıktı?
Batuhan Aydın: Ben müziğin yanı sıra görsel sanatlara, özellikle de çağdaş resim sanatına oldukça ilgi duyuyorum. Hatta küçük bir koleksiyonum da var. Plâklarımızdaki “Artist’s Edition” fikri biraz buradan geliyor aslında. Çağdaş sanatın sınırlı edisyon geleneğinden esinlenerek, Fransızca özgün terimiyle Édition de l’Artiste, yani sanatçı tarafından imzalanmış, elle numaralandırılmış ve özel olarak hazırlanmış sınırlı bir seri oluşturduk.
Özellikle koleksiyonerler için 50 adetlik, ıslak imzalı ve elle numaralandırılmış özel bir “Artist’s Edition” serisi hazırladık. Bazı dinleyicilerimiz, “Limited Edition serisinden satın aldığımız plakları konserinizde imzalatmak istesek imzalamayacak mısınız?” diye soruyor. Elbette imzalayacağız. Ancak “Artist’s Edition” serisinin özelliği, imzaların nihai ambalajlama yapılmadan önce doğrudan plak kapağına atılmış olması. Böylece özellikle koleksiyonerler bu kopyaları, orijinal ambalajları açılmadan ve zarar görmeden, imzalı hâlleriyle koleksiyonlarında uzun yıllar saklayabiliyorlar. Albümü plaktan dinlemek için ise ayrıca 450 adet üretilen “Limited Edition” serisinden bir kopya edinebiliyorlar.

"Albüm kapağındaki görsel, sevgili Beyza Boynudelik’e ait"
Tamer Tekelioğlu: Albümün kapak görseli de başlı başına bir güzellik. Albümün ruhuyla öylesine güçlü bir uyum yakalamış ki insan, daha albümü dinlemeden yalnızca kapağa bakarak müziğin dünyasıyla bağ kurabiliyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Batuhan Aydın: Kesinlikle katılıyorum. Albüm kapağındaki görsel, sevgili Beyza Boynudelik’e ait. Albüm çalışmalarına başladığımız dönemde kendisine kapak görseliyle ilgili düşüncelerimi anlattım ve birlikte çalışmak isteyip istemediğini sordum. Albüme katkı sunan diğer herkes gibi Beyza da projeye büyük bir heyecan ve motivasyonla yaklaştı.
Benden yaklaşık bir-iki ay süre istedi. Bu sürenin sonunda, tuval üzerine yirmiye yakın eser hazırladığını ve kapak görselini birlikte seçmek istediğini söyledi. Eserleri incelerken, bugün "Homewards"ın kapağında yer alan ve Beyza’nın “Blue B” adını verdiği çalışmayı gördüğüm ilk anda aslında kararımı vermiştim. Neyse ki Beyza da benimle aynı fikirdeydi ve kapak görseli ikimizin ortak kararı oldu.
""Homewards" albümünde, özellikle koleksiyonerler için 50 adet, ıslak imzalı ve elle numaralandırılmış özel “Artist’s Edition” serisi hazırladık
Tamer Tekelioğlu: Albüm tüm büyük dijital müzik platformlarında dinlenebiliyor; ancak plâk ve CD formatları çevrimiçi olarak yalnızca sınırlı sayıdaki satış noktasında bulunuyor. “Artist’s Edition” serisi ise yalnızca sizin Bandcamp sayfanız gibi resmî çevrimiçi satış kanallarınız üzerinden doğrudan satışa sunulmuş. Fiziksel olarak da birkaç büyük plâk mağazası dışında pek görünmüyor. Dağıtımla ilgili bir sorun mu yaşandı?
Batuhan Aydın: Süreç tamamen bizim bilinçli planlamamız ve tercihimiz doğrultusunda bu şekilde ilerliyor Tamer Bey. "Homewards" için sınırlı sayıda özel edisyon ürettiğimizden, büyük dağıtım şirketleriyle çalışmayı tercih etmedik. Zamansız bir albüm ortaya koyduğumuza inandığımız için, ürettiğimiz kopyaları bir an önce tüketmek gibi bir düşüncemiz de açıkçası yok.
Aksine, bu baskıların zaman geçtikçe koleksiyon değerlerinin artacağına inanıyoruz. Bu nedenle dağıtım sürecini biraz daha yavaş ve kontrollü biçimde yürütüyoruz. Elbette sizin de belirttiğiniz gibi, albüme ulaşmak isteyen dinleyicilerimiz ve takipçilerimiz için sayıca sınırlı da olsa çeşitli satış seçenekleri mevcut.
Tamer Tekelioğlu: Plâğın arka kapağında size ait çok güzel bir yazı yer alıyor. Son derece samimi bir anlatımla kendinizi ve albümün dünyasını muazzam ifade etmişsiniz. İzninizle sohbetimizi bu metnin son paragrafından yapacağım bir alıntıyla bitirmek istiyorum. Ancak bitirmeden önce, böylesine güzel bir albümü; müziği, özenli baskısı, nefis kaydı, görsel dünyası ve her ayrıntısı titizlikle düşünülmüş hâliyle koleksiyonlarımıza kazandırdığınız için size teşekkür etmek istiyorum. Aynı zamanda geleneksel değerlerimizi çağdaş bir anlatımla başarıyla dünyaya taşıdığınız için sizi tebrik ediyor, başarılarınızın devamını diliyorum.
Batuhan Aydın: Çok teşekkür ederim Tamer Bey. Nezaketiniz, ilginiz ve bu özenli söyleşi benim için son derece kıymetli. Benim için son derece keyifli bir sohbet oldu. Okuyucularımıza keyifli okumalar diliyor, en kısa zamanda konserlerimizde kendileriyle buluşmayı ve kucaklaşmayı ümit ediyorum.
“Eğer şu anda bu plâğı elinde tutuyorsan, bu benim için sandığından çok daha kıymetli. Burada olduğun, müziğimi dikkatle dinlediğin, onu evine kabul ettiğin ve kendi hikâyenin bir parçası haline getirdiğin için sana içtenlikle teşekkür ederim.
Sevgiyle ve minnetle,
Batuhan
Tamer Tekelioğlu
Cazkolik.com / 28 Temmuz 2026, Salı
Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.