Yaşasın Okulumuz! Teori ve pratikte caz öğrenimi; Festivaller ve reel piyasa koşulları

Yaşasın Okulumuz! Teori ve pratikte caz öğrenimi; Festivaller ve reel piyasa koşulları

Şimdi... Dört temel konumuz var: Birincisi, festivallerin öğrenimle, bağlamımız özelinde müzik, daha da daraltacak olursak caz öğrenimiyle ilişkisi; bu ilişkinin meslekî pratiğe ne oranda tahvil edilebildiği... Daha kestirme bir ifadeyle de kampüs - caz etkileşimi, hattı, trafiği. Bununla beraber hemen akla gelebilecekler arasında okulluluk - alaylılık mefhumları var - üst başlığımız caz ya; “kafasına göre çalmak” söylemi -dilerseniz, yaftası - bakalım, ne oranda geçerli? Yani, belli bir disipline, müfredata koşut bir caz pratiğinin geçerliliği - bu da olsun ikinci konumuz.

 

Üç: Belli ki okullar; caz bölümleri, hattâ yüksek lisans, sanatta yeterlik, doktora programları giderek gündemde yer bulmaya, rağbet görmeye başlıyor. Peki, bu oluşumlar caza layık olduğu yeri, “pazar payı”nı, hiç olmadı beğeni kültürlerinde reel özerkliğini kazandırabiliyor mu? Bu müziğin hakkı gerçekten teslim ediliyor mu, yoksa piyasa koşullarına “çarpışan araba” yetiştirilirken, artık küfre dönüşmüş anlamıyla bir “soylulaştırma” veçhesi olarak mı kullanılıyor, caz? Son sorumuz da şu olsun: Çiğ bir kandırmacaya ortak olmaktan başka yollar var mı? Başlayalım, o zaman!

 

 

... ülkemizde bile caz eğitimi-öğretimi meşru; ötesinde destekleniyor, önemseniyor

 

 

Önce iyi haber: Artık kimse caz çaldığı için okuldan atılmıyor - en azından eskisi gibi kural değil bu; hakir görülme, yetersiz, dilerseniz de pejoratif kullanımıyla “zenci” sayılma, vs. çok nadir; arada, yobazlıklarını, tutundukları müziklere istinaden “köklü,” “soylu” geçinerek ört-bas etmeye çalışan birkaç istisnanın tasarrufuyla sınırlı; kaldı ki bu da tablonun genelinde giderek silikleşiyor; gene de esas çalgısı flüt ya da klarinet olan bir öğrencinin saksofona meyletmesi ancak gizli operasyonla, çok nadiren de hocasının desteğiyle gerçekleşebiliyor. Piyano, vurmalı sazlar ya da keman, viyolonsel gibi daha geleneksel bir repertuvara koşut enstrümanlarda ise “caz eğilimi,” dolaşımda olduğu kadarıyla “cazımsı öğeler,” bu müzikten birazcık anlayan hiç kimsenin onay veremeyeceği ucuz, yapay, çiğ, ötesinde müsamere kokan temsiliyetlerle sınırlı kalıyor. Vokal başka bir kanayan yara, ona sonra değinelim. “İyi haber” demiştik; doğru, ülkemizin ilk büyük ustaları caz çaldıkları için okuldan kovulurken; ya da bizim kuşak bile bile kovulacağına başka bir bölümde okumak yolunu seçerken, artık, son 20-25 yılda, ülkemizde bile caz eğitimi-öğretimi meşru; ötesinde destekleniyor, önemseniyor. Bilkent, Bilgi, Yıldız Teknik, Hacettepe, Yaşar Üniversiteleri bu alanda lisans öğretimi veren ilk kurumlarımız arasında öne çıkarken Bahçeşehir Üniversitesinin caz yüksek lisans programında üretilen 30 kadar master tezi ve bir o kadar da bitirme projesi; İstanbul Üniversitesinin ilk mezunlarını vermeye hazırlanan sanatta yeterlik programları, yüreğimize biraz su serpiyor. Bu kurumların mezunlarını, en azından bir-iki düzinesini, hepiniz tanıyor olmalısınız (bu metni gördüğünüze göre herhangi bir caz festivalinde ya da sayılı mekânımızda yerli sahnemizi takip ediyor olduğunuzdan hareketle). Evet, neredeyse hepsi okullu! Yani, bir-iki kuşak öncesinin tam tersi...

 

 

Alın size, “nerede bu çocuklar?” sorusunun ilk cevabı

 

 

Bu şu demek: Festivallerimizde de yer bulabiliyor bu müzisyenler. Hattâ daha öğrenimlerinin başındayken bile “Genç Caz” gibi parantezler, “Kampüste Caz” gibi inisiyatifler; pasif ya da aktif katılımlı atölye çalışmaları ile daha sonra sahneye kurulacak köprülerin temellerini atabiliyorlar. Buraya kadar şahane. Ne var ki, bu öğrencilerin önemli bir kısmı caz kültürünü içselleştirmeden bu olanağı bulduğu için solukları daha sonrasına yeterli olamayabiliyor. Daha popüler ve güncel türlerden, örneğin rock ya da funk omurgalı hatlardan beslenen; genellikle de gene bu türlerin ses örgüsünü şekillendiren gitar-bas-davul üçgeninde hareket eden bu oluşumların enerjisi ne yazık ki ikna edici olma şansını, başta eksik grup dinamikleri (davadaşlıkları!), ardından da cazı caz kılan en önemli öğelerden olan nefesli çalgılara has öznel tını karakteristiğinden mahrum kalmaları sebebiyle, kısa zamanda yitirebiliyor. İcrada belli bir seviyeye ulaşmanın ilk koşulu büyük bir çaba ve odaklanmışlık. Bunu başaran birçok genç müzisyenimiz var. Ne var ki, iş kompozisyona, tasarıma, çalınacak materyale gelince, anılan çabanın misli, derin bir kültürel birikim ve ayrıksı—yığınlardan ayrıştırıcı anlamıyla—bir dünya görüşü de gerekiyor. Bu da kendi müziklerinde direten böylesi toplulukların en zayıf noktası... Bu çerçevedeki belki de en hazin mesele, daha olgunlaşmadan “proje grubu” mantığıyla, sunulan fırsatı değerlendirmek için bir araya gelen, daha sonra da selamı, sabahı kesen; zaten tek bir konser boyunca dahi birbirine zoraki katlanan, kalıbından şişkin egolar. Bir başka sorun da ders zoruyla, ders gücüyle bir araya geliyor olmak: Okul bitince pasonun düşmesi gibi, o derslerden geçildiğinde bir daha yan yana gelmeyi aklından bile geçirmeyen, böylece de nesnesini yitiren “tertipler.” Alın size, “nerede bu çocuklar?” sorusunun ilk cevabı...

 

 

İkinci cevap biraz daha kırıcı:

 

 

Taşı öteye aşırtamamak anlaşılır; ilgili fakültenin her mezunu astrofizikçi olamadığı gibi bizimkiler de caz müzikçisi olamayabiliyor. Peki ne oluyor? Ticaret kafası, başka meslek, “hiç olmadı öğretmenlik” (!) gibi kekremsi risk alanlarına hiç girmeyelim; salt müzikte kalalım dersek, bu mezunlarımızın en beceriklilerinin hemen piyasaya eklemlenebildiklerini görüyoruz—hem de büyük abileri/ablaları, babaları/anneleri, dedeleri/neneleri gibi: Teorileri, müzik okur-yazarlıkları (notistlik ve düzenleme yetisi gibi özellikleri), “sahneleri”—yani icracılıklarını pekiştirecekleri özgüven ve duruş kombinasyonu “prezansları” - yeterliyse, revaçtaki bir pop yıldızımızla sahne almaya, turne yapmaya başlayabiliyorlar. Bir yılda cazdan kazanılabileceklerini bir-iki haftada, ya da bir Güney-ilimiz turnesinde toparlayabiliyorlar (aynı hızda da harcıyor, yitiriyorlar, tabiî...). Eğer bir de “keskin nişancı”larsa, yani önlerine konulanı bir kerede, hatasız, hem de kimlik katarak kayda alabiliyorlarsa, stüdyo müzisyenliği adlı şaka tanımaz, kutsal mertebede yer bulabiliyorlar - okulun faydaları!!! Kimine komik gelebilecek trajedimiz: Sound-check dediğimiz ses ayarlama provalarında, ister bir gece kulübü, pavyon ya da kumsal sahnesinde; solistimiz ister pop, fantezi, rock ya da arabesk sanatçısı olsun, eşlik edecek orkestradaki klavyecinin iştahla Spain, basçının da Donna Lee çalması, işte tam bundandır (bildiğim, 40 yıldır bu böyle!!!). Yani, o akşam çalınmasa da hep söylenen: Ah Keşkem!... - “Ben aslında…”

 

 

"kafasına göre çalmak" palavranın daniskasıdır

 

 

Unutmadan: “kafasına göre çalmak” denir ya, palavranın daniskası! Bir kere, kimse “duyduğunu” çalmaz - o lâfın gelişi; herkes bildiğini (!) çalar; öğrenip, içselleştirdiğini; o birdenbirelik, kendiliğindelik intibaı da, neredeyse her zaman, sıkı bir disiplinin, aktif, verimli bir öğrenmenin ve bu yoldaki kazanımların ardından yapa yapa oturtulan, inceltilen bir pratiğin sonucudur; eski dilde “meleke kesbetmek!” denir ya, o hesap! Hülâsa: Eğitim şart - yeri size kalmış. Sevilsin - sevilmesin, okul da buna en elverişli kurum, çoğu zaman. En azından aynı yolun yoldaşlarını en kolay buluşturan kavşak.

 

 

Sırf popüler diye başka bir kulvarın yıldızını caz festivalinin başına teyellerseniz hem caza hem de bu sanatçımızın temsil ettiği türe ihanet etmiş olursunuz

 

 

Gelelim kandırmaca bahsine. Artık kimse “caz nedir?” diye ahkâm kesmeye kalkmıyordur, umarım. Ama “ne değildir?” sorusuna herkesin bir, birkaç cevabı da hazırda bekliyordur. Buradakiler şöyle: Sırf popüler, tanınıyor diye başka bir kulvarın yıldızını her güyâ-caz festivalinin başına teyellerseniz, hem caza hem de bu sanatçımızın temsil ettiği türe ihanet etmiş olursunuz, ki yıllardır tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yapılan budur. Bu durumda onca eğitim-öğretim gene “kazan-kazan” fırsatçılığına tahvil, ardından da kurban edilir. Olan da, ne yazık ki, tam da budur. Yanı sıra, herkesin bildiği, sevdiği o iki - üç ezgiyi “puslu, yağlı, tansiyonlu, dumanlı ... ” artık nasıl tanımlarsanız; biraz eğip bükerek söylemek, “zenci gırtlağı” gibi çiğ, ırkçı bir yaftayla güyâ - “kıvamlandırmak;” altına, tını karakteristiğini muğlaklaştıracak sayıda sesle yüklü akorlar kurup, göz kısarak, boyun kırarak çalmak, artık bıkılmadığına şaşırdığımız eğretiliklerden olmakla kalır. Türkü dinlemek isteyen -mesela ben- onu bu haliyle değil, kendiliğindenliği, içtenliğiyle; caz dinlemek isteyen de -gene ben- muadilini dinleme yolundan edilemez, kuşkusuz; hele de böylesi faydacı, samimiyetsiz stratejilerle. Ne var ki daha yolun başında bu tavrı benimseyecek olurlarsa -ki oldukları da ne yazık ki aşikâr- genç müzisyenlerin, özellikle de “caz vokalistlerinin” işi yaş: Bir kere, halk müziğinin düsturları, raconları bambaşka; aynı şekilde dünyanın en hata kabul etmez müzik türü olan pop da (milyonlara ulaşmak o kadar kolay sanılmasın) yayvanlaştırılarak, su katılarak ya da aksine, ağır bir sosla pekleştirilerek sunulduğunda, sanılabildiğinin aksine, hiç de niteliğini artırmıyor. Aksine, sadece eğreti duran bir kisveye bürünmüş olmakla kalıyor, çoğu kez. Üstelik bu yola girildiğinde ıskalanacak olan da bizatihi cazın özü, ruhu, güzellikleri… Alâkası? Caz alanında öğrenim gören genç kızların %99’unun vokalist, onların da %89’unun repertuvarının ve rol modeli olarak seçtiklerinin aynı isimler—genellikle de pop ve türevlerinden temsilciler—oldukları hatırlandığında, durumun hiç de iç açıcı olmadığı anlaşılacaktır. (“Kızlar” sözüne kızabilecekler için gelsin: Oğlanların da durumu şöyle: %90 gitar, kalan % 10 bas ve davul. Nefesliler? Armoni-mızıka okulu kapatılalı beri bu alan boş. Konservatuvarlarımızda da ancak hocasını ikna edebilecek düzeyde ve tabiî bir de o değerli hocaya denk gelebilecek şanstaki 3-4 öğrenci caza dümen kırabiliyor - ve ne yazık ki o da geçici bir süre; çünkü “zaten iyiler!” ve akışkan piyasa onları bekliyor! Bakınız yukarıdaki paragraf...)

 

 

Caz barışçıl, çoğulcu, kapsayıcı bir dünya görüşüyle kutsanmış bir müziktir

 

 

Yani: Onca ders boşa geçmiş, onca tezimiz boşuna yazılmış olmasın; barok ya da barak gibi, klasik ya da tasavvuf gibi, caz da nev-i şahsına münhasır değerler, kültürel kodlar; nicel verilerle desteklenebilecek ya da gizil niteliklerle anlamlandırılabilecek sayısız karakteristiğiyle, uçsuz bucaksız bir birikimle, hepsinden de önemlisi, barışçıl, çoğulcu, kapsayıcı bir dünya görüşüyle kutsanmış bir müzik. Onun arkasında durmak, ilk sarsıntıda terk etmemek, piyasanın kurduna, başka semâların kuşuna peşkeş çekmemek lâzım. Sanırız “kandırmacaya ortak olmamak” adına benimsenecek ilk düstur da bu.

 

Hafif bir ahkâm tınısı sezdirmişsek af ola: Caz öğreniminin sadece ve sadece festivaller sayesinde - o da 1980’li yılların ortalarından itibaren; dönem için istisnaî, unutulmaz ışımalar sayesinde - gerçekleştiğini deneyimleyen; ülkemize gelen birbirinden değerli sanatçıyı genellikle en arkalardan, cebbar davranıldığındaysa sahne kenarından izleme fırsatı bulan; kuliste duyacağı iki nasihate talim eden; ardından bir yıl, on yıl, ya da bir ömür boyu o gördüklerinin izini süren, canla başla çabalayan, caza inançla sarılan bir kuşağın tuttuğu niyetin mürüvvetindendir bu bahis. Cazın okulunu önce hayâl edenlerin, sonra gerçekleştirenlerin, harcını karanların hâllenmesindendir. Nimet bilinmesi ondandır.

 

Alper Maral

 

Cazkolik.com / 12 Ekim 2021, Salı

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Prof. Dr. Alper Maral

  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.



X