Doğumunun yüzüncü yılında Miles Davis'i ünlü müzisyenler anlattı

Doğumunun yüzüncü yılında Miles Davis'i ünlü müzisyenler anlattı

Miles Davis, 29 Ekim 1967 akşamı Londra'daki Hammersmith Odeon salonunda çalarken. Fotoğraf: David Redfern/Redferns

 


 

Bu yıl caz efsanesi Miles Davis'in doğumunun yüzüncü yılı. Caz dünyasında yıl boyunca sayısız konser ve etkinlik gerçekleşecek. Türkiye'de gerçekleşecek etkinliklerin en önemlisi ve heyecanla bekleneni 30 Haziran Salı gecesi Marcus Miller ve kendisi kadar ünlü müzisyen arkadaşlarıyla Garanti BBVA sponsorluğunda gerçekleşecek olan "We Want Miles" konseri olacak. Biletleri hızla tükenen konser öncesi Miles'ın 26 Mayıs doğum günü nedeniyle The Guardian gazetesinin başta Sonny Rollins olmak üzere dünyaca ünlü caz müzisyenlerinin Miles hakkındaki görüşlerini aktardığı haberi çevirerek yayınlıyoruz. - Cazkolik.com

 


 

 

“Trompeti ötücü bir kuş gibi çalardı”: Miles Davis'in doğumunun yüzüncü yılında caz efsanesi Sonny Rollins ve ünlü caz müzisyenleri Miles Davis'i anlattı

 

 

Miles Davis’in doğumunun yüzüncü yılında, Terence Blanchard ve John Scofield gibi usta isimler büyük sanatçının dehasını anlatılor; yumuşak cümle tarzından ve ruhanî havasından, boğuk sesiyle küfürlerine ve deri kıyafetlerine kadar her şeyden söz ettiler.

 

Tüm zamanların en çok satan caz albümlerinden, 1959 tarihli Kind of Blue’nun mimarı trompetçi Miles Davis, bu türün tarihindeki devasa bir figürdür. Delici bir tona, doğuştan gelen melodik duyarlığa ve sahnede taviz vermeyen benzersiz bir yaklaşıma sahip olan Davis, onar yıllık dönemler halinde bebop'tan “cool” caz'a, modal caz'a, elektronik füzyon'a, caz funk'a ve hatta hip-hop'a kadar sayısız stilistik değişime öncülük etmiştir.

 

Her zaman yeni yeteneklere kulak veren Davis, gruplarını yükselen sanatçılar için birer kuluçka merkezine dönüştürdü ve piyanistler Herbie Hancock, Chick Corea, Keith Jarrett ile saksafoncular Sonny Rollins, John Coltrane ve Wayne Shorter gibi devlerin yanısıra davulcular Tony Williams ve Jack DeJohnette'e erken bir kariyer başlangıcı sağladı.

 

Bu yıl, Davis'in doğumunun 100. yıldönümü kutlanacak olması nedeniyle, hayatta kalan, onunla beraber aynı sahneyi paylaşan az sayıda müzisyenden onun en iyi kayıtlarını seçmelerini ve etkisini anlatmalarını istedim. Bu isimler arasında, 1950'lerde Davis ile çalan 95 yaşındaki Rollins; Davis'in 80'lerdeki füzyon gruplarında çalan gitarist John Scofield ile saksafoncu Bill Evans ve birkaç çağdaş caz yıldızı yer alıyordu.

 


 

 

Sonny Rollins: “Miles’ın yanında hata yapmamak en iyisiydi, hepimiz bunu gayet iyi bilirdik!”

 

 

Miles’la gençken tanıştım ve kısa sürede iyi arkadaş olduk. O da benim yaşadığım New York’un kuzey kesimine taşınmıştı ve müzikten, cazdan bahsetmek için bana uğrardı. Bir gün. taksideydik, bana dönüp, büyük beyzbol oyuncusu Don Newcombe’a benzediğimi söyledi. O günden sonra bana “Newk” demeye başladı ve bu takma ad bana yapıştı kaldı.

 

Müzik konusunda samimi ve ciddiydi. Birlikte çalmaya başladığımızda saatlerce prova yapardık ve grubuptaki herkes ona hayranlık duysa da, Miles ile çalarken hata yapmamanın daha iyi olacağını bilirdik! Her birimizin çaldığı her notayı duyardı ve hepimiz onun bilgeliğinden bir şeyler öğrenirdik. Diğer grup liderleri gibi olmak istemiyordu, geçmişe bakmayı istemiyordu. Müziğinde, sürekli değişimin sesi olan bir karakter vardı.

 

Onun besteleri arasında en sevdiğim parça “Four”dur. Bu parça, Miles’ın kariyerinin başlarında, piyanoda Horace Silver, basta Percy Heath ve davulda Art Blakey’den oluşan muhteşem bir dörtlüyle kaydedilmişti. Benzer tempoya ve 32 ölçülük yapıya sahip parçaların trendini başlattığı için bu beste cazın gidişatını belirleyen bir eser oldu. Miles’ın tanındığı tavır ve havayı yansıtan ilk parçalardan biriydi. O gerçekten caz dünyasının en iyilerinden biriydi ve bana çok şey öğretti. Bugün hâlâ pek çok genç müzisyende onun sesini duyuyorum – ellerinden geldiğince Miles gibi çalıyorlar.

 


 

 

Terence Blanchard: “Caz tarihine boyun eğmedi”

 

 

Miles, trompeti sıradan biri gibi çalmazdı; kendine özgü bir ses yaratırdı. Tekniğini sergilemek için bol notalı sololar çalmak yerine, melodiye ve cümlelemeye büyük önem verirdi; her zaman ânı yaşardı, çünkü o anda müzikte olup bitenler, trompetiyle ne ifade edeceğini belirlerdi. Sonuçta, müziğini taze tutan da buydu.

 

Sahip olduğum ilk caz plâklarından biri, 15 yaşındayken aldığım Miles Davis'in canlı albümü Four and More'du. Çaldığı ilk tiz notadan, düz bir tonla ve vibrato kullanmadan icra ettiği baladlara kadar, o albüm daha önce dinlediğim hiçbir şeye benzemiyordu. Caz tarihini ne kadar çok öğrenirsem, bu adamın ne kadar farklı olduğunu o kadar çok anlıyordum; çünkü o, saksafonun çanını patlatacak kadar güçlü üfleyen Dizzy Gillespie ve Fats Navarro geleneğinden geliyordu ve hatta Bird [bebop öncüsü Charlie Parker] ile dahi çalmıştı. Ancak hızlı ya da yüksek sesle çalmak yerine, yumuşak çalmayı tercih etti. Müziğin tarihinden geliyordu ama ona boyun eğmiyordu, cazın asla yerinde saymaması, her zaman gelişmesi gerektiğine dair bana ilk ipucunu o vermişti.

 

Seksenlerde, İtalya’nın Perugia şehrinde düzenlenen bir festivalde sahne arkasında onunla tanışma fırsatı buldum, beni yanına çağırdı. Kim olduğumu bilmesine çok şaşırmıştım. Kendine özgü kısık sesiyle: “Terreeeeence, yaptığın şeyi yapmaya devam et, orospu çocuğu”. Bu yıl Miles’a adanmış birkaç konser vereceğim ama onun gibi çalmaya çalışmayacağım. Onu onurlandırmanın en iyi yolu, kendim gibi çalmak, çünkü o da her zaman bunu yapardı. Cesur biriydi.

 


 

 

John Scofield: “Bazen ertesi gün arayıp çalımım hakkında konuşurdu”

 

 

Seksenlerin başında grubuna katıldım. Ondan bir şeyler öğrenmek benim için bir onurdu. Cazın çalınabileceği tüm yolları ya da kendini bırakarak doğaçlama yapıp sihir yaratabilmenizi sağlayan zihniyetleri tartışmayı çok severdi. Miles'tan aldığım en önemli ders, onun grupla nasıl çaldığını ve ne kadar kararlı bir grup lideri olduğunu fark etmekti. Yaptığımız her konseri kaydederdi ve bazen ertesi gün arayıp çalışınız hakkında konuşurdu, hepimizi korkusuzca yönlendirirdi.

 

Groovu ve ritmi kusursuzdu; ritmik cazı çok iyi çalar, her notayı tam olarak nereye yerleştireceğini iyi bilirdi. Solo çalarken müziğin bir bütün haline gelmesi, nefes alması ve ilerleyebilmesi için boşluk bırakmamız gerektiğini bize söylerdi. Onu şimdi dinlediğimde müziği hiç eskimemiş gibi geliyor.

 


 

 

Melissa Aldana: “Tek bir nota bile duyduğunda onun olduğunu anlarsın”

 

 

“So What”ı çok seviyorum: sadece iki minör akor üzerine kurulu dahice bir beste. Caz müzisyenleri olarak yıllarca hepimiz “So What”ı çaldık ve bu parçayı etkili şekilde çalmak en zor parçalardan biri çünkü o akorlar üzerinde o kadar fazla olasılık var ki, hangi yöne gideceğine karar vermen gerekiyor. Sesinde böyle bir boşluk ve sessizlik hissi yaratarak modern cazın tonunu belirledi.

 

Onun harika dörtlülerini, özellikle de Wayne Shorter ile olanlarını dinlediğinizde, insanların bilinmeyenden korkmadan kendilerini ifade etmelerine nasıl izin verdiğini duyabilirsiniz, hepsinde belirli bir telepati var ve bunu ortaya çıkarmak için gerçek bir lider gerekir. Miles’ın güçlü karakterine rağmen müzikte ego yoktur. Hepsi, müziğin hikâyesini birlikte nasıl anlattıklarına dair daha büyük resme odaklanmışlardır. Ayrıca, tek bir nota duyunca Miles olduğunu anlarsınız. O şekilde çalarken manevi boyutun dışında kalamazsınız; o sesi yakalayabilmek için daha yüce bir şeyle bağlantıda olmanız gerekir.

 


 

 

Jay Phelps: “O ortamda süperstar olmak, onun her zaman en nazik kişi olmadığı anlamına geliyordu”

 

 

Çoğu kişinin, Miles’ın diğer müzisyenler kadar teknik açıdan parlak olmadığını söylediğini duydum, ancak onu savunmak için 1951 tarihli Lady Bird canlı kaydını örnek gösteriyordum. O ilk yıllarda, teknik mükemmelliğe ulaştığını ve bebop içinde hızlı ve tiz çalmak için kendi sesini bulduğunu açıkça duyabilirsiniz; ancak sanatçılığı geliştikçe, aslında o sesle devam etmemeyi tercih etti. O, başka bir yola sapmadan önce resim ve çizim konusunda yetkin olan Picasso gibiydi.

 

Miles, trompeti sadece staccato parlaklığı için değil, aynı zamanda melodik bir 'songbird' olarak kullanan ilk müzisyenlerden biridir. Benim gibi trompetçilere, enstrümanın içinde yatan kaliteyi bulmak için yukarı doğru değil, aşağı doğru kaydırabileceğimizi gösterdi. Yaşlandıkça onun eserlerini ne kadar çok transkribe edersem, çalma tarzındaki kendine özgü detaylar o kadar çok gözüme çarpıyor. Melodinin onun için ne kadar önemli olduğunu anlıyorsunuz ve o, milyonlarca nota çalmak yerine, çaldıklarını sindirmek için çok daha fazla zaman ayırıyor. Çünkü o derin bir düşünürdür.

 

Son zamanlarda rol aldığım [Miles.] adlı sahne gösterisinde kurgusal bir Miles Davis karakteriyle birlikte oynayarak onu ve hayatını daha iyi anlayabiliyorum. Yaşadığı dönemin ırk gerilimlerini aşmak için gösterdiği azmi takdir ediyorum. O ortamda bir süperstar olmak nadir bir şey ve bu da onun her zaman en nazik insan olmadığını da gösteriyor. Yine de müziği her zaman çok sıcak ve insanî geliyor.

 


 

 

Bill Evans: “Bana içgüdülerime güvenmeyi öğretti”

 

 

Miles, sanki tek bir kişiye çalıyormuş gibi hissettiren müzikler yazma ya da bir grup kurma konusunda kendine özgü tarzı vardı; bu çok kişisel bir şeydi ve ben de bunu örnek almaya çalışıyorum.

 

Saksafoncusu Dave Liebman'ın tavsiyesi üzerine Miles'ın grubuna katıldım ve ben de ona basçı Marcus Miller'ı, gitarist Mike Stern ve John Scofield'ı tavsiye ettim. Bana her zaman içgüdülerime güvenmemi, ilham aldığım müziği çalmamı ve yazmayı öğretti. Şöyle derdi: "Sen, Wayne Shorter, Herbie Hancock, sizin için endişelenmiyorum. Müzikte her zaman sizin için bir yer olacak. Kendiniz olun”.

 

İnsanlar ikonları sever, Miles doğuştan bir ikondu; karizmatikti ve trompetin sesini değiştirmeyi başardı. Daha iyi tekniğe sahip başka trompetçiler olsa da, Miles’ın kendine özgü bir sesi vardı.

 


 

 

Ambrose Akinmusire: “Onun deri kıyafetli 80’ler dönemini çok seviyorum”

 

 

Miles Davis’i besteci olarak değil daha ziyade yapımcı ya da orkestra şefi olarak görüyorum. O harika bir trompetçiydi ama aynı zamanda gösterişi seven, her yeni dönemde kendini ve grubunu değiştiren biriydi. Her zaman albümleri gibi görünür ve öyle konuşurdu; hepsi tek bir bütün olduğu için sanatın nerede bittiği, kendisinin nerede başladığı belli olmazdı. 80'lerin sonlarında deri kıyafet giyip, elektronik müziği, backbeat'leri ve hip-hop'ı kucaklayarak sahnesini yeni nesle devrettiği dönemi çok seviyorum.

 

Miles'ta sevdiğim şey, Dizzy Gillespie, Joni Mitchell veya Björk'te sevdiğim şeyle aynı: Her gün kendilerine, dün oldukları kişiyle aynı kişi olup olmadıklarını soruyorlar. Önemli olan bu sürekli sorgulamadır ve ben de kendime bunu uygulamaya çalışıyorum.

 

Yıllar boyunca Jack DeJohnette'den Dave Holland'a, Wayne Shorter'dan Herbie Hancock'a ve Ron Carter'a kadar birçok Miles'ın grup üyesiyle çaldım ve hepsi de gençlere ve müziğin devamlılığına aktif olarak yatırım yapıyorlar. Sadece akranlarıyla çalmakla kalmıyorlar, bu müziği gelecek nesillere aktarmaya sürekli bağlılıkları var ve sürekli değişiyorlar. Benim için Miles’ın mirası budur: ilerlemeye devam etmek ve gerekirse her şeyi alt üst etmek.

 


 

 

Yazz Ahmed: “Caz öğrencileri ona hâlâ büyük saygı duyuyor”

 

 

Miles’ın "Live-Evil" albümünü çok seviyorum çünkü canlı kayıtlarla stüdyo bestelerinin bir araya getirilmesiyle oluşan inanılmaz bir karışım. Zamanının çok ötesinde bir albüm ve albümün ilk parçası “Sivad”, bundan sonra gelecek olanları özetleyen muhteşem bir uvertürdür. Miles’ın bu parçadaki açılış cümlesinin ritmi ve üslubu, hip-hop’un henüz popüler kültürün bilincine girmesinden birkaç yıl önceki erken dönem hip-hop’u anımsatıyor. Albümün tamamı Jimi Hendrix’ten büyük ölçüde ilham almış ve o ilk cümlede Miles, gitar sesi çıkarmak için wah-wah pedalı kullanıyor. Pedalı kaldırıp doğal sesini duyduğunuzda ortaya çıkan heyecan verici ve güzel bir kontrast var ve bu neredeyse şok edici. İkinci bölüm, Keith Jarrett’ın bir piyano riff'inden geliyor, ardından balad benzeri bir parçaya geçiş yapan sert bir stüdyo kurgusu var ki bu da yine büyük bir sürpriz.

 

Miles’ın melodik çalımı, onun ne kadar harika ve doğaçlama yeteneği yüksek bir besteci olduğu için son derece kendine özgüdür, melodik besteleri anında çalabilmek gerçek bir yetenektir. Caz öğrencilerine ders verdiğimde, Miles’a karşı hâlâ büyük saygı duyuyorlar ve "Kind of Blue" albümünü çok iyi biliyorlar, albümdeki sololarını ezbere çalabiliyorlar.

 


 

 

Brandon Woody: “Yoğunluk miktarda değil; niyette yatar”

 

 

"Sorcerer", en sevdiğim müziklerden bazılarına sahip olan Miles’ın ikinci büyük beşlisinin albümüydü. Bu grubun birlikte çalma tarzını çok seviyorum; “The Sorcerer” parçasını Herbie Hancock yazmış olsa da, Miles bu bestede adeta bir hayat üflüyor; çünkü grup, birlikte turneye çıkıp çalarak geçirdikleri onca zamanın ardından birbirleriyle o kadar uyumlu ve samimi hale gelmişti ki, melodinin sürekli hareket eden bir büyücü ya da yılan gibi hissettirmesini seviyorum ki bu, şarkının enerjisiyle çok bağlantılıdır.

 

Miles’ın çaldığı her notada büyük bir inanç var. Yoğunluk sesin yüksekliğinde değil, arkasındaki niyette yatıyor. 27 yaşında bir müzisyenim ve bu, biz genç müzisyenlerin çoğunun erken yaşta öğrenmesi gereken bir şeydir. Miles, ritim bölümünün kendisini desteklemesi için boşluk bırakır ve grubun gerçekten uçmasına izin verirdi. Sesi gruptan gelir, bireyden değil.

 

Miles kadar çok türü kapsayan başka kimse yoktu ve grupları her zaman kuşaklar arasıydı, güncel olanın nabzını tutardı. Hayatının sonlarında bile tekniği eskisi kadar iyi olmasa da müzik bundan asla zarar görmedi: sesi ve özgüveni her notada mevcuttur.

 

Ammar Kalia

 

Bu makalenin orijinali 30 Ocak 2026 günü The Guardian gazetesinde yayınlanmıştır.

 

Miles Davis ile ilgili Cazkolik haber arşivine bu linkten erişebilirsiniz.

 

Cazkolik.com / 23 Mayıs 2026, Cumartesi

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Cazkolik.com

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.