Fotoğraf: Mühenna Kahveci / İKSV
Caz festivallerini sezon içindeki iddialı konserlerden ayıran bazı geceler vardır, 33. İstanbul Caz Festivali açılış gecesi işte tam da bu kastettiğim gecelerden biriydi.
Bir kaç amacı bir araya getirmesi, sahnede birden çok all star yıldızının olması, konser öncesi yaşananlar vs derken sadece bir konsere girip çıkmaktan ibaret olmaz böyle akşamlar, nitekim gece hem festivalin açılış kutlaması, hem Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nün verilmesiyle başladı.

Fotoğraf: Sedal Antay
Bu sene Yaşam Boyu Başarı Ödülü Senem Diyici'ye çok yakıştı
Senem Diyici vokalin özgün sanatçılarından biridir. Sesini kullanışındaki orijinallik, şarkı düzenlemeleri, birlikte çaldığı müzisyenlerin virtüöz özellikleri, türküleri yeniden ele alış biçimi... hepsi kendine özgü bir yaratıcılığa sahiptir. Uzun yıllar bu özgünlüğü taviz vermeden sürdürmesi ayrıca takdire şayandır.

Fotoğraf: Sedal Antay
Diyici, özgün yorumlarında, bir ayağı türkülerin doğduğu topraklara basar, havasını, suyunu, orijinal duygusunu dinleyene hissettirir, diğer ayağı cazın özgür alanına basar, müzisyenlerin kendine has sololarını dinlettirir. Kuzey Avrupa cazının kökenlerinde folklorik etkilerin yoğun olduğunu biliyoruz, bu etkilerin sarmal yaratıcılık döngüsü içinde kaynaktan dinleyiciye benzersiz müzikal tatlar ürettiğini de tanık oluyoruz. Okay Temiz ile başlayan bu geleneğin bizim kara sularımızda Senem Diyici ile vokal alanında kuvvetli yeni bir döngüye girmesinin üzerinden on yıllar geçti. Biz burada övgüsünü yeterince işitebildik mi? Maalesef hayır, ama ne Temiz, ne Diyici gibi sanatçılar müziklerinden vazgeçmedi, biz aslında geçen gece bu sabrı, mukavemeti ve özgünlüğün ödüllendirildiğini gördük, ellerimiz patlayana kadar alkışladık.

Fotoğraf: Sedal Antay

Okay Temiz ağabey ve ben (Fotoğraf: Sedal Antay)
Ben, sevgili Senem Diyici'ye olan hayranlığımı ve tebriklerimi bir kez daha ifade etmek istedim.

Fotoğraf: Mühenna Kahveci / İKSV
Açılış gecesi buluşması sadece ödül töreninden ibaret değildi. En önemlisi, sayısız dostu yeniden bir araya getiren buluşmalardır bu özel geceler, yılda bir olması buluşmaların değereni artırır, sohbetler artar ta ki sahneye Batu Şallıel'in Swing Cats'i çıkana kadar. Batu Şallıel, Türkiye caz yelpazesinde eksikliği gideren bir topluluk oluşturmuş. Big band değil ama caz klasiklerini hak ettikleri swing değeri verecek çeşitlilikte enstrümanları bir araya getirmiş. Hem big band kadar lojistik kabiliyeti zor bir grup değil, hem sound derinliğini yakalayabiliyor.

Fotoğraf: Mühenna Kahveci / İKSV
Buluşmalar, sohbetler, sarılmalar, müzikler, ödüller
Köklü caz festivallerinin akıbetine dair endişelerim var, ama bu endişelerim tümüyle değişen dünyadan kaynaklanan şeyler, bence köklü caz festivallerinin bu değişime bir an önce ayak uydurması lazım, buna dair bazı fikirlerim var ama şimdi yeri olmadığı için sadece belirtip geçeyim fakat önemli olduğu için araya sıkıştırmak istedim.

Fotoğraf: Mühenna Kahveci / İKSV
Miles Davis'in doğumunun yüzüncü yılı; sahnede Marcus Miller ve arkadaşları
33. İstanbul Caz Festivali açılış gecesinin ana etkinliği Açıkhava Tiyatrosu'ndaki konserdi elbette. Temmuz akşamlarının gün batımıyla henüz havanın kararmadığı saatlerin kendine özgü İstanbul kokusu, kuşların gece karanlığı öncesi son şakırtıları eşliğinde tarihi konserlere tanık olmuş Harbiye Açıkhava'nın merdivenleri arasında yerimize oturduk.
Miles Davis'in kırk yıl önce o akşam, sahnede, gidip gidip saklanır gibi çalarken arkasını döndüğü o köşeye yeniden baktım. Zamanın hızına mı yanayım, gençliğimin hızla geçtiğine mi, Miles'ı bir daha canlı izleyemeyecek oluşumuza mı? Bazı gecelerin anısı içerdiği müziği aşan kıymete sahiptir, Miles'ın o gece İstanbul'da çalışı da öyle bir anı oldu.

Fotoğraf: Sedal Antay
O akşam kimse kırk sene sonra böyle bir kutlama gecesi yapılıp yeniden bir araya gelinebileceğini düşünmemiştir
Ama işte oldu... Sahnede yedi kişi
Yedinin dördü (ki hepimiz benzer yaşlardayız) sahnenin ön katmanında ve hepsi Miles ile çalmış çocuklar; Miller, Evans, Cinelu ve Stern. Bu isimlerin çoğunu Miles sayesinde keşfettik.
Arkada, Miles'ı sadece Youtube'da görüp tanımış iyi müzisyen gençler.
"Amandla"lar, "Tutu"lar, "Bitches Brew"lar... hepsi bir bir sahneden geçip gitti İstanbul'un sesleri arasına karıştı, notalar ve anılar ağaçların dallarına saklandı.

Fotoğraf: Sedal Antay
Anlar ve anılar güzel ama anlatacak başka şeyler de var;
Marcus Miller'ın kendi döneminden asker arkadaşlarıyla Miles'ın yüzüncü yaşını turneye dönüştürmesi harika bir fikir. Sahnede birbirinden önemli isimler var, Bill Evans seksenler sonrası saksofon repertuvarına önemli katkılar yapmış bir sanatçı, Mike Stern bence gecenin en önemli ismi, ona ayrı bir övgüde bulunmamak haksızlık olur; yıllar önce iki elini kırdıktan sonra gitara adeta yeniden başlaması ayakta alkışlanacak bir sabır gerektiriyor ve ne denli iyileştiğini sahnede sololarıyla coşku içinde gösterdi ve bence gecenin en iyi enstüman soloları ona aitti. Miles Davis'in seksenlerin başında bir klüpte keşfettiği Mino Cinelu ile seksenler boyunca beraber kayıtlara girdiler, sahnelere çıktılar, efsane hâlâ devam ediyor, geçen gece şahit olduk.
Marcus Miller'ın proje liderliği takdire şayan. Festivalin bu yılki anlamını cazın merkezine taşımış oldu. Miles'ın onlarca yıldır dinlediğimiz müziklerinin yeniden hayat bulması önemliydi.

Fotoğraf: Mühenna Kahveci / İKSV
Miller'ın elektrik basının sesi gizli bir sorun mu?
İstanbul'da izlediğim bu ikinci konserde de Miller'ın elektrik basa ayrı bir sound kulvarı açmasını iki seferdir yadırgıyorum. Bunu da söylemeden geçmiyeyim.
Miller elektrik basın sesini öylesine yükseltiyor ki, tele her dokunduğunda notalar kuvvetli basınca dönüşerek adeta göğüs kafesimizden geri dönüyor. Tabi bunu, beş bin kişilik bir açıkhava sahnesinde sesin her yere dağılabilmesi için yaptığını da unutmamak lazım. Fakat yine de orkestranın merkezine elektrik basın sesini bu denli oturtmak riskli bir karar, diğer her enstrüman kararında volüme sahip iken elektrik basın baskınlığı bazen ürkütücü olabiliyor fakat iyi bir şov malzemesi olduğu için şikayet edene rastlamadım, ben buradan dillendirmiş olayım. Ses masasındaki arkadaşa mutlaka çok iş düşmüştür.
ve bir not daha ama önemli; madem Miles Davis'in yüzüncü yılını anıyoruz, trompetin rolünü biraz daha öne çıkarmak, merkeze çekmek gerekmez miydi?
Miller'ın sahnede solo trafiğini yönlendirici rolü olması belki solo sayısını azaltmış da olabilir.
Russel Gunn genç ve iyi bir trompetçi, önceki albümlerinden az çok tanıyorum. Sahnede fazla ortalarda görünmedi aslında, solosu olmadığında kenara çekildi ama kimi zaman Miles'in susturuculu trompet sesinin benzerlerini aynı 'cool'lukta dinledik.

Fotoğraf: Mühenna Kahveci / İKSV
ve yeniden Mike Stern...
Bir büyük usta olduğunu bize yeniden göstermesine hayran kaldım. Bütün gece çalsa bıkmazdım. Gecenin birlikte çalım anlarındaki güçlü 'groove' hep ondan geldi, kreendo gibi sesi yükseltti, yükseltti ve gecenin anlamını en fazla hissettiren enstrüman oldu.
Bir noktaya daha değinip tamamlıyayım;
'All Star geceleri hep böyle olur' diye bir klişe vardır. Bu gecelerde orijinal bir proje dörtlüsünün kreatif soundunu beklemek doğru olmayabilir, bu bir anma konseriydi ve Miller'ın oyun planı Miles'ın bilinen klasiklerini çalmak üzerine kuruluydu. Her biri virtüöz isimleri sahnede dinlemenin ayrıcalığının öne çıkması normaldir. Ama, son yıllarda caz dünlasında 'anma' konserleri, anılan kişi ile özdeşleşmiş şarkıları yeniden seslendirme klişesinden uzaktı aslında ve bence doğru yaklaşım budur. Miles'ı mı anacağım? Evet, ama onun parçalarını yeniden çalarak değil, kendi bestelerimi onun anısına sunacak bir repertuvar fikri günümüzde daha baskın aslında. Miller'ın tercihinden şikayetim yok ama ayrımı belirtmek istedim.
Yirmi milyonluk metropolde Marmaray'ın seferleri gece 11:30'da bitirme zulmüne bir son verilsin
Arabamı satalı nerdeyse on sene oldu, bu pahalılıkta artık bir daha alamam gibime geliyor ve zaten Marmaray yıllardır elim, kolum, ayağım gibi oldu, bindiğim durak zaten bana çok yakın hoop her yere bir kerede gidebiliyorum ama gece geç biten konserler eminim benim gibi bir çok kişi için zulüm oluyordur.
O gece yine öyle oldu... Oradan mı gidelim, buradan mı gidelim, ne yapalım derken eve iki saatte ancak varabiliyoruz. Halbuki, Marmaray en az gece ikiye kadar devam etse bir çok İstanbullunun hayır duasını alır ama hayır, bir türlü yapmıyorlar.
Neyse, gece güzeldi, müzik hala kafamda çınlıyor, yaz güzel. caz güzel. İstanbul güzel. Gerisi önemsiz.
Feridun Ertaşkan
Cazkolik.com / 03 Temmuz 2026, Cuma
Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.