Oytun Ersan dünyaca ünlü starlarla kaydettiği `Fusiolucious` albümünü anlattı

Oytun Ersan dünyaca ünlü starlarla kaydettiği `Fusiolucious` albümünü anlattı

Öncelikle Oytun`a bir özür borçluyum. Albümü çıkalı tam bir sene olmuş. Geçen Nisan bir rüya kadro ile çıkardığı Fusiolicious ismiyle müsemma bir fusion lezzeti bıraktı kulaklarımızda. Ağabeyi Okan`dan sonra Kıbrıs`ın müzikal mirasına bir isim daha nakşedildi Ersan ailesinden.


Cenk Akyol



Cenk Akyol: Oytun, kendini müzikal olarak inşa etmende ağabeyin Okan`ın katkısını tahmin etmek kolay ama ikinizin de fusion/caz-rock sevgisi aileden mi geliyor? Ciddi olarak ilk müzik sevgisi hangi grup, sanatçılarla başlamıştı? Sonra nasıl Fusion tarzına evrildi?


Oytun Ersan: Rock sevgisi babamızın sıkça dinlediği Rolling Stones, Beatles, Deep Purple, Led Zeppelin gibi müzik gruplarından geliyor. Şanslı bir çocukluğum olduğunu söylemeliyim. Babam ve ağabeyim sayesinde kaliteli müzik küçük yaştan itibaren hep hayatımda oldu. Bunun da bir müzisyen olarak kendimi geliştirmemde büyük faydasını gördüğüme inanıyorum. Caza ilgim yirmili yaşlarımda başladı. Ilk edindiğim caz albümü Joshua Redman’a aitti. O dönem saksafon çalıyordum. Daha sonra baba mesleği bas gitar çalmak istedim. Rock’a olan sevgimin de etkisiyle, Rock-Jazz/Fusion müziğine ciddi anlamda ilgi duymaya başladım. Kendimi bir anda Jaco Pastorius dinlerken buldum. O dönemden itibaren de Jazz Fusion beni ve ruhumu tamamen etkisi altına aldı. Bu tarzı hem icra ederken hem de dinlerken büyük keyif alıyorum.


Cenk Akyol: İlk geçliğimde Kıbrıs`a bir ara çok sık gelirdim. Dayım iş icabı uzun süre Kıbrıs`ta yaşadı. 87–98 arası sömestr ve yaz tatili olmak üzere yılda iki kez gelirdim. Şeftali kebabı yiyip, Kombos`a binerdik Randabattan :) O zamanlar “Kıprıs” çok sakin, çok güzeldi. Ama hiç rock bar, caz klüp filan hatırlamıyorum. Hem gençliğinizde hem de şimdilerde canlı müzik ortamını biraz anlatabilir misin? Nasıldı? Şimdi nasıl oldu?


Oytun Ersan: Lefkoşa’da Nostalji Bar adında çok güzel bir rock bar vardı. Bu mekânda 1997 yılından 2009 yılına kadar her cuma ve cumartesi giglerimiz olurdu. Cumartesi günleri pop-jazz ve 80s programımız vardı. Cuma günleri ise rock çalıyorduk. Günümüzde Rock ve Jazz dinleyicisinin sayıca az olması sebebiyle bu tür mekanların sayısının gitgide azaldığına üzülerek şahit olduk. Popüler müziğin etkisi adamızda da fazlasıyla hissedilebiliyor. Konu özellikle Jazz Fusion tarzı müzik olunca soluğu yurt dışında alıyoruz.


Cenk Akyol: Biyografinden ilk olarak bir solo enstrüman olan saksofon ile haşır neşir olduğun sonrasında bas gitara geçtiğini okudum. Royal Academy of Music`in Şeflik direktörü Peter Stark`tan şeflik eğitimi aldığını ve bu kursu başarıyla tamamlayarak şeflik ünvanı kazandığını öğrendim. Bir çok caz, pop grubunda bas gitaristlerin şef ve müzik direktörü olduğunu biliyorum. Leonard Cohen ile Roscoe Beck, Barış Manço ile Ahmet Güvenç, Tower Of Power ile Rocco Prestia gibi... Yapımcınız Ric Fierabracci de Blood Sweat & Tears`da böyle bir görev üstleniyor sanırım. Bas gitar armoninin çatısını kuran, davul ile beraber ritmin çekiciliğini kılan eşsiz bir rolü var. Emprovizasyon tabii ki gitar, saksofon, klavye, keman ile daha göz önündedir ama bas gitarist olarak oyun kurucu sizsiniz. Seyrettiysen ne dediğimi anlayacaksın; Bir orkestradaki bas gitarist Pulp Fiction`daki Harvey Keitel gibidir. Biraz bas gitarın müzikteki ve gözündeki, gönlündeki yerini anlatır mısın?


Oytun Ersan: Müziği bir ev gibi düşünürsek, bas gitarın da tıpkı davulda olduğu gibi o evin temelini oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. Diğer enstrümanlar yapıyı bu temel üzerinden kuracağı için de bas gitarın müzikteki rolü gerçekten çok önemli. Bir müzikten bas gitar çıkarıldığı zaman, o müzik çıplak kalır. Eksikliğini hemen hissedersiniz. Bas gitar, hem armonik hem ritimsel açıdan müziğe büyük katkı sağlar ancak bas gitarı sadece altyapıyı oluşturan enstrümanlardan biri olarak değerlendirmek de son derece yanlış olur. Bu noktada Motown groove’larının yaratıcısı James Jamerson ve sonrasında Jaco Pastorius’ın bas dünyasında çığır açtıklarını söylemek sanırım yerinde olur. Bu müzisyenler sayesinde bas gitarın yalnızca bir eşlik enstrümanından ibaret olmadığını, bu zihniyetten öteye gidildiğinde çok lezzetli sonuçlar alınabileceğine tanık olduk. Özellikle Fusion tarzı müzikte bas gitarın lead enstrüman olarak öne çıktığını da sıklıkla görebiliyoruz artık.



Cenk Akyol: Fusiolicious ikinci albümün. 2015`te çıkan ilk albüm ile yakın bir ses örgüsü var. İkinci albümde Ric Fierabracci`nin sanırım bu kadroyu oluşturmada katkısı olmuştur. Bunun dışında nasıl bir fayda sağladın kendisinden? Kayıtlar kıtalararası kanal kayıtları ile oluştu sanırım. Pilot kayıtları kendi grubunla mı hazırladın? Albümü oluşturma, sonrasında da son şeklini verme sürecini nasıldı.


Oytun Ersan: Fusiolicious albümümün pilot kayıtları tamamen bana aitti. Mesafelerin bir dezavantajı olarak albüm kayıt süresi öncesinde müzisyenlerle bir araya gelme fırsatım olmadı. Ancak albümün kıtalararası kanal kayıtları ile oluşturulmuş olmasına rağmen ortaya çok güzel bir çalışma çıktığına inanıyorum. Mixing ve Mastering’i de yakın dostum, büyük üstad Ric Fierabracci üstlendi. Demoların hazırlanması ve kayıt sürecinde bana hep destek oldu. Sonuçlar üzerinde değerlendirmelerde bulunduk, gereken düzenlemeleri birlikte yaptık. Bu albümde producer olarak da emeği gerçekten çok büyük. Onunla çalışmak benim için bir onurdu. Yeni albümümde yine kendisiyle çalışacağımı da sizin aracılığınızla duyurmuş olalım.


Cenk Akyol: Ben de bir fusion sever olarak fusion müziğe getirilen eleştirileri gözardı edemiyorum. Senkoplar, unisonlar üzerine kurulu ve uyum “interplay” ve virtüoziteye dayanan, çokça enstrümental cambazlığa dayanan bir nevi “formüle” bir tür. Belli bir türün tekdüzeliğini aşmak için kendine göre geliştirdiğin bir yöntem var mı? Konserlerde müzikal arayışlar spontane olarak uç verebiliyor sanırım. Farklı müzik türlerinde neler dinliyorsun?



Oytun Ersan: Bir çok tarz müziği icra etmiş olmamın getirdiği bir avantaj olarak, içimden geleni direk ifade edebiliyorum. Armonik kuralları da mutlaka göz önünde bulundurmak kaydıyla, ama çok da hesap kitap yapmadan, serbest armoniler kullandığımı söyleyebilirim. Tek düzelikten de sanırım bu şekilde zaten uzak durmuş oluyorum. Ayrım yapmadan her tür müziği dinlemeye çalışıyorum. Lefkoşa Belediye Orkestrası’nda uzun yıllardır Latin, Pop, Jazz, Rock, Traditional, Türk Halk Müziği, Orkestral Müzik icra ediyoruz. Bu sebeple de bir çok müzik tarzı aynı anda hayatımda oluyor.


Cenk Akyol: İlk albümün kadrosu sanırım kendi grubunu da oluşturuyor. Bu kadro ile düzenli çalma/prova imkanı bulabiliyor musun?


Oytun Ersan: İlk albüm bir proje şeklindeydi. Benim için gerçek anlamda özgün üretimin başlangıcıydı. Bu albümde yer alan çok değerli müzisyen arkadaşlarımla uluslararası festivallerde ve caz klüplerinde performans sergileme şansı buldum. Bir çoğuyla yine Lefkoşa Belediye Orkestrası’nda düzenli olarak sahne alıyoruz. Şu an aktif olan kendi gurubum Oytun Ersan All Stars Band. Bana bu grupta yine çok değerli müzisyen dostlarım ve üstâdlar eşlik ediyor; klavyelerde Mitchel Forman, saksafonda Bob Franceschini, davulda Louie Palmer. Kendileriyle çalışmaktan büyük keyif alıyorum.


Cenk Akyol: Kendi grubunu oluşturmakta hiç bir kısıtlama kalmasa nasıl bir canavar kadro kurardın? Hayal etmek serbest.


Oytun Ersan: Sanıyorum bunu ikinci albümümde gerçekleştirdim. Oytun Ersan All Stars Band kadrosu da benim için aynı şekilde bir ‘hayal kadro’ niteliğini taşıyor. Üçüncü albümüm kapsamında da yine çok etkileyici bir kadro oluşturuyorum. Detayları çok yakında yine sizin aracılığınızla paylaşmaktan mutluluk duyacağım.



Cenk Akyol: En etkilendiğin albümleri sayabilir misin? Ayrıca bugünlerde yeni keşiflerin var mı? Hâlâ müzik dinlemeye yeteri kadar vakit ayırabiliyor musun? Yoksa boş vakitlerinde başka şeyler yapıp kafanı dağıtmak mı daha iyi? Müzik dışında tutkun var mı?


Oytun Ersan: En etkilendiğim albümler Michael Brecker’in istisnasız tüm albümleri. Dave Weckl Band’ın Multiplicity albümünü de keyifle ve sıkılmadan dinliyorum. Snarky Puppy’nin Ground Up albümünü de geçmek olmaz tabii. En son keşfettiğim ve yine büyük keyifle dinlediğim Lao Tizer Band var. Lao ile Los Angeles’ta tanışma fırsatım oldu. Besteleri kendine özgü çok değerli bir sanatçı. Mutlaka takip edilmesi gereken bir yetenek olduğunu düşünüyorum.


Son yıllarda tüm ‘boş’ vakitlerimi yine müzikle uğraşarak geçiriyorum. Pek ‘boş’ sayılmaz ama, stüdyoma kapanıp her gün düzenli egzersizlerimi yapıyorum ve yeni bestelerim üzerinde çalışıyorum. Hafta sonları mutlaka deniz kenarına gidip kafamı boşaltmaya özen gösteriyorum. Deniz, yeşil alanlar gibi ruhumu dinlendiren yerlerde vakit geçirmek üretkenliğimi arttırıyor. Müzik dışında en büyük tutkum kediler. Tüm hayvanları çok seviyorum ancak kedilerin hayatımdaki yeri gerçekten çok önemli. Evimde 4 tane aslan yavrusu yaşıyor. Daha doğrusu ben onların izniyle evimde misafirim :) Bahçemde de bolca kedi var. Elimden geldiğince ve gücüm yettiği kadar sokak kedilerinin de bakımını yaptırıp onları besliyorum.


Cenk Akyol: Fusion dünyasının başkenti Los Angeles Baked Potato`da konser verme imkanı buldun. Bass Bash etkinliğinde bir çok büyük isimle biraraya geldin. Los Angeles senin yaptığın müziği icra etmek için, benim gibi caz-rock delileri için eşsiz bir coğrafya. İzlenimlerini, deneyimini paylaşır mısın?


Oytun Ersan: Aynen belirttiğin gibi, Jazz-Rock Fusion müziğinin başkentinde bulunmak benim için gerçekten çok güzel bir deneyim oldu. İlk kez 2015 yılında NAMM fuarına katılmak için gitmiştim Los Angeles’a. Sizinle ve ruhunuzla ayni dili konuşan meslektaşlarla aynı havayı solumak tarif edilemez bir duygu. Dinleyici kitlesi de aynı şekilde. Sizi anlayabiliyorlar, bu müzik onların kültürü ve siz çok uzaklardan gelip onların dilinden konuştuğunuz zaman çok etkileniyorlar, müziğinize ve çalışmalarınıza son derece saygı gösteriyorlar. Bizim ülkemizde bu saygı yok demiyorum, lütfen yanlış anlaşılmasın. Ancak icra ettiğiniz müziğin başkentinde olduğunuz zaman işin boyutu gerçekten çok farklı oluyor. O enerjiyi hissedebiliyorsunuz. İnsanların gözlerindeki heyecanı, müziğinizle kalplerine, ruhlarına dokunabildiğinizi anında hissedebiliyorsunuz. Los Angeles ziyaretlerim 2015 yılından itibaren gittikce sıklaşmaya başladı. Özellikle Fusiolicious adlı albümümün çıkışından sonra daha sık gitmeye başladım. New York ziyaretlerim de aynı şekilde. Temmuzda bir Japon bestecinin film müziklerini dünyaca ünlü ve çok değerli müzisyenlerle birlikte kaydetmek için New York, Brooklyn’e davet edildim. Bu tür davetler beni hem onurlandırıyor hem de unutulmaz deneyimler olarak hayatımda güzel izler bırakıyor. Oralarda bulunmaktan ve çok değerli müzisyenlerle aynı sahneyi paylaşmak, birlikte üretmekten gerçekten büyük keyif alıyorum. Los Angeles’a caz ve türevlerini getiren mekân olan ve bugüne dek dünya devlerini sahnesinde ağırlayan Baked Potato’da kendi müziklerimi icra etmiş olmak benim için büyük bir gururdu. Aynı şekilde, Bass Bash etkinliğine davet almam da beni çok onurlandırdı. Dünyaca ünlü bas gitaristleri izlediğim bu sahnede kendi grubumla kendi müziğimi icra etmek tarif edilemez bir duyguydu benim için. Bu tür deneyimler biz müzisyenleri ciddi şekilde besliyor. Üretmeye ve çalışmaya devam edebilmek açısından da oldukça motive edici.



Cenk Akyol: Müzisyenlerin yurtdışında para kazanma pratikleri ile Kıbrıs`ta senin yaşadıkların paralel mi? İmkanlar daha mı yüksek yurtdışında? Eskiden albüm yaparak para kazanma imkanı vardı belki ama şimdi üç kuruş fayda sağlayan streaming dışında pek bir imkan yok sanırım. Canlı müzik dışında pek bir seçenek yok sanırım. Belki yurtdışında telif/copyright daha sıkı kontrol edilebilse de oralarda da müzik satmıyor sanırım. Bir müzisyen olarak söylemek istediklerin neler bu konuda?


Oytun Ersan: Yalnızca canlı müzik veya albüm satışı ya da streaming’den beklentiniz varsa, her nerede yaşıyor olursanız olun kazancınız özellikle günümüz şartlarında sınırlı olacaktır. Streaming aynen belirttiğiniz gibi üç kuruş fayda sağlıyor ve albüm satışlarını da etkilemiş durumda. Ancak müzikseverler hala fiziksel CD ve dijital müziği satın almaktan geri durmuyor. Jazz/Fusion dinleyicisi beğendiği bir albümü desteklemek ve kendi arşivine eklemek isteyen bir karaktere sahip. Bu yurt dışında daha sık karşılaştığımız bir anlayış. Telif/copyright haklarının korunması da tabii ki büyük önem taşıyor. Bu konudaki eksiklerimizin giderilmesi ve ülkemizde yaşayan müzisyenlerin haklarının korunması onları üretmeye daha çok teşvik edecektir. Bu nedenle, Amerika, İngiltere gibi bu konuda kendini oldukça geliştirmiş ülkeler örnek alınarak çalışmalar yapılması gerektiğini düşünüyorum. Eminim tüm meslektaşlarım da benimle aynı fikirdedir.


Cenk Akyol: Gelecekte yapacakların, projelerin hakkında, senin özellikle vurgulamak, duyurmak istediğin şeyleri de paylaşmak isteriz.


Oytun Ersan: Oytun Ersan All Stars Band 2020 Nisan-Mayıs aylarında Avrupa turnesinde olacak. Bu tur kapsamında İstanbul’a da gelmek istiyoruz. Ülke, şehir, tarih ve mekan detayları yıl sonuna kadar belirlenmiş olur. Tüm detayları resmi web sitem ve sosyal medya hesaplarımdan duyuracağım. Özellikle Istanbul dinleyicisiyle buluşmak için sabırsızlanıyorum.


Şu an, aynı zamanda üçüncü albümüm üzerinde çalışıyorum. 2020 yılında piyasaya sunacağım bu albüm Fusiolicious serisinin devamı olacak ve bomba gibi bir kadro geliyor. Yine tüm detayları kısa bir süre sonra sizinle paylaşmayı umuyorum.


Cenk Akyol: Müzik dünyasında yaşadığın bir anekdot, ilginç bir anı bu röportajın kreması olur.


Oytun Ersan: İlginç bir anıdan çok, hayatımın yönünü tamamen değiştiren bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum. Yıl 1996. O dönem saksafon çalıyorum. Sahne alacağımız mekânda konser saatini bekliyorduk. Sahnede büyük bir ekran kurulmuştu ve Yanni’nin Acropolis konseri gösteriliyordu. Arkadaşlarımla sohbet ederken bir anda duraksadım... Bas gitarist o kadar büyüleyici, o kadar kendine has ve o kadar hisli çalıyordu ki beynimden vurulmuşa döndüm. Ric Fierabracci bas gitarıyla harikalar yaratıyordu. Sahneye çıkma zamanımız geldiğinde arkadaşlarıma dönüp aynen şöyle dedim. ‘Arkadaşlar elimdeki bu saksafona iyi bakın, entrümanımı değiştiriyorum, artık bas gitar çalacağım’. Tabii hepsi bana güldü ancak dediğimi aynen yaptım ve bas gitara başladım. Eve kapanıp günde en az 8 saat çalıştım. Ric Fierabracci’yi kendime örnek aldım. Onun gibi kendine özgü bir bas gitarist olmak hayat amacım haline geldi ve işin en ilginç yanı Ric şu an benim çok yakın bir dostum. Ona olan saygımın ve sevgimin tarifi yok. Hayat gerçekten süprizlerle dolu.


Cenk Akyol


Cazkolik.com / 24 Temmuz 2019, Çarşamba


BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Cenk Akyol

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.