Şeytanın müziği Blues'a sesini veren enstrüman

Şeytanın müziği Blues'a sesini veren enstrüman

Merhaba değerli müzikseverler,

 

Önceki yazımda Blues için çok önemli bir marka olan Chess Plâk şirketinden bahsetmiştim, bu yazımda ise Blues’un tarihsel yolculuğunda yine önemli bir yeri olan gitarlardan ve bu gitarların iki dev markası, yani Fender ve Gibson’dan bahsedeceğim.

 

Gitar 1900’lü yılların başlarından itibaren eşlikçi bir enstrüman olarak, önemi giderek artan bir şekilde Blues içerisinde yerini aldı. 1800’lerin sonlarında çoğunlukla vokale dayalı bir müzik türü olan Blues, zaman içerisinde önce banjo, daha sonraları ise ağız mızıkası ve akustik gitar gibi enstrümanlar ile yolculuğunu sürdürdü. Hatta, bu enstrümanlara dayalı olarak kendi içerisinde alt türleri oluşturdu. Banjo, Afrika kökenli bir çalgı olup, Afrika'dan Amerika'ya köle olarak gelen işçilerin arasında yaygın idi. Zamanla, Amerikan Folk müziğinde daha yaygın olarak kullanılmaya başladı. Ağız mızıkası ise her dönem Blues’un ayrılmayan bir parçası oldu ancak gitarın gelişiminde yaşanan devrimin Blues’a olan etkisi, bu türün adeta evrim geçirerek günümüzdeki formunu alması ile sonuçlandı.

 

Blues, Texas ve Chicago gibi şehirleşmenin hızlıca yaşandığı ve bu şehirleşmenin kültür ve sanatı büyük ölçüde yeniden şekillendirdiği coğrafyalar üzerinden yolculuğuna devam ederken, kullanılan gitarlar da bu yolculuğa uygun olarak gelişti ve böylece Blues yeniden şekillenmeye başlayarak alt türlerini meydana getirdi. Akustik gitarlara takılan basit manyetikler sayesinde ses bir yükselticiye iletilerek daha kuvvetli hale getirildi. Böylece kapalı ve gürültülü mekânlarda geri plânda kalan, hatta çok da duyulmayan gitarın sesi daha güçlü ve duyulur hale geldi. Bu suretle gitarlar artık vokale daha etkin olarak eşlik etmeye başlarken, bir yandan da türe daha farklı bir form kazandırmaya başladı. Böylelikle Blues içerisinde gitarın önemi artmaya başladı. Durum böyle olunca gitarlar da olduğu gibi kalmadı ve birçok revizyonlar ile tarihsel gelişimlerini yaşamaya başladı. En önemli gelişim, bu gitarların içlerinin doldurularak sesin gitar içerisindeki titreşimle etkileşmesinin önlenmesi ve çok daha tok bir ses elde edildiğinin fark edilmesiyle oldu. Böylece “Solid Bodies” olarak ifade edilen ilk masif yapıda dolu gövdeli elektro gitarlar üretilmeye başladı. Tabii manyetikler ve yükselticiler de bu yeni modellere uygun hale getirilerek sesin daha iyi bir tonda elde edilmesi sağlandı.

 

Bu gelişmeler ile 1950’li yılların başında Fender ve Gibson elektro gitarları, 1950’lerin sonlarında ise gitarların kendi amplifikatörlerine göre sesi çok daha net ve temiz veren Marshall Amplifikatörleri piyasaya çıktı.

 

Bu yazımda Fender ve Gibson’un, Blues ve Blues-Rock türlerinde en fazla kullanılan, birbirine rakip iki modelin tarihsel gelişimi ile Blues’a olan etkisinden ve hangi Blues türünde hangi marka ve modelin tercih edildiğinden kısaca bahsedeceğim. Ama önce bu konunun bir gitarist için gerçekten ne kadar önemli olduğunu vurgulayan bir alıntı ile başlayalım:

 

"Her şey küçük bir pedala, Gibson fuzz tonuna, o zamanlar yeni çıkmış o küçük kutuya bakıyordu. Bu güzel bir slap ekosuna sahip XR kutusuydu. Ama bu efektler bana göre değil. Yalnızca kaliteli bir tınının peşine düşerim. Şiddetli, tok ve keskin mi olsun, yoksa “Beast Of Burden” daki gibi yumuşak ve sakin mi? Yani esas mesele şu; Fender mı Gibson mu?"

 

Evet "Life" isimli otobiyografik kitabında böyle diyor ünlü gitarist Keith Richards.

 

Günümüzde elektro gitarlar, pek çok özgün marka ve model olmasına rağmen temelde Fender Stratocaster ve Gibson Les Paul modelinden esinlenerek tasarlanmıştır dersek sanırım yanlış olmaz. Uzun yıllar bu iki üretici günümüz gitarlarının standardını belirledi ve hemen hemen tüm gitarlar bu iki gitar ile kıyaslanarak değerlendirildi. Yılların ezeli rakibi Fender ve Gibson’un rekabeti sadece müzik dünyası rekabeti değil, aslında bir ses ve tasarım savaşı oldu. Bu rekabette sadece firmalar savaşmadı, aynı zamanda sanatçılar da cephe aldı. Örneğin Buddy Guy Fender’i tercih ederken, Blues’un en önemli gitaristlerinden Hubert Sumlin veya Blues’un kralı Blues Boy King ya da bilinen adıyla B.B.King, Gibson kullandı. Hatta B.B.King Gibson’ı sadece kullanmakla kalmayıp, daha sonra bir efsaneye dönecek olan gitarına “Lucille” adını vererek o dönem “şeytanın müziği” olarak adlandırılan Blues’a ironik bir yaklaşımda bulundu.

 

 

Günümüze baktığımızda türün en önemli temsilcilerinden Eric Clapton ve Robert Cray çoğunlukla Fender kullanırken, Duane Almann ve Joe Bonamassa gibi sanatçılar tercihini Gibson’dan yana kullanıyor. Bunun gibi geçmişten günümüze hemen her Blues ve Rock gitaristi kendi cephesinde bu savaşı ya verdi ya da halen veriyor. Peki niçin bu türü icra eden sanatçıların bir kısmı Fender’i tercih ederken diğeri Gibson’ı tercih ediyor?

 

Bu sorunun cevabını gelin bu iki gitarın hikâyesinde arayalım.

 

 

 

Fender Stratasoaster

 

 

1908 yılında California’da doğan Leo Fender bir müzik enstrümanı sektörünün lideri olacak bir adama benzemiyordu. Niyeti de zaten bu değildi. Yüksek okulda muhasebe eğitimi alan Leo, ek iş olarak radyo tamiri yapıyordu. Buhran döneminde muhasebecilik işini kaybettiğinde ödünç aldığı 600 dolar ile bir radyo tamirci dükkanı açtığında sene 1938’i gösteriyordu. Bir süre sonra dükkanına müzisyenler gelmeye başladı ve bu da onu müzik ile ilgili ürünlere yöneltti. Plaklar, plak otomatları sattı, radyo sattı, gitar tamir etti, amplifikatör tamir etti ve bu, daha fazla sayıda müzisyeni dükkanına çekmesine neden oldu.

 

O dönemde popüler olan müzik Swing idi. Popüler gitaristlerinin çoğu ise Chicago ve Texas kökenliydi. Dans salonlarında Swing çalan orkestralar iyi iş yapıyor, kalabalık bir izleyici kitlesi salonları dolduruyordu. Bu yeterince gürültülü ortamlarda grupların gitaristleri diğer enstrümanlarla rekabet edebilmek için daha yüksek ses istiyorlardı. O dönemde gövdesinin içi boş olan elektro gitarlar kullanılmaya başlamıştı. Tasarımlarında bunlar aslında manyetik algılayıcılar eklenmiş çelik telli akustik gitarlardı. Kullanılan manyetiklerin tasarımı yaklaşık olarak bugün de bildiğimiz şekilde idi. İçinde bir mıknatıs ve üzerine sarılı bobin teli vardı. Çelik tel titreşiyor ve bu manyetik alanı kullanarak bir sinyal oluşturuyor, bu sinyal de yükseltildiğinde ortaya elektro gitarın sesi çıkıyordu. Ancak boş gövdeli elektro gitarların geri besleme konusunda sorunu vardı. Bir amplifikatöre bağlayıp çalındığında, amplifikatörden çıkan ses dalgaları gövdenin titreşmesine neden oluyor ve ses yükseldikçe yükseliyordu. Bu durum kendi tonunu yaratıyor, bu ton sisteme girdiğinde ise kendinden beslenmeye başlıyor ve sonunda “dip ses” olarak bilinen rahatsız edici bir gürültünün oluşmasını sağlıyordu. Bu durum elektro gitarın çalınabilecek ses seviyesini sınırlandırıyordu. Aslında bir süre önce geri besleme sorununun üstesinden gelmek için dolu gövdeli gitarlar tasarlanmış ancak tercih edilmediği için ticari üretime geçilmemişti.

 

Çelik telli gitarlarda hali hazırda başarılı olan Leo Fender, bu dip sesten kurtulmak için mevcut akustik gitarlar üzerinde çeşitli çalışmalar yapıyordu. Nihayet 1944 yılında Esquire olarak adlandırdığı ilk modeli üretti. Daha sonra bu modelin iki manyetikli bir versiyonu olan Broadcaster’ı piyasaya sürdü. Broadcaster, model adı ile ilgili bir anlaşmazlık sonucu çok kısa bir süre için model ismi basılmadan piyasaya verildi. Kullanıcılar arasında Nocaster adıyla anılan bu gitar bir süre sonra, eklenen birkaç yeni özelliğiyle beraber ticari başarıyı çok büyük ölçüde yakalayan ilk dolu gövdeli gitar olan Telecaster’a dönüştü.

 

Telecaster gayet iyi bir gitardı ve iyi satıyordu ancak Leo Fender bununla yetinmedi. 1952 yılında Kaliforniya’daki fabrika seri bir şekilde Telecaster ve amplifikatör üretirken, Leo Fender çizim tahtasına bir kez daha geri döndü ve o zamana dek tanıdığı gitaristlerin tavsiyelerini de göz önüne alarak yepyeni bir tasarıma başladı. İki yıl süren çalışma sonucu ortaya çıkan modelin çok daha fazla ve farklı özellikleri vardı: İki yerine üç manyetik, sesi dalgalandıran Tremolo kolu ve parlak cilalanmış müthiş göz alıcı bir gövde. Böylece 1952 yılında başlayan tasarım çalışması 1954 yılında ilk Stratocaster’ın üretimi ile sonuçlandı ve efsane model bu şekilde ortaya çıktı.

 

 

Tüm bunlar olurken, Amerika’nın diğer ucu Michigan’da da bir şeyler oluyordu.

 

 

 

Gibson Les Paul

 

 

Michigan’da bir başka gitar üreticisinin, Gibson’un tesisi bulunmaktaydı. Şirket 1900’lerin başından beri telli enstrümanlar üretiyor fakat belli modeller dışında pek başarı gösteremiyordu. Hatta bazı modellerde sesi güçlendirmek için manyetikler de kullanmış ama sesi bozduğu için tercih etmemişti. Üstelik 1940’ların ortalarında popüler sanatçı Les Paul şirkete dolu gövdeli bir elektro gitar yapma fikriyle gelmiş ancak geri çevrilmişti. Gibson, dolu gövdeli elektro gitarlar için bir pazar öngörüsünde bulunmadığı için riske girmemiş ve o dönemde mevcut tasarımlarından vazgeçmemişti.

 

1950’lerin başlarında Fender hızla gözde bir elektro gitar üreticisi haline gelince ve Les Paul’ün plakları da hatırı sayılır miktarda satmaya başlayınca, Gibson yöneticileri dolu gövdeli gitar fikrini yeniden değerlendirdi. Gibson, Les Paul ile anlaşma yapmak için görüşmeye başladı.

 

İlginçtir ki, Les Paul gitarlarının tasarım ve geliştirilmesi ile ilgili iki farklı hikaye mevcut. Biri Les Paul’un hikayesi, diğeri de Gibson’ın hikayesi. Ted McCartney o dönemde Gibson’ın başkanıydı ve onun hikâyesine göre Gibson, gitarı büyük oranda kendisi geliştirmiş ve Les Paul’e önermişti. Les Paul’un hikayesine göre de, gitarın tasarımını 1944’ten beri Gibson’ı da bünyesinde barındıran Chicago Musical Enstruments ile birlikte Les Paul kendisi yapmıştı. Hangisi doğru olursa olsun, önemli olan efsane model Gibson Les Paul’ün 1952 sonbaharında piyasaya çıkmış olmasıydı.

 

 

Gitar bu ilk haliyle ortalama bir satış grafiği elde etti. 1957 yılında ise tasarımda bazı önemli değişiklikler yapıldı. “Tunomatik” olarak bilinen yeni köprü bunlardan birisi oldu. Bu yenilik müzisyenlerin telleri tek tek daha ince bir şekilde akort etmesini mümkün kıldı ama en önemli değişim “Humbucker” denilen çift bobinli manyetiklerin ilavesi ile oldu. Gibson’ın bu yeni manyetiği o dönemde çoğu gitarda kullanılan tek bobinli manyetiklerle mukayese edildiğinde çok daha güçlü bir manyetik idi. İki farklı yönde sarılmış olan iki bobin, dip ses üzerinde engelleyici bir etki gösteriyor ve uğultuyu büyük ölçüde keserek daha net ve sıcak bir ses üretiyordu. Bu yüzden bu manyetik “uğultu kesici” anlamına gelen “Humbucker” ismini aldı. Gibson Les Paul’de bugün kullanılan manyetik, 1957’de ilk kez piyasaya sürülen bu manyetiklerin aynısı olup, standart halini aldı. Tek bobinli manyetiklerle çift bobinli manyetikler arasındaki fark ses açısından çok derindi. Bu fark dinlerken hemen algılanabiliyor, kayıtta da fark ediliyordu. Gibson Les Paul’un güçlü, sıcak ve hisli bir sesi vardı. Tonu adeta şarkı söyler gibiydi.

 

 

Chuck Berry (solda), Buddy Holly (sağda)

 

 

Müzisyenler açısından Fender ve Gibson

 

 

Gitarlar birbiriyle yarışırken, müzik cephesinde de sanatçıların savaşı devam ediyordu. Yeni bir müzik türü olan Rock’n Roll’un ortaya çıkmasıyla albüm kapaklarındaki fotoğraflar da değişmeye başlamıştı. Özellikle albüm kapaklarında yer alan “Sanatçı ve Gitarı” kavramı ortaya çıkmıştı. Chuck Berry, Buddy Holly, Bill Halley gibi sanatçıların albüm kapaklarında yer alan gitarlar, ardından gelen diğer sanatçıların Fender veya Gibson tercihlerini belirliyordu. Blues-Rock cephesinde Fender tercih edilmeye başlamıştı çünkü sesi daha keskin ve sert idi. Bunun farkında olan Fender, bu albüm kapaklarında gitarı daha etkileyici göstermek için, Stratocaster’ı standart “Güneş Parlaması” rengiyle cesur bir şekilde sunmaya başladı. Renkleri insanların onu “Yeniçağın Yeni Gitarı” olarak algılamalarına katkı sağladı.

 

1950’lerin sonlarında Gibson Les Paul bir kimlik krizi yaşadı. Gibson, müzisyenlerin Les Paul gibi çalmak istedikleri veya onun tarzında çaldıkları için üzerinde Les Paul’un adı olan bir gitarı hemen alacaklarını sanıyordu ama aslında çok az sayıda gitarist gitarı Les Paul gibi çalmak istediği için aldı. Aslında Gibson Les Paul daha çok Chicago/Electric Blues türüne ilgi gösteren gitaristler tarafından tercih edilmeye başlamıştı. Özellikle o dönemde çok ünlenen Blues sanatçısı Hubert Sumlin’in tercihiydi. Böylelikle Gibson daha çok Chicago/Electric Blues sanatçılarının tercih ettiği bir enstrüman oldu. Gitar bu müzisyenlerin elinde, hisli ve acı çekiyor gibi tınısı ile adeta sesini müziğe veriyordu.

 

 

Bu sanatçılar sayesinde Electric Blues’un yıldızının giderek parladığı dönemde, Gibson gitara son bir rötuş daha yaparak gelecekte gitar ile özdeşleşecek bir değişime imza attı. 1958’de gitar piyasaya, “Güneş Sarısı” ile “Kiraz Kırmızısı” rengini harmanlayan bir görünüm ile çıktı. Bu renk, akçaağacın doğal damarlarını ve desenini vurguluyordu. Gitar üç boyutlu bir görünüme sahip oldu ve adeta akçaağacın derinliklerinde bir şey oluyormuş gibi etki yarattı.

 

1960’ların ikinci yarısındaki İngiliz etkisinden kısa süre sonra yeni bir tür virtüöz gitaristler baş göstermeye başladı. Birçoğu yine İngiltere’den çıkıyordu ve hemen hepsinin müziği Blues’a dayanıyordu. Gibson’ın o dönemde üretimini bıraktığı Les Paul, Amerikalı Blues’culardan sonra, İngiltere’de de talep görmeye başladı. Jimmy Page bazı kayıtlarda Telecaster çalsa da, Led Zeppelin’in şarkılarının çoğu Gibson Les Paul’un o kendini belli eden hisli sesiyle dolu idi. İlk başlarda adı Gibson’la özdeşleşen Eric Clapton ise sonradan Stratocaster’ın en meşhur gitaristi oldu. Aynı dönemde başka bir müzisyen, müzikteki sihrini Fender’den çıkarıyordu. Bu müzisyen Jimi Hendrix idi. Hendrix’in Stratocaster’ı, Fender kullanacak olan tüm modern gitaristler için adeta standardı belirleyen model oldu.

 

İngiltere’de durum bu şekilde iken, Electric Blues Texas’da daha farklı bir forma kavuşuyordu. Efsane gitarist Stevie Ray Vaughan (SRV) ile ilginç imajı ve şovlarıyla dikkat çeken grup ZZ Top, gitarı tam anlamıyla Blues’a monte ederek, Texas Blues olarak adlandırılan daha sert tonda, Rock’a daha yakın bir türü icra ediyorlardı. Tabii müziğin içerisindeki sert Rock Gitar Riff’lerinden dolayı tercihleri Fender olmuştu.

 

 

Fender ve Gibson kullanan müzisyenler gitarları şöyle anlatıyor: Gibson daha sıcak, daha yumuşak, daha hisli ve acılı, akışkan bir sese sahiptir. Fender ise istediğiniz sesi almanız için üzerinde epey uğraşmanız gereken bir gitar. Stratocaster ile isterseniz Les Paul gibi yumuşak bir ses çıkarabilirsiniz ama yine de aynı tadı vermez, Les Paul’den ise Stratocaster sesi almak mümkün değil. Les Paul bir Marshall amplifikatöre bağlandığında adeta kemanımsı bir ses ürettir, gitar parmaklarınızdan kayıp gider, hafifçe dokunduğunuzda çalmaya ve hatta ağlamaya başlar.

 

Sonuç olarak sanatçıların gitarlara bakışı, Gibson’ın Electric Blues ile, Fender’ın ise Blues-Rock ile daha uyumlu olduğu yönünde. Tabii bu görüşe katılmak veya katılmamak iyi bir müzik dinleyicisi olarak bizlere ait. Her iki gitar da mükemmel tınıları ile Blues’a sesini veriyor ve dinleyenlere tadına doyulmayan bir ziyafet sunuyor.

 

Müzikle kalın

 

Tamer Tekelioğlu

 

Cazkolik.com / 26 Mayıs 2021, Çarşamba

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Tamer Tekelioğlu

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.



X