Hi-Fi sektörünün büyülü dünyası

Hi-Fi sektörünün büyülü dünyası

Merhaba değerli müzikseverler,

 

Bu yazımda sizleri Hi-Fi sektörünün büyülü dünyasına davet etmek ve bu keyifli dünyaya bir kapı aralamak istiyorum. Sadece ilgi duyan ve merak edenler için değil, hepimizin keyifle okuyabileceği, çok fazla teknik detaylarda kaybolmadan, terminolojinin en temel kavramlarına bir miktar dokunarak bu dünya bize ne sunuyor anlatmaya çalışacağım. Belki de yanından bile geçmeye korktuğumuz bu dünyanın aslında çok da erişilmez olmadığını göreceğiz. Gelin bu dünyanın kapısını biraz aralamaya başlayalım.

 

Hi-Fi terimi bizlere ilk başta belki de erişilmez ve ürkütücü geliyor olabilir ama teknoloji sayesinde artık yaşamımıza bazı ürünlerle girme eğiliminde ve hatta bazı noktalarda girmiş bile olabilir. Eskiden sadece evimizde vakit ayırarak veya arabamızda trafikte zaman geçirmek için dinlediğimiz müzik artık bir çoğumuzun hayatının merkezinde. Yolda yürürken, ofiste çalışırken, yemeğimizi yerken veya bir kafede kahvemizi yudumlarken cep telefonumuzdan müzik dinliyor, bu cihazlarda kendi çalma listemizi oluşturuyor ve bunları oturduğumuz yerden arkadaşlarımızla paylaşıyoruz. Bu alışkanlık hayatımıza öyle girdi ki, yeni model cihazlar, sesi daha iyi veren kulaklıklar adeta birbiriyle yarışıyor. Bu eğilimi gören online stream platformları da boş durmuyor ve daha kaliteli ses sunmak için yeni yeni formatlar kullanıyor. Yeni model araçlar bile, içerisinde Harman/Kardon, Beats Audio, JBL ve Focal gibi birbirine rakip markaların ürettiği müzik sistemleri ve hoparlörler ile satışa sunuluyor.

 

 

Peki tüm bunlar niye oluyor? Kullandığımız cihazlar bir süre sonra niye bize yetmiyor ve teknolojisi daha yeni, sesi daha kaliteli olan cihazlara yöneliyoruz? Çünkü daha iyiyi dinleyip, daha iyi sesi duyduğumuzda artık eskisi bize keyif vermiyor. Bu da bizi küçük adımlarla Hi-Fi sektörünün büyülü dünyasına doğru çekiyor. Eskiden en azından sokakta veya seyahatte kulağımızda basit bir walkman ve kulaklık varken, şimdi cep telefonumuza bağlı, dış sesleri minimize eden veya tamamen engelleyen, kulağımızı tamamen kaplayan üst seviye markaları tercih etmeye başladık. Bu cihazların seslerini dinlemeye olanak sağlayan Showroom’larda kulaklığı cihaza bağlayıp kulağımıza taktığımızda duyduğumuz ses haliyle bizleri etkiledi. Ses kalitesini önemsemeye başladık. Tabii bir kısmımız belki biraz da işin gösteriş kısmını sevdi ama kulağımız gösterişten ziyade iyi sesi duydu ve eskisiyle mukayese ederek farkı duydu. Eski cihazımıza veya kulaklığımıza döndüğümüzde ise çoğu zaman “bu ses kulağı tırmalıyor” diye şikayet etmeye başladık. Böylece bu tip cihazlar sayesinde ses kalitesine biraz daha seçici yaklaşır olduk. Aslında cihazlar bir yana, hayatın içindeki tüm sesler de böyle değil mi? Uzaktan duyduğumuz bir vapurun sesi, denizin dalgası hatta bir simitçinin sesi bile kulağımıza hoş gelebilirken, araba kornaları veya bir iş makinasının sesi kulağımızı aşırı rahatsız eder. Bizim için seçiciliğin başladığı noktadır hayatın sesleri ve biz farkında olmasak da aslında güzel sese yöneliyor olmak hayatın içinde var.

 

 

Analog, Dijital, Hi-Fi ve Hi-End Kavramı

 

 

Bu uzun girişten sonra çokça duyduğumuz bu kavramlardan kısaca bahsetmek istiyorum. Aslında bu kavramların ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Analog ve Hi-End kavramları bizi biraz düşündürüyor olabilir belki, aslında ne olduğunu biliyoruz da, tarif etmekte zorlanıyoruz. Yine de en basit haliyle tarif etmek gerekirse, Hi-Fi sesin aslına sadık kalınması şeklinde ifade ediliyor. Hi-Fi özelliği taşıyan cihazlar günümüzün en yüksek teknolojik standartları ve erişilmesi en güç malzeme kalitesi ile üretildiğinde Hi-End olarak isimlendiriliyor. Tabii bu cihazları teknik özelliklerinin yanı sıra yaratıcı tasarımları ile de ön plana çıktıklarını unutmamak gerek.

 

Analog kavramı en basit tanımıyla, devamlı değişken bir akış halinde bulunan veriyi ifade ediyor. Analog sinyal kesintisiz, sürekli ve sonsuz noktadan meydana geliyor. Yazılım sistemleri bu kesintisiz ve sonsuz sinyali işleyemedikleri için bu sinyallerin sayısal hale dönüştürülmesi ise Dijital kavramını oluşturuyor. Dijital hale dönüştürülen sinyallerde iki boyutta sıkıştırma işleminden dolayı kesintiler olduğu için bunlar sese kayıp olarak yansıyor. Bu teorik bilgiden sonra yazıyı daha sıkıcı hale getirmeden gelin biz işin pratik kısmına biraz bakalım.

 

 

İyi ses mi, yoksa gerçek ses mi?

 

 

Uzun yıllar cihazların ve sistemlerin kalitesi sesinin iyi olup olmadığı ile değerlendirildi. Ülkemizde ne yazık ki yüksek ses veren, bası ve tizi en yüksek olan cihazlar iyi olarak kabul gördü. Neyse ki, Hi-Fi bilincinin ortaya çıkmasıyla yüksek volümlü maksimum bas ve tiz yüklenmiş sesin aslında iyi ses olmadığı, müziği abartılı hale getirerek enstrümanların bu ses karmaşası içerisinde kaybolduğu görüşü kabul görmeye başladı. 1990’lı yılların son dönemlerinde kurulan ve ülkemizin ilk Hi-Fi klübü olan İstanbul Hi-Fi Kulübü o dönemde, gerçek sesin adeta bir konser salonundaymış gibi hiçbir değer kaybına uğramayan ses olduğunu, Hi-Fi cihazları ise, herhangi bir kopyalama sistemiyle çoğaltılmış kayıtlı malzemeyi aslına en sadık biçimde taşıyan ürünler olarak tanımladı. 15 kişi tarafından kurulan, daha sonra üye sayısı 70’lere ulaşan kulübün amacını, bu işe meraklı ses tutkunlarını bir araya getirerek bilgi alışverişi sağlamak ve Hi-Fi bilinci oluşturmak şeklinde özetleyebiliriz. Kulübün o dönem yeni çıkan cihazları ve aksesuarları test etmek, oda akustiği ve hatta kulağın anatomik yapısının incelenmesine kadar birçok konuda faaliyeti oldu.

 

İyi ses ile gerçek ses veya diğer bir deyişle doğal ses birbirinden çok farklı kavramlar. İyi ses göreceli ama gerçek ses öyle değil. Bazılarımız için tizi/bası artırılmış ses iyi iken, bazılarımız yüksek tiz veya bastan rahatsız olabiliyor. Gerçek yani doğal ses için ise tarif çok net. Biraz önce bahsettiğimiz gibi müziğin sanki karşımızda canlı icra ediliyor gibi stüdyo ortamında kayıt esnasındaki müdahale edilmemiş ses ile eşdeğer olması.

 

Biliyoruz ki, 17 ve 18nci yüzyılda dönemin popüler müziklerinin notaları kitapçık olarak basılıyordu.  Bu kitapçıklar gelir düzeyi yüksek olan soylular tarafından temin edilerek malikhanelerinde bulunan kadrolu müzisyenler ve orkestralara canlı olarak icra ettirilirdi. Bu canlı performans için akustiği uygun odalar yaptırılırdı. Müzik ya bu şekilde dinlenir ya da şehrin opera veya tiyatrolarına gidilirdi. Bu salonlarda akustik o denli iyiydi ki ses salonun her köşesinden net ve canlı bir şekilde duyulurdu. Henüz kayıt teknolojisinin ve müzik cihazlarının olmadığı böyle bir dönemde, insanların müziği bu haliyle  dinlemesi, o zaman farkında olmasalar bile belki de bugün Hi-Fi olarak adlandırılan tutkunun, yani sesin aynı o salonlardaki gibi aslına sadık kalınarak dinlenme arzusunun temelini muhtemelen bu alışkanlık oluşturuyor. Bugün haliyle evimizde müziği canlı dinleyebilmek mümkün olmadığından, biz de imkanlarımız ölçüsünde o salonlarda dinlenilen müziğin üzerimizde oluşturduğu etkiye en yakın etkiyi sağlayacak cihazlar ile bu tutkumuzu gidermeye çalışıyoruz. Öyle ki bu cihazlarda dinlediğimiz müziklerde, hiç duymadığımız sesleri duyduğumuzda şaşırıyor ve hayretimizi gizleyemiyoruz. Üstelik aynı müzikleri defalarca dinlemiş olmamıza rağmen. Bu bizim gibiler için geriye dönülmez bir yolculuğu başlatabiliyor.

 

 

 

Bu dünyada neredeyiz, nerede olmak istiyoruz?

 

 

Öncelikle belirtmeliyim ki bu dünyada sesin yolculuğu, en alt seviyeden üst seviyelere ilerledikçe daha büyülü bir hale ulaşıyor. Sesin öyle halleriyle karşılaşıyoruz ki, bize çoğu zaman ben bu şarkıyı hiç böyle dinlememiştim dedirtiyor. Yazımın girişinde de bahsettiğim gibi günümüzde yüksek teknolojiler sayesinde pahalı cihazların yanı sıra ses kalitesi bu cihazlara yakın ve hatta aratmayan makul ücretli cihazlar üretilmeye başladı. Bu sebeple, Hi-Fi dünyasının eskiden olduğu gibi büyük bütçeler gerektiren, erişilmesi zor ve lüks bir tutku olmaktan giderek uzaklaşarak, meraklı tüketicilere yakınlaşıyor olmasını söylemek sanıyorum yanlış bir varsayım olmaz. Özellikle Hi-End teknolojisi sayesinde ses kalitesi oldukça yüksek çok farklı özellikte ürünler kalite/fiyat yelpazesinde daha erişilebilir ücretler ile sunuluyor.

 

Tabii bütün bu gelişmelerin yanında, bu sektörde yerimizi belirlemek istiyorsak, öncelikle nasıl bir ses istediğimize karar vermemiz gerekiyor. Giriş seviyesinde dahi o kadar güzel ses veren ürünler var ki, sesi duyduğumuzda gerçekten hayranlığımızı gizleyemiyoruz. Üstelik cihaz boyutları eskisi gibi evin odasının büyük bölümünü kaplayan ölçekte değil. Tasarımlar giderek daha yaratıcı hale geliyor. Blue Aura, Pro-Ject gibi Bluetooth ve WiFi özelliği olan retro görünümlü hibrit amfiler, KEF, Q Acoustics gibi boyu küçük ama sesi güzel raf tipi hoparlörler, Blue Sound, Cambridge Audio gibi son derece işlevsel medya/network çalarlar hatta Naim Mu-So, Senheisser Ambeo gibi “All In One Soundbar” olarak isimlendirilen yani amfisinden hoparlörüne ve network çalarına kadar her katmanı içinde barındıran cihazlar hem boyut, hem ses kalitesi, hem de tasarım olarak sektöre yön veriyor ve büyük sistemlere nazaran daha erişilebilir ücretler ile alıcı buluyor.

 

Tabii burada bir ayrımı yapmak gerekiyor, işin içine teknoloji ne kadar girerse doğaldan o kadar uzaklaşılır diye düşünülüyor ancak yüksek çözünürlükteki ses dosyalarından alınan derinlik ve detay tamamen olmasa bile bu önyargıyı bir miktar yok edecek derecede.

 

 

 

Üst segment cihazlara kısa bir bakış

 

 

Biraz önce bahsettiğim üzere, Hi-Fi dünyasındaki yerimizi nasıl bir ses istiyor olmamız belirleyecektir. Kimimiz için kurduğumuz sistem yeterli gelirken, kimimiz bundan tatmin olmayarak arayışını daha üst segment cihazlara yönelerek yapacak. Ancak üst seviye sistemlerde durum biraz daha detaylı ve karmaşık. Sistemi oluşturan her bir bileşen, yani kaynağından amfisine, hoparlörüne, kablosuna, odanın akustiğine, alanına, hacmine ve sistemin yerleştirilmesine kadar ayrı ayrı önem taşıyor. Sistemde yer alan her bileşenin gerçek sese ulaşmak için farklı özelliği ve görevi var. Burada sıklıkla sorulan sorulardan birisi şu: Hangi bileşen daha önemli? Kaynak mı? Amfi mi? Yoksa hoparlör mü? Sorunun cevabı ise şöyle: Hiçbiri diğerinden daha az veya daha çok önemli değil. Domino etkisi gibi, kötü bir kaynak, kötü bir amfi veya kötü bir hoparlörün bu özelliği tüm sistemi etkiler. Doğru olan, sistemi oluşturan her cihazın veya aksesuarın kendi kategorisi içerisinde mukayese edilerek değerlendirilmesidir. Şimdi bu bileşenlere kısaca bir göz atalım.

 

 

 

Amfi

 

 

Doğru olan cihazları kendi kategorisi içerisinde değerlendirmektir dedik. O halde gelin önce kısaca amfilerden başlayalım. Amfi söz konusu olduğunda, sinyali işleme ve yükseltme işlemi için vakumlu lamba kullanan yani “Vacuum Tube” tabir edilen modellerde ses performansının, yarı iletken elektronik devreli “Solid State” olarak tabir edilen transistörlü modellere göre daha doğal olduğunu biliyoruz. Solid state amfiler daha güçlü ses üretirler ve distorsiyon dediğimiz gürültüleri düşüktür. Daha az ısınırlar ve elektrik sarfiyatları azdır. Lambalı modeller ise geç ısınırlar ama ısındıkça çok daha doğal bir ses performansına ulaşırlar. Bu tür amfiler, kullanılan lambanın türüne göre değişiklik göstermekle birlikte, vokal yani orta sesleri tüm doğallığı ve detayı ile bize sunarlar. Bu cihazlarda genellikle bas/tiz kontrolü yoktur. Kayda giren ancak sıradan amfilerde pek duyulmayan birtakım sesler, özellikle caz ve klasik müzikte kayıt esnasında sanatçının melodiyi çalarken mırıldanmalar, nefes almalar gibi sesler bu tür cihazlarda duyulur hale gelir.

 

Bir adım daha ileriye gidersek, bu cihazlarda kullanılan elemanların yapısı ve türünün dinleyicinin tercihi için ne denli önemli olduğunu görürüz. Örneğin lambalı amfilerde güç katı dediğimiz çıkış katında kullanılan lamba türünün sese etkisi oldukça farklıdır. Bu cihazlarda yaygın olarak kullanılan EL34 türü lamba oldukça sıcak bir sese sahipken, diğer yaygın tür olan KT88 lamba ise daha keskin ve güçlü bir ses sunar. Her iki lamba da ısındıkça ses doğallığı, sahne detayı ve derinliği artar. Öyle ki sabahtan akşama çalışan lambalı bir sistemde sabah ile akşam dinlenilen sesin farkını duyduğunuzda kulaklarınıza inanamazsınız. Benzer şekilde A Class, AB Class gibi modeller veya Dual Mono Blok yapıdaki bir amfinin ses karakteristiği birbirinden çok farklı olup, mukayesesi tamamen kulağımıza kalmıştır.

 

Üst segment amfiler için birçok marka ve model mevcut ancak en yaygın bilinenlere örnek olarak Marantz, McIntosh, Naim, Dan D’Agostino, MBL, Sugden, Hegel, Line Magnetic, Jadis, Synthesis, Master Sound, Prima Luna ve Absolare gibi markaları verebilirim.

 

 

Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, Absolare markasının farklı bir önemi var bizim için; endüstri mühendisi Kerem Küçükaslan ve bilgisayar mühendisi Gökhan Türkan tarafından kurulan Absolare Electronics firmasına ait Hi-End ürünler markası olarak tanınıyor. Tamamı Türk mühendislerden ve teknisyenlerden oluşan 14 kişilik bir ekip ile üretilen cihazlar kalite ve tasarımları ile son yıllarda katıldığı tüm fuarlardan ödül alarak dönmeyi artık bir gelenek haline getirdi.

 

Ne mutlu bize ki bu sektörde dünya devleri ile yarışan nefis bir markaya sahibiz.

 

 

 

Kaynak

 

 

Kaynaklar da amfiler gibi ister dijital olsun ister analog, sistemlerin önemli bileşenlerindendir. Günümüzde 24 bit ve üstü çözünürlüğe sahip network çalarlar, ses kalitesi olarak 16bit çözünürlüğe sahip CD’lerden daha tercih edilir duruma geldi. Network sunucularda yer alan kullanıcı dostu ara yüzler sayesinde albüm ve şarkılara erişim kolaylığı bu cihazlara olan talebi oldukça artırdı. Yine bu ara yüzler sayesinde cihazların ön panelinde bulunan şık ekranlarda albüm görselinden, şarkı ismine kadar her türlü detayı ayrıntılarıyla görebilme imkanımız oldu. Bununla birlikte yok olmaya analog tutkusu sonucunda plaklara dönüş pikaplara olan talebi de çok fazla artırdı. Eskiden büyük ve hantal bir kasaya sahip pikaplar daha önce hiç görmediğimiz ilginç tasarımlar ile karşımıza çıkmaya başladı. Titreşimi önlemek için motor bloğu gövdeden ayrılmış tasarımlar, elektrik besleme ünitesi ana gövdenin dışında olanlar ve hatta müzik türüne göre birden fazla “Tone Arm” yani pikap kolu olan modeller ütopik olsa bile artık tuhaf gelmiyor. Bunlara ilave olarak pikap kolunun şekli ve malzemesi, döner diskin ağırlığı, kasnağın diskin içinden mi, yoksa dışından mı geçtiği gibi birtakım özellikler pikapların kalitesini belirleyen faktörler olarak karşımıza çıktı. Tabii bütün bu özelliklerin yanında hep var olan ama pek bilinmeyen pikap iğnesi ve kartuş türünün, “Skating-Antiskating” ve “Balance” yani kola etki eden merkezkaç kuvveti, iğnenin plak üzerine yapması gereken basınç ile açı gibi ince ayarların sesi ne denli etkilediği göz önünde tutularak, bu özellikler pikaplarda seçenekli olarak sunulmaya başladı. MM yani “Moving Magnet” olarak adlandırılan ve devinimli bir mıknatıstan oluşan iğne ve kartuşun sesi ile MC yani “Moving Coil” olarak bilinen döner bakır bobinli iğne ve kartuşun sesini iyi bir sistemde mukayeseli olarak dinlediğimizde, MC sahnesinin bambaşka bir dünya olduğunu fark ederiz.

 

Pek çok pikap markası arasında en yaygın olarak Thorens, Rega, Teac ve Pro-Ject’i örnek verebilirim. Bunu yanı sıra tasarımı ile dikkati çeken markalardan Acoustic Solid, Michell Engineering, Gold Note ve Clear Audio aklıma gelen ilk örnekler.

 

 

 

Hoparlör ve kablolar

 

 

Hoparlörlerde de durum farklı değil. Genellikle Kule, Raf tipi veya Monitör olarak boyutlarına göre çeşitlendirilmekle birlikte üst segment sistemlerde mevcut amfiler daha çok kule tipi hoparlörü sürmeye yönelik tasarlanmıştır. Bas, tiz ve orta sesleri veren hoparlörlerden tümünün kabinde ayrı ayrı veya tek bir hoparlör üzerinde bulunması 3 yollu olarak adlandırılır. Üzerinde durulması gereken en önemli konu hoparlörün kullanılacağı mekanın alanı ve hacmidir. Hoparlör seçimi buna göre yapılmalı ve sahneyi en iyi oluşturacak şekilde yerleştirilmelidir. Aksi taktirde hoparlörden verim almak imkansız hale gelir. Basit olarak fikir vermesi açısından 3 yollu ortalama ölçekteki kule tipi bir hoparlörün sahnesinin daha iyi olması için yaklaşık 20 - 30 metrekarelik bir alanda, ses etkileşimi ve titreşim açısından birbirinden ve duvar veya köşelerden imkanlar ölçüsünde uzakta ve genelde maksimum 5 derecelik içe dönük bir açı ile yerleştirilmesi tavsiye edilir. Hatta “Bi-Wire” yani bas ve tiz seslerin ayrı kablolar ile hoparlöre iletildiği modellerde bu yerleştirme düzeninde kablonun konumu dahi önemli hale gelir.

 

Eskiden çok tartışılan kablonun sese olan etkisi konusu bugün artık kablo teknolojisinin geldiği noktada bu tartışmaları geride bırakıyor. Günümüzde kablo kalitesinin ister hoparlör kablosu olsun, isterse “Interconnect” olarak adlandırılan ve cihazları birbirine bağlayan ara kablolar olsun, sesi önemli ölçüde etkilediği bir gerçektir. İletkenliği yüksek olan, oksijen barındırmayan veya belli ölçüde barındıran bu kablolar saf bakır, saf gümüş veya karışımlı olarak ve birbirine temas etmeyen sarmal yapıda üretilerek cihazların karakteristiklerine en uygun sesi iletiyor. Ancak tüm cihazlar gibi sesin olgunlaşması için bu kabloların da belirli bir süre kullanılması yani “pişmesi” veya “yanması” gerekir. Bu da bence kullanıcı açısından en sıkıntılı konulardan birisi çünkü pişme/yanma işlemi tamamlanmadıkça sesi sanki perdelenmiş gibi duyuyoruz. Gerçek sese ise pişme/yanma süreci tamamlandığında erişiriz. Güzel bir kırmızı şarabın şişeden karafa konulduktan bir süre sonra rahatlaması ve damakta daha hoş bir tat bırakması gibi, rahatlayan ses de sistem içerisindeki yolculuğunun son noktası olan hoparlörlerden tane tane dökülerek tadı damağımızda kalan mükemmel bir sahne sunar.

 

Hoparlörler gerek tasarım, gerek boyut ve gerekse kullanılan hoparlör ve ahşap kalitesi ile sistemin en göz alıcı elemanı durumunda. Şöyle bir baktığımızda Focal, Sonus Faber, Franco Serblin, Tannoy, Gryphon, BW, Estelon, MBL, KEF, Vienna Acoustics, Harberth, Graham, Martin Logan gibi markaların hem kalite, hem de tasarım olarak biraz daha öne çıktığını görüyoruz.

 

Şüphesiz burada yazdığım markalar dışında daha pek çok marka mevcut ancak bunların birçoğu şimdilik sadece belirli ülkelerde bulunabiliyor. Dolayısıyla markalardan örnek verirken ülkemizde bulunabilirlik kriterini göz önünde bulundurdum. İleriki yazılarımda yeri geldikçe bu markaların amiral gemisi olan, kalite ve tasarımı ile öne çıkan önemli modellerini detaylı olarak inceleyeceğiz.

 

 

En doğru sistemi kurmak

 

 

Hi-Fi dünyası, sınırları her gün genişleyen, çok keyifli ama beraberinde mesai gerektiren bir dünya olarak hep yanı başımızda. İyi bir müzik dinleyicisi olarak dinlediğimiz müzikleri, Hi-Fi’ın büyülü dünyasına dahil ederek, defalarca dinlediğimiz bir şarkıyı hiç duymadığımız bir şekilde yeniden dinlemek eminim hepimizi heyecanlandırır. Dinleyerek, mümkünse mukayese ederek kendimiz için doğru olan sistemi oluşturmamız günümüzde eskiden olduğu gibi ulaşılması zor bir hayal değil. Bu sistemi kurduğumuzda alacağımız keyif gerçekten buna değiyor. Adeta orijinal bir Picasso veya Van Gogh ya da Monet tablosunu görmek kadar insana heyecan veriyor. Nasıl ki bu tablolara bakarken renklerin uyumu, ahengi, fırça izlerinin tablo üzerindeki dansı ve perspektifin kusursuz kullanımı bizi etkiliyorsa, emin olun oluşturduğumuz sistemden aldığımız ses ile dinlediğimiz müziğin bizde yarattığı etki de tümüyle aynı.

 

Evrendeki tüm gerçek seslere ulaşmamız dileğiyle sağlık ve müzikle kalın.

 

Tamer Tekelioğlu

 

Cazkolik.com / 08 Mayıs 2021, Cumartesi

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Tamer Tekelioğlu

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.