Kadıköy Belediyesi ve Yeldeğirmeni Sanat işbirliğiyle düzenlenen iki günlük etkinlik Mimaroğlu'nun mirasını selamlayan bir buluşma oldu.
Çağdaş müziğimizin ve bestecilik tarihimizin en nev-i şahsına münhasır isimlerinden biri olan Mimaroğlu’nu hatırlamak, onu yeniden keşfetmek üzere gerçekleştirilen bu programlar, aslında bir zincirin ilk halkaları. Umuyoruz ki bu kıymetli anma yolculuğu, yıl boyunca farklı platformlarda çeşitlenerek devam eder.
Bu projenin ortaya çıkışı ve nasıl şekillendiğine bakalım önce;
Fikrin ortaya çıkışı
Her şey, Ayşegül Durakoğlu’nun İlhan Mimaroğlu’na ait piyano eserlerini derinlemesine incelediği o özel anla başlıyor. Ayşegül Hanım, Mimaroğlu’nun piyanosu üzerinde her daim hazır duran notalara bakarken, bestecinin bazı eserlerinin daha önce hiç çalınmadığını fark ediyor. Tam o sırada, notaların üzerine düşülmüş doğum tarihine rastlamasıyla 2026 yılının İlhan Bey’in 100. doğum yılı olduğu fikri ortaya çıkıyor. İşte bu kıymetli tesadüf, bugün bir araya gelmemize vesile olan bu anma programının ilk adımını ve fikrin temelini oluşturuyor.
Ustanın 1926 yılında dünyaya gelişiyle başlayan bu yolculuk, bugün 100. doğum turunu tamamlamasıyla çok daha derin bir anlam kazanıyor. Bu yıl dönümü sadece bir kutlama değil; onun hatırlanması, anılması ve henüz bilinmeyen eserlerinin gün yüzüne çıkarılmasıyla bir anlam kazanacaktı. O kendine has diliyle bir yazısında şöyle diyordu: ‘Rakamlarla, tarihlerle aram iyi değildir. Ama en azından doğum yılımı biliyorum. 1926 11 Martta doğdum’. İşte biz de onun bildiği o en net tarihten yola çıkarak, onun dünyasına hep birlikte yeniden bakıyoruz.
Amerika’da 100. doğum günü kutlaması

Anma programının ilk adımı, doğum günü olan 11 Mart’ta, İlhan Bey’in de çok sevdiği ve yakın dostu Serdar İlhan tarafından yönetilen New York’taki Drom kulübünde atıldı. Ayşegül Durakoğlu, piyanist Meral Güneyman, Arif Mardin’in oğlu Joe Mardin, Manhattan Transfer’den Janis Siegel ve Defne Özkan gibi Progrkapaisimlerin bir araya gelerek bu kutlamada yer aldığını paylaşıyor bizimle.
Elbette bu anlamlı kutlamanın İstanbul ayağı da bizim için ayrı bir heyecan yarattı. Hem İlhan Bey’in hem de eşi Güngör Hanım’ın Kadıköylü olmaları, etkinliğin bu semtte hayat bulmasını çok daha anlamlı kılıyordu. Ayşegül Hanım bu düşünceyi Yeldeğirmeni Sanat Merkezi’nden Saba Sümer’e taşıdığında, çok olumlu bir yanıt alarak iki günlük dopdolu bir program için 11 ve 12 Nisan tarihlerinin onayını alınmış oldu.

Foto: Alper Maral
İlhan Mimaroğlu bilboardlarda
Sevgili Alper Maral bu fotoğrafı Yeldeğirmeni sokaklarında görüp, bizimle paylaşınca: ‘Çok şahane, değil mi? Sonunda İlhan Mimaroğlu'nu billboardlara taşıdık, şükür! Görse, Ayşegül Hoca'nın dediği gibi mızmızlanır, kim bilir nasıl muzip bir espri patlatırdı. Ruhunu şad etme eylemlerimiz sürecek'.
İki güne yayılan bu yoğun programla elbette Mimaroğlu’nu anlatmak ve anlamak mümkün olmayacaktır. Çok zaman ve emek ister onu anlamak ve anlatabilmek.

Gecenin zenginliği saymakla bitmez. Yel değirmeni Sanat Merkezi’nin yöneticisi Saba Sümer’in giriş konuşmasından sonra sözü Ayşegül Durakoğluna bıraktı. Gece başlıyor!

Durakoğlu’nun konuşmasının başında yaptığı İlhan Bey ve müziği hakkında verdiği değerli bilgiyi de şunları vurguluyor:
‘İlhan Mimaroğlu titiz, detaylara dikkat eden biriydi. Ama onun bu zorluğunun arkasında haklı sebepleri vardı. Hayata farklı bir gözle bakar gördüğünü duyduğunu sorgular, dünyanın çarpıklıklarını kimi zaman alayla, kimi zaman sert bir tepkiyle, kimi zaman ince mizah anlayışıyla dile getirirdi. Aslında onun müziği de tam olarak buydu. Hayata bakışının bir yansıması. Birbiriyle uyumsuz gibi görünen aykırı sesleri bir araya getirerek oluşturduğu bir ifade biçimi. Müziği zor olarak tanımlansa da usta bir incelikle örülmüştür. Dinlemesi zor, öğrenmesi ve çalması daha da zor. Zaman zaman zorlanabilirsiniz, beğenebilirsiniz, beğenmeyebilirsiniz ya da fazlasıyla aykırı gelebilir ama en önemlisi İlhan Bey nasıl dinleyicisini sorguluyorsa siz de onun müziğini sorgulayacaksınız.’
İlhan Bey’in hem yakın arkadaşı olan hem de eserlerini onunla birlikte icra etme şansına erişen Ayşegül Durakoğlu ile bu mirasın sorumluluğunu farklı bir noktadan omuzlayan müzikolog Alper Maral’ın aktardığı bilgilerle kitaplarından plaklarına, düşüncesinden mizah anlayışına bir çok konuya değinildi.
Ustanın farklı yönlerini tanımak ve seçilen elektronik yapıtları eşliğinde onun dünyasını anlamaya çalışmak, o akşam salonu dolduran şanslı dinleyiciler için benzersiz bir deneyimin başlangıcıydı.


Burada Alper Maral’ın özel konumuna da değinmek gerek. Zira o, Mimaroğlu’nu kendisinin 'piri' olarak kabul ediyor. Mimaroğlu’nun izinden giderek kendi yapıtlarına büyük kazanımlar katmış ve akademik hayatındaki asıl misyonunu da bu büyük ustanın eserlerini daha görünür ve duyulur kılmak olarak tanımlıyor.

İlhan Mimaoğlu’nun yakın dostları Serra Akkaya ve Hilmi Bitim de gecenin değerli isimlerindendi. Onlarda nice anılar saklı. İlhan Mimaroğlu komitesinin bel kemikleri. Yazının sonuna bırakacağım birkaç anı ve notumu orada bulabilirsiniz.
Alper Maral’ın derinlikli sunumunun ardından, sahne Ayşegül Durakoğlu’nun performansıyla bambaşka bir boyuta taşındı. Bu performansın bizim için en heyecan verici yanı, sadece Mimaroğlu ile birlikte daha önce icra ettikleri eserleri değil, bestecinin henüz gün yüzüne çıkmamış, hiç duyulmamış yapıtlarını da ilk kez dinleme ayrıcalığına erişmemizdi.

Sahnedeki bu sıra dışı deneyime geçmeden hemen önce, Ayşegül Hanım aralarındaki o unutulmaz diyaloğu bizle paylaştı. Yıllar evvel Amerika’daki bir konserde 'From the Other Diary' eserini seslendirdikten bir hafta sonra, her konser sonrası daktilosunun başına geçip nezaketle teşekkür mektubu yazan İlhan Bey’den yine bir zarf alır. Ancak bu kez mektupta küçük bir sitem vardır:
- Efendim, siz benim parçalarımın sırasını yanlış çaldınız!
- Nasıl olur İlhan Bey, siz de oradaydınız...'
- Yok, öyle değil. Ama size şimdi yeni bir parça yolluyorum bunları istediğiniz gibi karıştırın, canınız nasıl isterse öyle çalın!
İşte o gün gönderilen ama o zamandan beri icra edilme fırsatı bulunamayan o deneysel çalışma, ilk defa bu akşam bu salonda hayat buldu. Mimaroğlu’nun özgür bırakan bu vasiyeti, yıllar sonra izleyiciler için benzersiz bir ilk buluşmaya dönüştü.

Performansın kurgusu şöyleydi: Önce orijinal eser çalınıyor, ardından Mimaroğlu’nun yorumu geliyordu. Ancak usta, burada büyük bir serbestlik bırakmış ve Arada istediğiniz esere de gidip çalabilirsiniz, diyerek icracıya geniş bir alan tanımıştı. Sahnede Alper Maral, Ayşegül Durakoğlu’na aradan seçtiği notaları çalması için uzattığı o anlarda, biz izleyiciler için tam bir sürpriz gerçekleşti.


O akşam hem çalan hem de dinleyenler için benzersiz bir 'an'lık tanıklık yaşandı. Her şey tam da ustanın isteyebileceği gibi kuralların ötesinde, özgür ve heyecan vericiydi. Hepimiz için gerçekten unutulmaz bir deneyimdi.

Bu özel bölümün ardından sahneye Ali Perret (piyano) ve Free House grubundan Meriç Demirkol (sax), İmer Demirer (trp) ile Başar Ünder (elektronikler) gelerek Mimaroğlu’nun ruhunu yansıtan eserler çaldılar.
Ali Perret’in düzenlemesiyle Charles Mingus’un ‘Better Get It in Your Soul parçasını seslendirdiler. Konser bitiminde ‘İlhan Mimaroğlu için hissettiklerimizi çaldık. Son çaldığımız parça bu akşam için özel yazılmıştı.’ dedi. Bu parça Ali Perret’in İlhan Mimaroğlu anısına yapmış olduğu ‘İbibıl Kuşunun Ötüşü’ ismini taşıyordu.
Kendi dillerinde ve hissettikleri biçimlerinin dışavurumundaki kaos tam da içinde yaşadığımız dünyanın ve Mimaroğlu’nu yakarışlarının yansımasıydı.



Ve ilk gecenin son sanatçısı Aydın Esen sahneye çıkıp soluksuz parçasını çalıyor.

18 dakika… İnişler çıkışlar, estetik ve nüktelerle dolu. İç çekişler belki dertleşmeler.

Parça bittikten sonra sürpriz oldu bizim için de, Randy Esen’i davet etti ve birlikte performanslarını noktaladılar.


Anlatılmaz yaşanır denecek kadar özel geçen gecenin yarını için evlerimize gidip, yarım kalan İlhan Mimaroğlu sevdamıza rüyalarımızda göreceğimiz kim bilir hangi rüyalardan uyanarak gelecektik.
12 Nisan Pazar
Pazar günü okumalar, anlatımlar ve belgesel gösterimi gerçekleşti. İlhan Mimaroğlu ve Ayşegül Durakoğlu ile birlikte icra ettikleri, Nazım Hikmet’in ‘Makinalaşmak İstiyorum’ şiirine müziklerini yazan Mimaroğlu’nun performanslarını izledik. Ardından fotoğraf sanatçısı, şair, yazar, eğitmen Merih Akoğul bize programın sürpriz ismi olmuştu. Edebiyatçı ve fotoğrafçı kimliği ile ustanın çok yönlülüğünden bahsederken onun bir hiciv ustası olduğunun altını çizdi. Günsüz Günceden örnekler verdi.

Sözü daha sonra tiyatro sanatçısı Cem Baza aldı. Amerika’ya gidişini ve Mimaroğlu ailesi ile nasıl tanıştıklarını anlattı.

Günsüz Günce okumaları ile devam eden keyifli aktarımdan sonra yönetmenliğini Serdar Kökçeoğlu’nun üstlendiği belgesel Mimaroglu: The Robinson of Manhattan Island‘ı izledik.

Konser sonrası verilen özel resepsiyonda sohbetler ve akıllarda kalan sorular ile bir sonraki İlhan Mimaroğlu etkinliği ne zaman olur? Sorusuyla usulca ayrıldık.


Soldan sağa: Serra Akkaya, Leyla Diana Gücük, Ayşegül Durakoğlu, Saba Sümer, Alper Maral, Hilmi Bitim, Cem Baza, Serdar Kökçeoğlu, Merih Akoğul
Peki bundan sonra neler yapılmalı?
Umarız bu kutlamalar, İlhan Bey’in müziğini ve düşünsel dünyasını daha geniş kitlelere ulaştırır ve eserlerinin daha sık seslendirilmesine vesile olur. Özellikle genç kuşakların onu tanıması, yazılarını okuması ve sanatını keşfetmesi büyük önem taşıyor.
Yazımızın başında bahsettiğim gibi sona bıraktığım İlhan Mimaroğlu’nun yakın dostlarıyla paylaştıkları anılar ile yazımı noktalıyorum.
İşte bunlardan bir kaçı;
Ayşegül Durakoğlu “Eyvah, benim başımda da artık hindi pişirir”
Benim için en kıymetli olan, İlhan Bey ile müziği üzerine birlikte çalışma fırsatı bulmuş olmamdır. Hatta ilk provamızdan önce Güngör Hanım beni uyararak, “Aman Ayşegül, çok iyi hazırlan; daha önce İdil’in başında yumurta pişirirdi,” demişti. Ben de şakayla karışık, “Eyvah, benim başımda da artık hindi pişirir,” diye karşılık vermiştim. . Gerçekten de uzun ve yoğun bir çalışma süreci geçirdik; ancak söyledikleri ve önerileri o kadar yerindeydi ki, bu süreç benim için adeta bir eğitim deneyimine dönüştü. Zamanla o da bana güvendi; onun güvenini kazanmış olmak benim için büyük bir gurur kaynağıdır. Bir eserinin son bölümünde yer alan bir pasaj ise teknik açıdan neredeyse çalınması imkânsızdı. Prova sırasında o bölümü atladığımda bana sorgulayan bir bakışla yöneldi. Ben de, “İlhan Bey, sanırım bu eseri piyanoda denemediniz; bu şekilde çalınması mümkün değil, ama izin verirseniz farklı bir çözüm önerebilirim,” dedim. “Peki efendim, nasıl isterseniz öyle çalın, yeter ki çalın,” diye karşılık verdi.
Bugün geriye dönüp baktığımda, İlhan Bey’i yakından tanıma fırsatı bulduğum için kendimi ne kadar şanslı hissettiğimi daha iyi anlıyorum. Onu gerçekten çok özlüyorum.
“Makinalaşmak istiyorum”
En güzel anılarımızdan biri de, Nazım Hikmet’in “Makinalaşmak İstiyorum” adlı şiirini birlikte seslendirdiğimiz performanstır. Bu etkinlik, eşi ve Serdar İlhan tarafından New York’taki Kay Playhouse’da düzenlenen “Nazım Hikmet Gecesi” kapsamında gerçekleşmişti. İlhan Bey bu çok sevdiği şiir üzerine müzik yazmıştı. Eser yalnızca 4–5 dakika sürmesine rağmen oldukça yoğun provalar yaptık. Hatta bir gece geç saatlerde onları New York’tan alıp Hoboken, New Jersey’deki stüdyoma götürdüm; orada uzun süre birlikte çalıştık. Sanırım bu anlara ait görüntüler belgeselde de yer alıyor. Konser günü de kendisini alıp birlikte mekâna gittik. Genellikle böyle büyük prodüksiyonlarda sanatçılar sahne sırası gibi detaylara önem verirler. Ben de kendisine herhangi bir tercihi olup olmadığını sorduğumda, “Önemli değil; siz bana sadece beş dakika önce ne zaman sahneye çıkacağımı söyleyin,” demişti. Bu performansı gerçekleştirmiş ve kayda almış olmamız benim için büyük bir mutluluk.
Yakın dostu Hilmi Bitim’den notlar

Hilmi Bitim’in üstündeki ceket İlhan Mimaroğlu’na ait olup, mendili ve kimlik kartını her zaman sol cebinde taşır
Yıllar önce New York’ta bir masada oturuyoruz. Masada İlhan Mimaroğlu var. Ahmet Altan var. New York Türk kültür ataşesi var. İlhan bey müthiş sessizliğiyle çok yakınınıza gelmiş bir sincap gibi her an kalkıp iki sıçrayışta dalların arasında kaybolacak gibi oturuyor. Sanki gözlerinde konuşulanların sıradanlığı yavanlığı ile sıkıntıdan ağlayacakmış gibi bir hali var. Masaya bazı Türk hanımlar yaklaşıyorlar. Ahmet Altan’a kitabını imzalaması için uzatıyorlar.
Hanımlardan biri kitabı (Aldatılmak) öve öve bitiremiyor. Ahmet Altan imzasını atarken. Kadın ‘Kitabınızı bir gecede okudum bitirdim’ der demez. Yanımda oturan İlhan bey hızla yerinden kalkarken masaya doğru şunları söylemekten kendini alamıyor.
‘Hıh bir gecede okumuş’.
Sonra kendine has çevik bir hamleyle sırtını masaya dönüp merdivenlerde kaybolduğunu görüyorum. Sanki orda yokmuşçasına çekip gidiyor. Sanırım odasına dönecek ve uzun bir süre de dışarı çıkmayacak diye düşünüyorum. Varlığı bulunduğu ortama düşen, bu dünyaya ait olmayan bir varlığın gölgesi idi sanki. Bugün İlhan Mimaroğlu’nun dünyadan göçüp gittiği gün. Gözlerimi kapattığım zaman onu hissedebiliyorsam. Yüzünü hallerini görebiliyorsam. Ölüm yok ki...
Çöp kamyonlarının gıcırtılarını temize çekmiş bir dahi
İlhan Mimaroğlu bugünlerin müziğini dün bestelemiş bir dahidir. Sabaha karşı batı yakasında dolaşırken çöp kamyonlarının gıcırtılarını temize çekmiş bir dahi. Corona daha covid olmamıştı. Ama dahiler öyledir işte olacakları sezer ve duyurur. Duymayan da nemiz var ki?
Duyanlara selam olsun...
Yakın arkadaşı Serra Akkaya’dan iki anı

1995-96 seneleri – Serra Akkaya’nın evinde Güngör Hanım’ın doğum günü için bir araya gelinmiş
Ben çok kötüyüm efendim
İlhan Bey’le New York’ta uzun seneler bir arada bulunduktan sonra ilk defa Türkiye'de görüşme fırsatı oldu. 90'lı yılların sonlarına doğru zannediyorum. Güngör abla ile birlikte İstanbul'a geldiler. Ben tabii hemen İstanbul'da Moda'daki evlerine gittim. İlhan Bey'i görünce İlhan Bey merhaba Hoş geldiniz Türkiye'ye hep New York'ta görüşüyorduk. İstanbul'da sizinle böyle görüşmek ne kadar güzel nasılsınız, seyahatiniz nasıl geçti? dedim bir heyecan içerisinde, bana şöyle bir baktı elini uzattı: ‘Ben çok kötüyüm efendim siz nasılsınız?‘ dedi. Herkes kahkaya boğuldu tabii bir anda. Meğerse uçakta sigara içemediği için çok gergin geçmiş yolculuğu bir de İstanbul’un tozu toprağı gürültüsü, alışamamış adapte olamamış hemen. Uçakta sigara içemediği için bir daha da gelemedi Türkiye’ye bu son gelişi olmuştu.
Ama daha viskimi bitirmedim
Bir de sevgili Ayşegül Durakoğlu ile çok güzel bir anımız var. Ben Türkiye'ye döndükten sonra sık sık New York'a ziyarete gidiyordum. Bu ziyaretlerden birinde bir gece Ayşegül ile Manhattan’da buluşmuş sohbet ediyorduk. İlhan Bey o zaman iyice yaşlanmıştı evden dışarı çıkmıyordu ve hiç kimseyi de görmek istemiyordu. Ziyaretçi kabul etmiyordu kesinlikle. Ben de ertesi gün Türkiye'ye dönecektim. Güngör Abla'ya Allahaısmarladık demek için aradım. Ayşegül ile birlikte olduğumuzu söyledim. Güngör abla da İlhan Bey'e sormuş. Sizi görmek ister mi acaba diye. O da gelsinler demiş. Biz tabii çok sevindik. Gecenin bir saatinde onların evine gittik. Oturduk yine viskiler çıktı sohbetleri edildi ve bir zaman sonra daha geç olmadan kalkmak istedik. İlhan Bey ve yormak istemedik tabii. İlhan Bey hiç unutamadığım bir cevap verdi ‘ama daha viskimi bitirmedim’ dedi. -Yani hemen gitmeyin biraz daha oturun- bu kadar zarif ifade edilebilir mi? İlhan Bey öyle der de kalkılır mı? Tabii ki mümkün değil. Bir süre daha oturup o güzel sohbete devam ettik o gece.
Neee.. sen benim yüzümden mi dünyaya geldin?
Yıl 1999, New York’a Michel Legrand’ın geleceğini duyduk, hemen biletler alındı, Blue Note’a konsere gittik. Konser tabi ki çok güzeldi, Michel Legrand bütün tanınmış parçalarını çaldı, en sonunda da Cherbourg Şemsiyeleri ile bitirdi. Konser bittikten sonra herkes, Michel Legrand ile konuşmak için sıraya girdi, tabi İlhan Bey de onların arasındaydı. Biz Güngör ablayla tuvalete girmek için üst kata çıktık. Ben çıktığımda bir baktım karşımda Michel Legrand odasının önünde sandalyeye oturmuş, belli ki yorulmuş, dinleniyordu. Kendisini tebrik ettim, bir Türk olarak parçalarını çok sevdiğimi, çocukluğumda bizim evimizde müziklerinin hep dinlenildiğini ve hatta Cherbourg Şemsiyeleri’nin annemle babamın tanışmalarının ve aşklarının bir parçasını olduğunu söyledim. Bunu der demez Michel Legrand iki elini başının arasına koydu ve “Neee.. sen benim yüzümden mi dünyaya geldin? Bu benim suçum mu? Çok özür dilerim tatlım, çok özür dilerim” dedi. Birlikte kahkahaların ardından, kulüpten çıktığımızda İlhan beye bunu anlattım ve “Demek ki Michel Legrand da sizin gibi bu dünyaya gelmenin pek iyi bir şey olmadığını düşünenlerdenmiş” dedim. İlhan beyin çok hoşuna gitti. O sırada “Geldim Gördüm Geçtim Gittim” i yazıyordu. Bu hikâyeyi kitabında yazmak için benden izin istedi (ki buradaki nezaketin de altını çizmek istiyorum). “Tabi ki” dedim ve yazdı, kitapta görebilirsiniz.
Apaçık Radyo’ya etkinlik öncesi tanıtım programı için ayrıca teşekkür ederiz. Radyolarımız için, ustanın Ertesi Günce’sinden alıntılayarak:
Seçenek
Çocuğa sormuşlar: ‘Radyoyu mu seversin televizyonu mu?’
‘Radyoyu’ demiş.
‘Niye?’
‘Çünkü görüntüler daha iyi’
Ertesi Günce’den son söz
Bizim aileye Ramada Inn girdi. Babamın (Mimar Kemalettin’in) yapıtlarından biri, Lâleli’deki Harikazadegân Apartmanları. Ramada Oteli olmuş.
Gün gelir Kleenex’de girer aileye belki. Kitaplarım, yazılarım, notalarım o yola giderse.
İlhan Mimaroğlu – Elektronik Müzisyen, Besteci, Yapımcı, Yazar
1926 yılında İstanbul’da doğan Mimaroğlu, besteci, elektronik müzik sanatçısı ve Atlantic Records’ta önde gelen bir yapımcıydı. Kendini müziğe adayan Mimaroğlu, 1955 yılında Rockefeller Vakfı bursuyla New York’a giderek Columbia Üniversitesi’nde Paul Henry Lang ile müzikoloji, Douglas Moore ile kompozisyon çalıştı. Columbia-Princeton Elektronik Müzik Merkezi’nde etkin bir besteci olarak yer aldı ve Columbia Üniversitesi Öğretmenler Koleji’nde ders verdi. Atlantic Records’taki yapımcılığı sırasında Charles Mingus gibi isimlerin albümlerinde çalıştı ve Freddie Hubbard ile iş birlikleri yaptı. Frank Zappa ve John Lennon, Mimaroğlu’nun elektronik bestelerini etkilenme kaynakları arasında göstermiştir; Federico Fellini ise 1969 tarihli Satyricon filminde onun bir eserini kullanmıştır.
Bu süreçte Mimaroğlu, Ankara ve İstanbul radyolarında başlattığı “Çağdaş Besteciler” programını New York’tan devam etmiş, aynı zamanda caz programları da hazırlamıştır. Cumhuriyet ve Yeni Yüzyıl gazetelerinde yazdığı yazılarla müzik ve sanat üzerine özgün fikirlerini paylaşmıştır. Columbia yıllarında tamamladığı bestelerde biçimsel yaklaşım açısından sezgisel bir anlayış benimsemiştir. Seri müzik bestecilerinden ziyade Pierre Schaeffer’e daha yakın durmuş ve “özellikle elektronik müzik ile sinemanın paralel olduğu fikri—temelde aynı şey: “biri göz için, diğeri kulak için”.
1971’de Guggenheim Bursu’na layık görülmüştür. Amerikan Besteciler, Yazarlar ve Yayıncılar Birliği (ASCAP) üyesi olan Mimaroğlu, 1990’ların başından itibaren müzik üzerine makale ve denemeler yazmaya başlamıştır. Serdar Kökçeoğlu’nun yönettiği ve sanatçının yaşamını, müziğini ve eşi Güngör Mimaroğlu ile yaratıcı ilişkisini yansıtan “The Robinson of Manhattan Island” adlı belgeselde 2020 yılında yer almıştır. Mimaroğlu, 2012 yılında New York’ta zatürre nedeniyle hayatını kaybetmiştir.
Leyla Diana Gücük
Cazkolik.com / 25 Nisan 2026, Cumartesi
Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.