Caz tarihinin az bilinen derinlerinden gelen müzikler

Caz tarihinin az bilinen derinlerinden gelen müzikler

Avrupa kökenli caz yayıncılığının önde gelen firması Danimarkalı Storyville bıkmadan, yorulmadan caz tarihinin derinlerinden bulup çıkardığı müzikleri albümler halinde yayınlıyor. Yayınladığı son albümlere bakınca kısa zamanda ne denli çok iş yaptıklarını farkettim. En önemlisi de, caz tarihinin Avrupa ile ilgili geçmişi Amerika geçmişine göre daha az bilinir, Storyville işte bu açığı kapattığı için ayrıca önemli bir firma. Storyville 1. Dünya Savaşı ve sonrası dönemde, 2. Dünya Savaşına kadar geçen süreçte gerek radyo kayıtları, gerek müzik firmalarının arşivlerindeki kayıtları bulup çıkarıyor ve yeni nesil caz dinleyicisiyle tanıştırıyor. Bu kayıtlar sayesinde biz cazseverler de bir dolu yeni keşifte bulunuyoruz. Örneğin Danimarkalı Leo Mathisen. Bu ilginç piyanist, besteci, orkestra şefinin 2. Dünya Savaşı dönemi dahil 1944-48 arası kaydettiği müzikler yayınlandı. Aynı şekilde dönemin Amerikalı caz yıldızları kornetçi/klarnetçi Muggsy Spainer ve tenor saksofoncu Bud Freeman 1944-45 kayıtları, Artie Shaw’un 1945 Spotlights Band Broadcasts kayıtları, Thad Jones’un aynı dönem The Danish Radio Big Band ile yaptığı kayıtlar, Count Basie, az bilinen Papa Bue’s Viking Jazzband kayıtları, Lorna Campbell, Jay McShan, Teddy Wilson ve biraz daha yakın tarihli Warne Marsh, Ben Webster, yine eskilerden Art Tatum 1934-44 arası Amerikan Ordu Radyosu kayıtları, Avrupalı caz müzisyenleri mesela; Anders Jorgensen, Frisk Quartet, Erling Krooner, ayarıca, Stan Kenton’ın 1937-46 arası kayıtları, Tommy Dorsey, Bob Crosby kayıtları... saymakla bitmez. Daha yeni albümler de var elbette. Storyville’in müzik yayıncılığından öte adeta akademik çalışma yapar gibi titiz ve ayrıntılı yayıncılığı son derece önemli ve caz tarihinin az bilinen isimlerine ve dönemlerine dair yeni keşiflerde bulunmamızı sağlıyor.

 

Cazkolik.com / 27 Mayıs 2021, Cuma

 


 

Popülizm her zaman sanatın önüne geçer

 

 

Başlıktaki yargı sadece günümüz için değil tarihin her dönemi için doğrudur. Burada popülizmden kastım güncelin yarattığı baskının gerektiği anda gözünü kırpmadan sanatı çöpe atabileceğidir ki bunu bizzat sanat kurumları eliyle yapar. Daha iyi anlaşılması için bir örnek vereyim. "The Summer of Love"ın yazarı Martin Hoyle BBC Music Magazine için kaleme aldığı yazıda 2. Dünya Savaşı'nın müziğin ve müzisyenlerin üzerindeki etkisine değinmiş. Biz Cazkolik'te 1. Dünya Savaşı'nın klasik müzikte romantik dönemin sonu olduğuna dair bir yazı yayınlamıştık, biraz onu andıran bu yazıda Hoyle 1. Dünya Savaşı yıllarında Alman bestecilere ait eserler ve Habsburg monarşisi düşman ilan edilerek Amerika'daki konser salonu ve operaların repertuvarlarından adeta buhar olmuştu diyor. Benzeri şeyler 2. Dünya Savaşı döneminde de olmuş. New York Met mesela Madame Butterfly'ı o dönem repertuvarına almamış ki bu eser Alman değil İtalyandır ama yasaklanması bilhassa Pearl Harbour baskını sonrası zira bilirsiniz Madame Butterfly rolü bir geyşadır ve Amerikalı subay Pinterkon ile bir geyşanın aşkı olacak şey midir? Radyo programlarının da bu durumdan etkilendiğini biliyoruz. Sanat kurumları yöneticileri dahi bu riski göze alamamış. Büyük Alman bestecilerin eserleri ancak savaş sonrası yeniden repertuvarlara geri dönmüş ve üstelik bunlar dönemin tabiriyle özgür dünya ülkelerinde oluyordu. Son cümlede yine başlığı hatırlatayım.

 

Cazkolik.com / 23 Mayıs 2021, Pazar

 


 

Günümüzü de ilgilendiren bir dönem dizisi; Babylon Berlin

 

 

Karantina günleri hepimiz dizi sapığı olmuştuk, hele ilk dönemler herkes eve kapanmış ne kadar dizi varsa günde birer sezon atıyorduk. Sonra bıkkınlık geldi, tatminsizlik, beğenmeme… Diziler de kötüleşmişti. Birer bölüm bile tahammül edilemeyen sayısız diziden sonra tam vazgeçmiştim ki Babylon Berlin’i duydum. Hatta geç duymuşum dizinin üç sezonu bitmiş bile. Merak edeceğim tüm detaylar var Babylon Berlin’de. 20. yüzyılın ilk dönemi, Paris-Berlin. Paris’i iyi biliriz ama Berlin’in önemini o kadar bilmeyiz mesela. Birinci Dünya Savaşı sonrası. Herkes ikinci savaşı bilir ama birincinin derin etkisini bilmeyiz. Almanya’da Hitler’e giden süreç nasıldı? İlk iki sezon nerdeyse tek kelime Nazi-Hitler lafları duymadan adım adım ilerleyen çarpıcı bir dönem. Nihilist bir hedonizm kadar tarifsiz bir yoksulluk ve çaresizlik. Dizi de doğrusu iyi çekilmiş, güzel prodüksüyon olmuş, başarılı bir şarkısı var “Zu Asche, Zu Staub“. Dizinin beğendiğim bir yanı da olan bitende önemli bir role sahip gece klübü Moka Efti’nin tasarımı. Yıl 1929 ama klüp, müzikler, danslar ve gösteriler hatta müzikal enstrümanlar hepsi dönemin ötesinde zamansız olmuş fakat aykırı durmuyor. Hatta bir bölümde şarkıcı Bryan Ferry de şarkı söylüyor. Aradan geçen bunca yıla ve onca tecrübeye rağmen ideoloji kılıflı siyasal komploların ne denli ustaca kullanıldığını görmek ve buna şaşırmak kadar inanma kapasitemizin yüksekliği beni esas şaşırtan şey oldu. Meraklısına Babylon Berlin dizisini tavsiye ederim.

 

Cazkolik.com / 17 Mayıs 2021, Pazartesi

 


 

Curtis Fuller'a dair bölük pörçük notlar

 

 

Geçen hafta 87 yaşında ölen Curtis Fuller’ı daha önce burada izlemiş miydik diye düşünürken 10 yıldan eski İş Sanat’ta izlediğimizi hatırladım. Hatta, o konserde oğlu gibi gördüğü Javon Jackson’ı bize tanıtıp konserde kendisinden çok Jackson’ın tenor saksofonuna yol vermişti. Bir kez de Cemal Reşit Rey’de hatırlıyorum ama hangi konserdi emin değilim, sahnede kendi kuşağından birileri daha vardı. Bizim nesil, Fuller’ın aktif sahne hayatına denk gelmedi, sonradan takip ettik. Diğer isimler kadar star özellikli değildi, öyle havalı güneş gözlükleri filan takmaz, emekli öğretmen gibi fazla öne çıkmadan trombonunu üflerdi ama arkasında caz tarihine damga vuran özelliklere sahipti. Hastalığından dolayı 5 yıldır hiçbir faaliyeti olmayan Fuller’ın besteyi giriş-gelişme-sonuç tarzı bir kompozisyon gibi gördüğünü okumuştum. Bu bilgiyi öğrenince dinlemesi de farklılaşıyor. Fuller kuşağının tüm tromboncuları gibi J.J. Johnson’dan çok etkilendiğini söylüyordu. Hayat hikâyelerini okuduğum çoğu caz müzisyeni J.J. Johnson etkisine bilhassa dikkat çeker. Yani, sadece müziğinden etkilenmek değil, adamı sahnede büyücü gibi gördükleri bir etki, bu nasıl bir illüzyon hep merak ettim. Biz Fuller’ı çoğunlukla Jaztet, Messengers ve Coltrane ile yaptığı işlerden hatırlarız ama zamanının önemli bölümünü 1970’lerden itibaren Frank Sinatra, Tony Bennet gibi şarkıcıların orkestralarındaki trombon sandalyesinde geçirdiği bir gerçek. Doksanlardan beri akciğer kanseriyle uğraşan bu büyük sanatçıyı biraz da bu hastalık sebebiyle son 30-35 yılda bir türlü hakettiği kadar izleyemedik. Dijital platformlarda adına kayıtlı sayısız albüm görünse de kaydettiği son albüm 2012 tarihli “Down Home” idi.

 

Cazkolik.com / 14 Mayıs 2021, Pazar

 


 

Miles Davis'in daha önce yayınlanmamış bir kaydı geliyor

 

 

Müzik dünyası böyledir, dünyaca ünlü bir müzisyenin ölümünden uzun yıllar sonra bile bir bakmışsınız daha önce duymadığınız müziklerle dolu yeni bir kaydı çıkıp gelmiş. Bu kayıtların daha azı stüdyo kayıtlarıdır, daha çoğu konser kayıtları olur ki bu da öyle. Miles Davis'in ölümünden sadece 3 ay önce Fransa'daki Vienne Jazz Festival'de verdiği 1991 yılı konser kaydı 25 Haziranda Rhino Records tarafından yayınlanacağı duyuruldu. Bu firma daha önce Aretha Franklin, Nina Simone, Ray Charles gibi isimlerin de bu şekilde Avrupa konser kayıtlarını yayınlamıştı. Davis'in bir önceki 'yayınlanmamış' albümü 2019 yılında "Rubberband" adıyla çıkmıştı (ki biz de o günlerde haberini yapmıştık) bu konser kaydı ise "Merci Miles!" adını taşıyacak. Firma konser kaydında "Hannibal", "Numan Nature", "Time After Time", "Amandla" gibi Miles'ın geç dönem klasikleri olan 7 parçaya yer vermiş.

 

Cazkolik.com / 09 Mayıs 2021, Pazar

 


 

İnsansız eğlence sektörü başladı mı?

 

 

Tek tek olaylara bakınca yaşadığımız değişimin ne kadar büyük ve küresel olduğunu görmekte zorlanıyoruz ve dönemsel değişimin ya da progresif ilerlemenin parçası olarak görüyoruz oysa hiç de öyle değil, çok daha büyük bir değişim var. Mesela, canlı yayın platformu Deezer Dreamstage adlı canlı yayın platformuna yatırım yaptığını açıkladı. Bu ticari girişim haberinin arkasında büyük bir sektörel dönüşüm var oysa. Hem de küresel ölçekte. İnternet üzerinden canlı yayın hayatımıza Covid-19 ile girmiş gibi görünüyor ama hikâye daha eski. Salgın olmasaydı da bu noktaya gelecektik, belki bu kadar hızlı değil. Anlaşılan, eğlence sektörü salonlarda, büyük alanlarda, insanların omuz omuza canlı buluşmalarının geleceğini sınırlı görüyor ki resimde gördüğünüz gibi girişimler dünya çapında yatırımcı çekiyor, ilgi uyandırıyor. Bu tarz girişimin yerel olanı bizde geçen ay Sahneport adıyla faaliyete başladı. Şimdi, Dreamstage büyük bir canlı yayın platformu kuruyor, diyelim Netflix gibi bir ağ bu, içinde her türden müzikli eğlence var, aynen konsere gider gibi. 19,99 dolara sanal biletini alıp içeri giriyor ve izliyorsun. Olay bu. Masum gibi görünebilir, ne var bunda, böyle zamanlar için iyi bir çözüm denebilir, ama, üretilen bütün çözümlerin ortak paydasının insansızlaştırma olduğunu görmeyelim mi yani, ses etmeyelim mi? Konser verenin karşısında seyirci yok, izleyen evde bir odada tek başına, eee? Böyle bir dünyaya doğru mu gidiyoruz?

 

Cazkolik.com / 05 Mayıs 2021, Çarşamba

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Feridun Ertaşkan

Cazkolik.com kurucusu, editör ve yazar.

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.