Röportaj: Ayşe Tütüncü ile “O An Orada Olmak” üzerine: Çaldığı gibi yazmak, yazdığı gibi çalmak

Röportaj: Ayşe Tütüncü ile “O An Orada Olmak” üzerine: Çaldığı gibi yazmak, yazdığı gibi çalmak



Devrim Dikkaya, Ayşe Tütüncü ile müzik üzerine yazılarını derlediği "O An Orada Olmak" isimli kitabına dair özel bir söyleşi yaptı




Türkiye alternatif müzik tarihinin ve caz sahnesinin en önemli piyanist ve bestecilerinden Ayşe Tütüncü, 1983-1995 yılları arasında aktif olan efsanevî “Mozaik” grubuyla başlayan müzikal yolculuğunu, sonrasında kurduğu kendi beşlisi, triosu ve tiyatro/belgesel müzikleri gibi pek çok projeyle sürdürdü. 


Tütüncü'nün Metis Yayınları’ndan çıkan ilk kişisel kitabı "O An Orada Olmak - Müzik Yazıları", onun sadece usta bir icracı değil; müziği felsefe, toplumsal bellek, ses fiziği ve kişisel tanıklıklarla buluşturan berrak bir yazar olduğunu da belgeliyor. 1993’ten bu yana Virgül, ONS ve K24 gibi mecralarda kaleme aldığı yazıları bir araya getiren bu derleme; Şam’daki bir caz festivalinden enstrüman kasalarındaki akustik yankılara, çocukluk anılarından Dave Brubeck’in aksak ritimlerine uzanan zengin bir panorama sunuyor. 


Kitaptaki metinlerden yola çıkarak gerçekleştirdiğim bu söyleşide, Tütüncü’nün “besteler gibi düşünen, çaldığı gibi yazan” dünyasına ve müziğin hayatla kurduğu köprülere uzandık.


* * *






Ayşe Tütüncü'nün fark tarihlerde yayınlanmış 20 müzik yazısının yer aldığı "O An Orada Olmak" isimli müzik yazıları kitabı Metis'ten çıktı




Devrim Dikkaya: Kitabınızın adı "O An Orada Olmak". Bir müzisyen olarak sahnede icra anında bulunmak ile bir yazar olarak o anı kâğıda aktarma süreci arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz; yazmak çalma pratiğinizi nasıl besliyor?


Ayşe Tütüncü: Somut bir “çaldığım an” ile ilgili hiç yazdım mı? Çok az, bir de bazı röportajlarda ya da bir dersimde yeri geldiği için bir konser ân’ında çalarken oluşmuş özel bir durumu anlatmıştım. Tabii bunu yazarak da anlatabilirim. Çok genel olarak: Çalma sırasında ân’ın içindesiniz, çaldığınız ân’ı sonradan sözle ya da yazıyla anlatırken ise o ân’ı izler, gözler, yeniden yaşar gibisiniz. Ama tabii insan bir cümleyi yazarken bu sefer de “yazma eyleminin ân’ı”nın içinde oluyor, yani yazıp bitirmekte olduğunuz bir cümlenin etkisiyle, o anda parmaklarınız henüz bilgisayarın üzerinde işliyorken gülmeye başlayabilirsiniz ya da gözleriniz yaşarabilir. Çaldıklarımı kaydetmek (ve sonradan dinlemek) çalma pratiğimi nasıl besliyorsa galiba yazmak da benzer bir şekilde etkiliyor.



Müzik tarzının adabı?



Devrim Dikkaya: “Müzik Aletlerinin Kasaları" yazınızda sesi bir enstrüman kasası içinde "pinpon topu gibi oynamaya" benzetiyorsunuz. Müziği katı bir madde değil de akışkan bir hareket olarak tanımlamak piyanoyla kurduğunuz bedensel ilişkiyi nasıl etkiliyor?


Ayşe Tütüncü: Zaten müziği katı bir madde olarak düşünmek zor olurdu. Enstrümancılar çalarken çaldıkları aletin yarattığı ihtiyaçlara ve kendi kişiliklerine uyarlı olarak çeşitli ufak/büyük hareketler yaparlar. Tabii piyano çoğunlukla oturarak çalındığı için bir hareket kısıtlaması var, ama yine de çalarken bütün bedenimize yayılan ufak ya da orta boy hareketler piyanistlerde de oluyor. Müziğin ilham ettiği bu hareketleri engellememek müziği hem daha iyi ifadelendiriyor, hem de siz bu salınımlarla çalarken daha mutlu oluyorsunuz. Ama bir de müzisyenin içinde çaldığı “müzik tarzının adabı” diye bir faktör var, ki her müzik tarzı aynı hareket serbestliğini vermez, örneğin klasik Batı müziğinde daha “derli toplu” olmak geleneği vardır.



Çağrışım denen şey...



Devrim Dikkaya: Adnan Saygun'un kitabına değindiğiniz bölümde bir tuşa basıldığında anasesin yanında "doğuşkanlar"ın belirip birbirini tınlamaya çağırmasından bahsediyorsunuz. Bu seslerin birbirini tetiklemesi, yazı yazarken veya beste yaparken zihninizdeki fikir çağrışımlarına ne kadar benziyor?


Ayşe Tütüncü: Çağrışım denen şeyin beyindeki işleyiş mekanizmasını nörolojik olarak tarif edemem. Ancak ana ses tınlayınca doğuşkanların tetiklenmesi sürecinin fiziksel oluşumu ile insandaki çağrışım zincirinin tetiklenmesi herhalde benzerdir diyebilirim. Ana sesin nasıl tınlatıldığına bağlı olarak doğuşkanlardan hangisinin ne kadar tınlayacağı değişiyor, ancak şu var ki, geçmişiyle ilgili hafızasında barındırdığı şeylere uyarlı olarak insanın aklına gelen çağrışımlar durumdan duruma daha çeşitli değişiklikler gösterecektir.





Caz geldiiiiii



Devrim Dikkaya: "Caz Geldiiii!.." yazınızda 1970'li yıllardaki çocukluk günlerinize ve Türkçe metinlerde "jazz" yazımından tırnaksız "caz"a geçiş sürecine değiniyorsunuz. Yerel kaynaklarla cazı buluşturan bir piyanist olarak "buralı bir caz" üretmek sizin için ne anlam ifade ediyor?


Ayşe Tütüncü: Bir müzisyenin dinleyenlere yaşadığı - geldiği toprakları hissettirmesi hoşuma gidiyor. Köklerin tınıya kuvvet kattığını düşünüyorum.


Devrim Dikkaya: Suriye Caz Festivali izlenimlerinizi aktarırken aydınların öğrenme merakının hep Batı ve Kuzey'e yöneldiğini, Doğu ve Güney yönlerinin ise tıkalı kaldığını belirtiyorsunuz. 2007'deki Suriye tecrübeniz Batı merkezli müzik ve kültür algınızı nasıl dönüştürdü?


Ayşe Tütüncü: Dönüştüren o olmadı; şöyle ki Batı merkezli müzik ve kültür algımı oraya gitmeden çok önce epey yadırgamış ve ona mesafeli duruyordum zaten. Üzerinde uzun yıllardır düşünmüş olduğum Batı-Doğu meselesini biraz daha farklı bir ülke örneğinde “canlı” ve detaylı olarak yaşamış ve tekrar görmüş oldum. Tabii duygusal olarak daha geniş, derin bir etkilenme yaşadım.



Şam Konservatuvarı'nda caz çalan gençler



Devrim Dikkaya: Şam Konservatuvarı'nda gizlice caz çalan gençleri görünce, 1970'lerde İstanbul Konservatuvarı'nda caz çalmanın disiplin suçu sayıldığı günleri hatırlıyorsunuz. Farklı coğrafyalardaki bu paralellik size kurumların müzikal özgürlüğe bakışı hakkında ne hissettirdi?


Ayşe Tütüncü: Şam konservatuvarındaki gençlerin caz çaldığını duydum, ama bunu yazıda “gizlice” diye anlatmadım, sadece merak edip sordum “acaba bu onlarda da illegal bir durum mu?” diye. Onlar çalarken kimse gelip susturmadı, bağırıp ceza da vermedi, demek ki disipline aykırı değilmiş. Öte yandan o sırada sene 2007, benim küçüklüğüme dair anlattığım disiplin anısında ise 1970’li yılların başındayız. Zaman farklı.



Anlık ritmik sapmalar, ritmik sürprizler



Devrim Dikkaya: Dave Brubeck metninizde onun ritim kalıpları içindeyken "ritim içinde başka bir ritim doğurma" yeteneğine vurgu yapıyorsunuz. Bir piyanist olarak sahnede doğaçlama yaparken bu tür anlık ritmik sapmalarla ve sürprizlerle aranız nasıldır?


Ayşe Tütüncü: Aram çok iyidir, yapmayı çok severim, tam da bu yüzden Dave Brubeck’in yaptıkları dikkatimi hemen çekti ve çok sevdim.



Hayata dair konuları anlatmayı seviyorum



Devrim Dikkaya: İlk kişisel kitabınız okurla buluştuktan sonra da kalem oynatmaya ve müzik yazıları kaleme almaya devam ediyor musunuz; şu sıralar yeni yazılar yazıyor musunuz ve okurlar güncel metinlerinizi nerelerden takip edebilir?


Ayşe Tütüncü: Yeni yazılar yazacağımdır; müzikle ilgili meseleleri ve hayata dair konuları anlatmayı, müzikle hayat arasındaki bağları görmeyi ve ifade etmeyi seviyorum, yeni konular aklıma düştükçe devam edeceğim tabii. Tam şu anda olmasa da bundan sonra yazacaklarım yine Cazkolik, K24, Dark Blue Notes ya da müzikle ilgili / müziğe de yer veren uygun platformlardan ve olursa matbu dergilerden de izlenebilir. Ayrıca 2024 Ekim’inde Kıraathane Kitapları’ndan çıkmış olan Karin Karakaşlı ile ortak kitabımız Sahicilik’te de karşılıklı olarak müzik ve hayattaki çeşitli şeyleri konu ediyoruz, kitap online olarak bulunup okunabiliyor.





Müzik üretimi artık bireyselleşti



Devrim Dikkaya: "Mozaik Grubu" yazınızdaki kolektif üretim ruhu ile günümüzün daha bireysel yürüyen müzik ortamını karşılaştırdığınızda neler söylersiniz; sahnedeki "dördüncü duvarı" kaldırıp seyirciyle doğrudan bağ kurmak sizin için neden önemli?


Ayşe Tütüncü: Mozaik dönemi, kolektif bir ruha ve birbirini tamamlayan bir üretim yapısına dayanıyordu. Günümüzde müzik üretimi epey bireyselleşti; fakat canlı performansın özünde seyirciyle o anı paylaşmak, aradaki "dördüncü duvarı" eritmek hep var. Müzik nihayetinde bir karşılaşmadır; sahnede o an var olmak da dinleyiciyle kurulan o doğrudan, maskesiz temasla anlam kazanır.


* * *


Ayşe Tütüncü ile gerçekleştirdiğimiz bu ufuk açıcı sohbet, müziğin yalnızca kulakla dinlenen bir sesler dizisi değil; beden, mekân, hafıza ve toplumsal gerçeklikle yoğrulan canlı bir varlık olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. 1983-1995 yılları arasında var olan Mozaik Grubu ile bıraktığı kolektif izden bugünkü solo ve ortak çalışmalarına kadar piyanodaki özgürleşme arayışını kâğıt üzerine de taşıyan Tütüncü, Türkiye’nin önde gelen yayınevlerinde olan METİS’ten çıkan "O An Orada Olmak" ile okura hem kendi müzikal yolculuğunun kapılarını aralıyor hem de müziğe dair bambaşka bir dinleme ve düşünme eşiği sunuyor. Kitabın sayfalarında gezinirken ve yanıtları okurken hissettiğimiz o berrak "ân'da kalma" duygusu, müzikle hayat arasındaki kopmaz bağları yeniden keşfetmek isteyen her okur için kıymetli bir kılavuz niteliğinde.


Devrim Dikkaya


Cazkolik.com / 03 Kasım 2026, Salı

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Devrim Dikkaya

  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.