Yeni albümler arası gezinti

Yeni albümler arası gezinti

Charles Lloyd iki hafta önce İstanbul`daydı

Caz tarihinden yapraklar-1

Başlık çok romantik oldu. Daha önce yazdım mı hatırlamıyorum ama Montreux Caz Festivali yayıncı kuruluşu TBC Music iki ya da üç sene önce köklü Avrupa radyo kuruluşu Swiss Radio’nun 1950’lerden itibaren yaptığı orijinal kayıtları -ki bunlar ya radyo stüdyosu ya konser salonu kayıtlarıdır- albümler halinde yayınlamaya başlayarak dünya caz tarihine çok önemli katkıda bulunuyor. Ortak caz hafızamızın geçmişini gözler önüne seriyor. Serinin 46. albümü yayınlandı. Geçen hafta 29. Akbank Caz Festivali kapsamında konser veren büyük usta Charles Lloyd’un 1967 tarihli Montreux Jazz Festival konser kaydı bu. Çok kıymetli bir kayıt zira konserde piyanoda Keith Jarrett, basta Ron McClure, davulda Jack DeJohnette var. Yaygın inanış Jarrett’ın Lloyd’un desteğiyle üne kavuştuğudur ki geçen festival kapsamında Tunçel Gülsoy’un Lloyd’ya Cazkolik için yaptığı röportajda bu konuda sorduğu soruya Lloyd itiraz etmemişti, demek doğru! Bu albümün bir başka önemi Lloyd ile Jarrett’ın ortak ne kadar kaydı var bilmiyorum ama bu albüm olanların en çarpıcılarından biri olabilir.


Caz tarihinden yapraklar-2

İki büyük usta aynı sahnede

Tam PUL’luk bir konu bulunca tek bir PUL’la geçmiyorum malum. Swiss Radio Days Jazz Series’e devam... Konu bu kez caz tarihinin iki büyük tenoru Ben Webster ve Dexter Gordon. Bu kayıtların bazıları Amerika’da yapılan birçok kayıttan daha değerli emin olun. Örneğin bu albüm. 1972 yılında Baden’da kaydedilmiş. Toplam 6 standarttan oluşan 56 dakikalık bir kayıt. Piyanoda Kenny Drew, basta Bo Stief -ki bizde az tanınır, albümün ilk parçasındaki bas solosuna dikkat!!!-, davulda Ed Thigpen var. Bildiğim kadarıyla albüm kaydedilmesinin üzerinden 40 yıl geçtikten sonra ilk kez yayınlanmıştı. Seride böyle çok albüm var. Gerçek bir hazine. Bu tarz kayıtların bir işlevi de Stief gibi geçmişte adı fazla öne çıkmamış -en azından bizde- kimi isimleri yeniden hatırlamak, keşfetmek için fırsat sunması. Seriden dinlemeniz için bir-iki örnek daha verip tamamlıyım; Başta serinin ilk albümü Quincy Jones’u söylemek lazım, Jones’un Montreux için önemini biliyoruz malum. 1960 tarihli Gerry Mulligan/Zoot Sims’li konseri, Coleman Hawkins’in 1949 tarihli Lozan konseri ayrıca önemli.


Kurt Cobain`in hırkası

İşte, o hırka bu hırka!

İntiharının üzerinden uzun zaman geçse de Nirvana grubunun efsane solisti Kurt Cobain ile ilgili tevatürler ara ara coşuyor. Basın, bir star isim özellikle de genç yaşta intihar etmişse o isim hakkında haber yapmalara doymuyor, demek alıcısı da var ki mevzu artarak sürüyor. Hayır bari konu müziği, şarkıları üzerine olsa… Şimdi bahsedeceğim ki zaten siz de okumuşsunuzdur konu öyle değil. Kurt Cobain’in üzerinde sigara yanığı olan yıkanmamış bir hırkası varmış -bu hırkalı konserin fotoğrafı yıllardır çok yayınlanmıştır- ve bu hırka açık artırmayla satışa çıkarılmış üstelik 334 bin dolara alıcı bulmuş. Ne dersiniz? Söz konusu hırkayı Cobain 1993 yılında intiharından beş ay önceki MTV programında giymiş. Özellikle ölümleri sonrası ikon isimlerin kişisel eşyalarına meraklı bir koleksiyoner grup var, bu işten ne haz alıyorlar bilmiyorum ama harcanan paralara bakılırsa bu merak nasıl tarif edilmeli emin değilim.


Trilojiler ikilendi

Bence ilki daha güzeldi

2014 yılında Chick Corea’nın Christian McBride ve Brian Blade ile ilk Trilogy albümü çıktığında dünyada büyük ilgi görmüştü ama gerçekten etkileyici bir albümdü. Daha doğrusu konserler öyleymiş demek lazım çünkü turne albümüydü. Bu üçlü o dönem İstanbul’a da gelmişti, sahneyi hatırlıyorum. Bu ilk Trilogy’nin gördüğü ilgi müzisyenleri ve plak firmasını şımartmış olacak şimdi yenisi çıktı. Yine aynı ilgiyi göreceğine eminim ama bence ilkinden geride kalmış bir albüm. İlk başta plakçı fırsatı görüp ilkine koymadıkları icralardan seçip ikincisini yaptı sandım allahtan öyle değilmiş, gördükleri ilgiden sonra yeniden turneye çıkmışlar. Tecrübe denizinde öyle isimler ki bunlar hiçbir hazırlık yapmadan çıkıp sonunda herkesin deli gibi alkışladığı konserler verebilirler, galiba bu turne öyle olmuş, muhtemelen, konser öncesi bir beş dakika ne çalalım diyip ya allah çıkıyorlardı. Gerisini doğaçlama tanrıları hallediyor. Amaaaa, eğer birileri çıkıp da Keith Jarrett Trio ile mukayese ederse -ki biri çıkıp böyle desin de çarşı karışsın ister mişim gibi oldu- orada hoop durun bakalım derim, Corea’yı severim ayrı ama özellikle doğaçlama kalitesinde kesinliikle bir Jarrett değil abiler!


Yeni bir Keith Jarrett albümü artık hayal mi?

2016 yılı konseri albüm oldu

Derken ECM Munich 2016 albümünü duyurdu. Benim kastettiğim bir stüdyo albümüydü aslında malum, ama buna da razıyız zira Jarrett’ın hasta olduğunu, artık konser ve albüm işlerine pek giremediğini duyuyoruz, umarım doğru değildir ya da iyileşir... Jarrett, efsanevi Köln konserinden tam 45 yıl sonra yine Almanya’da ama bu sefer Münih’te üç yıl önce yine bir solo konser verdi. Yeni çıkan albüm o konserin kaydı. Yukarda Chick Corea’yı doğaçlama konusunda Jarrett’la mukayese etmem demiştim, aynı fikirdeyim, cazda doğaçlamanın yaşayan tanrısıdır Jarrett ki artık yaşı ilerledi, ondan canlı olarak yeni ne alsak müzik ve insanlık için kazançtır. 2016 albümünde kimi uzun kimi kısa 12 doğaçlama bölüm var ve sonda üç tanıdık standart ve işin doğrusunu söylemem gerekirse konserin ustanın en iyi performanslarından biri olmadığı çok belli. 13 dakikalık uzun bir etüdle başlıyor, sanki doğru başlangıcı bulmak ister gibi, doğru ipucunu yakalamak ve sonra en iyi olduğu şeyi yapmak, doğaçlama duygusunun çorap söküğü gibi akmasını sağlamak. Bazı bazı yakalar gibi oluyor ama o kadar.


Kötü bir kariyer planlaması

Albüm gibi kapak da olmamış

Harry Connick Jr. doksanlarda ilk çıktığında erkek caz vokali üzerinden oldukça prim yapmıştı. Gençti, ideal ses rengi ve tonu vardı, her şey elinin altındaydı, başarılı olmaması için sebep yoktu, kısmen oldu da, önüne fırsatlar açıldı, albümleri satıyor, sayısız konser veriyordu. Bir nevi dönemin Frank Sinatra’sı itibarı görüyordu. Sonra, tabii bu tümüyle benim şahsi fikrim, sinema ve televizyon dünyasına atladı, daha doğrusu televizyon dizilerine, doksanların ünlü dizilerinden Will & Grace’de sanki yeni bir yola çıkmış gibi görünüyordu, sonra başka TV işlerini yine müzikle beraber yürütmeye çalıştı ama -tabii yine bence- ne o oldu, ne öbürü. Şimdi ne âlâkâ bunları anlatıyorum di mi, yeni albümünü gördüm de ordan aklıma geldi, bir çaba albümü dinliyim dedim, boşuna çabalamayın, benden tavsiye hiç uğraşmayın. Tıpkı kariyeri gibi karman çorman bir albüm olmuş. Bayırdan aşağı yuvarlanan cazcıların son çırpınışı Cole Porter, Gershwin gibi bestecilerin ipine sarılmaktır ama o da kurtarmamış.


Yılın en kötü albüm kapağı ödülü

Kapağı büyüterek bakın siz de görün

İsimleri farketmeden önce kapak görselini gördüm ve allahım ne kötü bir kapak diye geçirdim içimden, isimleri sonra farkettim, Randy Brecker sevdiğim trompetçidir, kardeşi Michael Brecker caz tarihinin en sevilen saksofoncularındandı, erken yaşta öldü. Ada Rovatti genç bir kadın saksofon sanatçısı ve Randy’nin karısı, küçük kız da çocukları olmalı. Albümde çalan isimlere bakıyorum hepsi sağlam müzisyenler ama bu kapak ne? O dekupelerin sefaleti nedir öyle. Cazda kötü albüm kapağı çoktur, aslında bu konuyu bir gün derleyip yazmalı, Blue Note, ECM, ACT gibi firmalar kendilerine göre kurumsal estetik geliştirdiler hatta daha küçük firmalar da benzer özeni gösterdi ama özellikle yetmişler, seksenlerde çok kötü örnekler çıktı. İkibinlerden itibaren belli bir estetik yakalım gelişti, bu kadar kötü bir tasarıma her zaman rastlamıyoruz, biraz da ilgimi bu yüzden çektiği için buraya almayı istedim.


Sorunu gerçekten anlıyor muyuz?

Hergün karmaşaya uyanan sadece Iraklılar mı?

Sadece günlük karmaşaya bakarak dünyanın içinde olduğu sorunları anlamaktan çok uzak kalırız. The Guardian yazarı Simon Tisdall 26 Ekim günü gazetesinde bir makale yayınladı. Verdiği rakamlar çok çarpıcı ve yaşadığımız dünyayı doğru anlamak için sadece yaşadığımız ülkeye bakmanın yetmediğini söylüyor bize. Geçen gün Mumbai’nin hava kirliliğinde kitlesel ölümlere yöneldiğini okudum, ben inanıyorum ki dünyanın öbür ucundaki bir sorunu öğrendiğim zaman o artık benim de sorunum olur, eskiden böyle değildi, öğrenmediğimiz, bilmediğimiz için mutluyduk, artık anlık olarak öğreniyoruz. Tisdall yazısında bir bilgi daha veriyor, 7,7 milyar nüfuslu dünyanın yüzde 41’i 24 yaşın altında diyor, bu oran Afrika’da daha düşük, yüzde 41 15 yaşın altında. Oysa, yaşlanan Avrupa’da 15 yaşın altındaki nüfusun oranı sadece yüzde 18, yani, durum tam tersine dönmüş. Sadece bu basit bilgi dahi bize büyük gerçeği göstermiyor mu? Şimdi dünyanın öbür ucunda sıkıntı çeken birini o saniye öğrendiğimizi tekrar hatırlayın, aynı zamanda dünyanın başka yerlerinde birilerinin rahat, mutlu, müreffeh yaşadıklarını da öğreniyoruz, dünya küçüldükçe çelişkiler büyüyor, izah etmesi giderek güçleşiyor.


Feridun Ertaşkan


Cazkolik.com / 04 Kasım 2019, Pazartesi

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Feridun Ertaşkan

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.