Sahici müzikten yapay müziğe

Sahici müzikten yapay müziğe

Goya`nın kendi çocuğunu yiyen Venüs`ü.

Caz, duyguların ifadesinde klasik müzik kadar güçlü mü?

Bu soru epeydir kafamı kurcalıyor. Bazen, öyle bir müziğe denk gelirsiniz ki, hani mıhlanıp kalmak gibi. Dinlediğiniz müzikleri düşünün, bu kadar etkileyici anların kaçı caz müziğiydi? Bu sorunun cevabını vermek kolay değil. Antik Yunan tragedyalarından, Shakespeare’den bu yana temel insanî duygularla daima meşguluz. Hep meşgul olacağız. Sanat ve müzik de öyle. En kıymetli eserler varoluşa dair olanlar değil mi? Tarih öncesi ya da binlerce yıl sonrası bu en temel dürtülere yönelişimiz değişmeyecek, işte, tutkulu bir cazsever olmama rağmen, tam bu noktada, geçmişe bakarak, klasik müziğin farkı ve üstünlüğünün öne çıktığını söylemek durumundayım. Klasik müzik, özellikle, yaratıcılık alanı sonsuz görünen dramatik skalada üç yüz yılı aşan sürede olgunlaşan olağanüstü bir repertuvara sahip. Daha öncekileri bırakın, sadece, içinde cazın da olduğu modernizme açılan 20. yüzyıl başında oluşan eserlerin ürettiği duygusal güç karşısında insan şaşkınlık ve çaresizliğe uğruyor.

* * *

Aaron Copland ‘Yeni Müzik’ kitabında az sayıda müzikseverin 19. yüzyıl romantizminin müziğe ne kadar egemen olduğunun farkında olduğunu söylüyor. Bu sebeple, devamında, içinde cazın da olduğu gelişen `yeni` müziklerin önemi ve değerinin altını bilhassa çiziyor. Belki o da değiniyor ama ben altını tekrar ve kuvvetle çizmiş olayım, 20. yüzyılın, tarihin en sarsıcı savaşlarını yaşaması, o dönemi yaşayan 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başı sanatçı nesillerini derinden etkiledi. Bunu sadece müzikte değil dönemin bütün sanat yapıtlarında görmek mümkün. İnsanoğlunun ahlaki sınırları, duygusal ağırlıkları zorlandıkça yaratıcılık kapasitesi arttı ama karşılığında büyük bedeller ödendi. Bu bedellerin önemli bölümünü sanatçılar ödedi. Vereceğim tek bir örnek, Elgar’ın ‘Çello Konçertosu’ bunu hissettirmeye fazlasıyla yeterli. Kıta Avrupasının nasıl büyük ve toplam bir yenilgiye uğradığını anlatır bu eser, ya da bana öyle geliyor, öyle olmalı. Elgar’ın kemancı olmasına rağmen bu müziği çelloya emanet etmesi nasıl önemli ve haklı bir tercih. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde, 1919 yılında bu bestenin ortaya çıkması şaşırtıcı değil. Döneme damgasını vuran toplam kaybetmişlik ve utanma duygusunun altından kalkması hiç kolay değildi. Kazanan içinde kaybeden için de bu tipik bir kaçış ve yenilmişlik duygusudur. O kuşağın önemli bölümü sayısız nedenler bileşkesiyle ‘yeni dünya’ya kaçmayı haklı olarak tercih etti. Geride inanılmaz bir yıkım, toparlanması zor ülkeler/insanlar kalmışken yirmi yıl sonra üstüne çok daha büyük bir yıkım geldi.

* * *

Aynı Aaron Copland, insanların, cazın histerik ve grotesk çığlıklarını cazip bulması şaşırtıcı değildi demeye getiriyor. 1920`lerin başında tüm sosyal toplum ve duygu katmanlarını aynı müzikte buluşturmanın bir yolu muydu caz? Arkada bırakılan dünyanın günahı mıydı? Müzik, kendi karşılığını tarihsel bir kesişim kümesinde yaratmayı başarmış görünüyordu. Tüm o acaipliğine, yırtıcılığına, olgunlaşmamışlığına rağmen kendine özgü çekici bir yanı vardı ve cazda ilk bozulmalar da klasik müzikle karşılaştığında oluştu. Henüz başedebileceği, hatta, yeterince anladığı bir ‘rakip’ değildi. Big Band’ler klasik müziğin dans müziği formlarını kullanmaya çalıştıkça zevksizleşti ve bozulma arttı ama kendi içinden çıkan doğru dürüst tepki de bu dönemin ardından geldi.

* * *

Geriye dönerek 20. yüzyılın ilk çeyreğinin eserlerine yeniden bakın. Elgar, Dvorak, Rachmaninoff, Debussy, Janacek, Webern, Schoenberg’leri dinleyin. Mutlaka dinleyin. Rahatlıkla Goya’nın, El Greco’nun kendi dünyalarına dair resmettikleriyle mukayese edilebilir bir dünyanın büyüklüğü ve derinliği tarif edilir gibi değil. 20. yüzyılın başında yaşayan nesiller için yeni dünya ve caz iyi bir kaçış, haklı bir sığınma sebebi olmuş olabilir ama şunu unutmamalı, insanoğlu, yıkımları kendi eliyle yaratan, bunun olması için çabalayan son derece sorunlu bir varlık. Yeniden böyle büyük yıkımlarla karşılaştığımızda kaçacağımız yeni bir dünya artık yok. Bu yükün altında caz da haydi haydi ezilir.


Üniversite caz orkestraları

Mesala... Flying Horse Big Band

JazzTimes dergisi bu ay harika bir iş yaparak ABD’deki caz okullarının kayıtlarını derlemiş. Doğrusu, merak ettiğim bir konuydu, daha doğrusu, bu okulların ne gibi sonuçlar verdiğini cazsever olarak dinlemek, test etmek istiyorduk. Derginin dosyası sayesinde öğrenmiş olduk. University of Central Florida Flying Horse Big Band, University of North Texas One O’Clock Lab Band, Howard University 2017 Jazz Ensemble, University of Kentucky Jazz Ensemble, aynı üniversitenin Mega-Sax Ensemble grubu, University of Nevada Las Vegas Jazz Studies Program, University of Toronto 12tet gibi ve daha fazlası olan orkestralar her yıl mı emin değilim ama düzenli kayıtlarını yayınlıyor. Dergi sayesinde isimleri ve çalışmalarından haberdar olduğumuz bu grupların (ve Avrupa’da olanlar da var ama onlar derginin kapsamında yok) yaptığı kayıtların çoğu dijital platformlarda mevcut, rahatlıkla dinleyebilirsiniz. Konseptleri, yaklaşımları, solistleri ve ensemble soundları farklı bu genç toplulukları önyargısız dinlemenizi öneririm.


Herşeyi klonluyoruz, sesleri neden klonlamayalım?

Bu yöntemle mesela Billie Holiday`e yeni albüm yaptırılabilir mi?

Yapay zekânın nerelere ulaşabileceği en sık sorulan sorulardan. Montreal merkezli Lyrebird şirketi bu soruyu bizim gibi sormakla kalmamış bir de bunu kendine iş edinmiş. Diyor ki; sebzeleri, hayvanları herşeyi klonluyoruz, peki neden sesleri de klonlamayalım? Dünyadaki en gerçekçi sesleri yaratmak için yapay zekâ kullanımı (Artificial Voice) bu soruyla firmanın gündemine gelmiş. Muhtemelen böyle başka girişimlerde vardır ama benim duyduğum şirket bu oldu. Şirketin kurucu ortağı Jose Sotelo “makine öğrenim modelimiz her sesi benzersiz kılan faktörleri belirlemek için üretildi, buna sesin DNA’sı diyoruz. Yeni bir ses aldığımızda veritabanımızdaki diğer seslerden farkını ve benzerliklerini anlamaya çalışıyoruz” diyor. Birkaç dakikalık ses kaydı yeterli, gerisini Lyrebird’in algoritmaları halleniyormuş. Bir insanın sesini, ritmini ve hızını temel alarak aynı o sesi çıkarmasını sağlayan ve sonrasını kendi başına uygulayan bir sistem. Hani CIA filmlerinde ses parçalarını birleştirerek birine söylemediği şeyi söyletirler ya, ondan çok daha gelişmiş bir yazılım bu anlaşılan. Firmanınki hiç değilse ticaret bir girişim, ya bu girişim gizli servislerin elindeyse? Benimki de laf. Tüm yeni teknolojilerin önce silah ve savunma endüstrisi için geliştirildiği saklı değil ki…


Ölmeseydi, ertesi gece ne planlıyordu?

Hargorve`un trompete dair tavsiyeleri

Roy Hargrove’un ölümünün ardından Amerikan caz medyasında hakkında yazılar yayınlanmaya devam ediyor. Bu yazılardan bilmediğimiz çok şey öğrenebiliyoruz. Ben, özellikle çalışma tekniğine dair yeni şeyler öğrendim. Geçen sene verdiği bir röportajda yeni trompetçilere pratik yapmanın önemini vurguluyor sanatçı, ama, öyle laf olsun diye değil, pirinç affetmez diyor, bu iş bisiklete binmek gibi değil, çocukken öğrenmiş olman yetmiyor, özellikle ilkel egzersizler yapmanın altını çiziyor. Ben bu dediğini önemsedim, ne demek istediğini anladım sanırım. Belki yanındakiler için çok kafa şişiren bir şey olabilir ama en tuhaf, en zorlu sesleri çıkarabilmenin yolu bu olmalı. Hiç bitmeyen sürekli bir öğrenme süreci olarak tanımlıyor. Biraz bırakırsan o da seni bırakıyor diyor. Arkadaşları arasında Hargrove’un bir ünlü yanı yorulmamasıymış. Böbrek yetmezliğine bağlı kalp sorunlarından ölen biri için ne tezat aslında. Herhangi bir yerde çaldıkları zaman saat kaç olursa olsun arkadaşlarını mutlaka jam yapacakları bir yere gitmeye zorlar sabahın ilk saatlerine kadar çalarlarmış ve biliyor musunuz, ölümünden sonraki gece aslında bir kilisede ücretsiz konser vermeyi planlıyormuş.


Feridun Ertaşkan

Cazkolik.com / 12 Kasım 2018, Pazartesi

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Feridun Ertaşkan

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.