Ömür Gidel’i 2001 yılında bir arkadaşım aracılığıyla tanıdım. Karşıyaka’da yaşadığım için kendisinin adını sürekli birilerinden duyardım. Sadece ben değil, müzikle iyi kötü ilgilenen herkes Ömür Gidel’in adını duyardı. Kendisinin Karşıyaka’daki stüdyosuna ilk gittiğim gün, daha sonraki yıllarda da sıklıkla göreceğim gibi, stüdyoda yine öğrencileri vardı. Ömür Gidel’in stüdyosu devamlı yaşayan, yaş aralığı değişken öğrencilerin ve müzisyenlerin sürekli gidip geldiği bir yerdi. Bu arada bu stüdyoda derslerin dışında prodüksiyon işleri de yapılıyordu. Reklam müzikleri, dizi müzikleri, film müzikleri, anonslar ve aklınıza müzik kaydı ile ilgili ne geliyorsa... Kayıt için tüm teknik ekipmanlar o günün teknolojisini yansıtıyordu. Gerek kayıt cihazları gerekse enstrümanlar açısından gayet dolu bir stüdyoydu. O stüdyoda demolar dahil Eurovision Türkiye elemelerinin kayıtlarının yapıldığına benim gibi birçok müzisyen şahit olmuştur.Kayıt ve prodüksiyon işlerinin artık tamamen dijitale döndüğü yıllarda ise Gidel, stüdyoda artık kendi tabiriyle “dışarıya” iş yapmıyordu. Sadece kendisiyle ve öğrencileri ile ilgili kayıtlar yapıyordu.1986 yılında başladığı stüdyo serüveni pandeminin başlamasına kadar devam etti. 2020 yılına kadar 1000’nin üzerinde öğrenci gelip geçti o stüdyodan. Sadece öğrenciler değil elbette. Akıl danışmaya gelen müzisyenlerin sayısı da hiç azımsanmayacak kadardı. Çünkü Ömür Gidel kendisinin de ifade ettiği gibi bir mentordu ve müzikle ilgili ondan kim akıl isterse mentorluk yapıyordu. Bu durum dediğim 35 yıl devam etti.Sahneyi bırakması ise 1990 yılında oldu. Artık sahnede olmak istemiyordu. Hayali, hem stüdyoyu devam ettirmekti hem de eş zamanlı öğrenci yetiştirmekti. Stüdyodaki asıl amacı ise İzmir’den de albümler çıkabileceğine olan inancıydı. Maalesef İstanbul direnci bu konuda asla kırılmadı ve İzmir’den dört başı mamur albümler o yıllarda çıkmadı. Çünkü İzmir’de prodüksiyon şirketinin yürümesi doğası gereği zordu. Müzisyenler biliyordu ki bu işin merkezi İstanbul’du. Ömür Gidel için konu tamamen öğrenci yetiştirmeye dönüşmüştü. Yetiştirdiği öğrencilerden gruplar kurup onları piyasaya lanse etmek ise en büyük hayalleri arasındaydı. Bunu defalarca yaptı da. Mesela 2000’lerin başında öğrencilerinden kurulan “Logos” adlı grup bunu başardı. Bugün grubun en bilinen üyesi ise o yıllarda genç bir müzisyen olan Engin Recepoğulları’ydı. Kimler gelip geçmedi ki o stüdyodan; bir çırpıda hatırladığım isimler var: Artun Yüksel, Cansu Nihal Akarsu, Beyza Başak, Onur Puza, Barlas Kızılöz, Ergun Sesligil, Evren Karakul, Serdar Emreyurt, Kerem Can Dündar, Sabi Saltıel, Yaman Akdoğan, Oğuzcan Özcanlı, Renin Yükseler, Cem Kaprol, Orçun Aktaşlı, Gizem Elif Selçuk... Bu isimler oraya girip çıkan öğrencilerin sanıyorum çok az bir kısmını ifade ediyor.
Aslında konuya öğrenci yetiştirmek olarak bakmamak gerekiyor. Çünkü dediğim gibi stüdyo adeta bir müzik mabedi gibiydi. Kayıt yapmaya gelenler, aranjör olduğu için kendisine şarkılarını aranje etmeye gelenler, “biz bir grup kurduk, nasıl bir repertuvar yapalım” diye soranlar, müzikle ilgili aklınıza gelebilecek olan her sorunun cevabının arandığı bir yerdi o stüdyo. Profesyonel sahne yaşamını kendi isteğiyle sonlandırdıktan sonra müzik yaşamına hocalık ve stüdyo işleri yaparak devam eden bir müzisyendi Ömür Gidel. Bu yüzden vaktinin neredeyse tamamını stüdyoda geçiriyordu.

Kaan Çağlayangöl ve Ömür Gidel
Vefatının ardından sosyal medyada taziyelerini iletenlere baktığımda kendi kendime “onun iletişim içinde olduğu müzisyenlerin çoğunu tanıdığımı sanıyordum ama yanılmışım” dedim
Herkese dokunmaya çalışan ve bunu kendini ön plana atmadan yapan birisiydi. Hayat felsefesi de zaten böyleydi. Benim 25 yıl boyunca gözlemlediğim en önemli şey, kendisinin müzik adına yaptığı çoğu işi maddi bir çıkar gözetmeden yapmasıydı. Hiçbir zaman maddi beklentilerinin olduğuna şahitlik etmedim. Müziğe ve müzikle ilgili olan her konuya karşılık beklemeden bakıyordu. Belki de Ömür Gidel’i Ömür Gidel yapan konuların en başında da bu geliyordu. Yazının başında da söylediğim gibi benim kendisiyle 25 yılımız geçti, dolu dolu bir 25 yıl. İstisnasız 25 yıl boyunca her gün telefonla iletişim halindeydik. Haftanın en az 3 günü ise yüz yüze görüşürdük. Onunla müziğin dışında hayata dair her şeyi konuştuk, dertleştik, planlar yaptık, projeler yaptık, başarılı olduk, başarısız da olduk ama hep beraberdik. Aramızda 24 yaş vardı ama her zaman ortak noktalarda buluştuk. Beraber paylaştığımız bazı şeyler elbette ailesi dışında kimsenin bilmemesi gereken konulardı. O konular sonsuza kadar bizim aramızda kalacak.
Aile demişken; çekirdek ailesini ön planda tutma noktasında onun gibi çok az kişi tanıdım. Kimseyi itham etmek istemem ama müzik alemindeki bazı kimselerden onu ayıran en büyük özelliği ailesini bir arada tutmak ve onlarla olmaktı. Oğlu ve eşi onun için olmazsa olmazlarıydı. Elbette sevdiği az sayıdaki dostlarıyla beraber. Son yıllarında birlikte bir kitap yazmak için yola koyulduk. Hayatını kaleme alıyordu, yani bir otobiyografi kitabı hazırlıyorduk. Ben de o yazıları temize çekerek ona son hâlini gösterip kontrol ettiriyordum. Bazen bazı yerleri değiştiriyorduk ve yeniden yazıyordu. Bu durum 3 sene kadar sürdü, ama aralıklarla ve üzerinde uzun uzun düşünerek. Benim hayatımdaki ailevi sağlık sorunları, pandeminin bizi yorması, onun sağlık sorunları üst üste binince elbette yazdıkları yarım kaldı.
Ben bu yazımda neyi, ne kadar anlatsam aslında boş. Çünkü geçirdiğimiz 25 yılı anlatmam sayfalar alır. Bunları bir çırpıda da anlatamam. Ayrıca onu benden daha eski tanıyan dostlarının anlatacakları elbette daha fazla olacaktır.
Büyük bir müzisyeni, iyi bir insanı, iyi bir eş ve babayı kaybettik
Sorardım ona bazen, röportaj yazarken “senin için ne yazmamı istersin” diye. Aranjör mü? Orkestra şefi mi? Müzisyen mi? Hoca mı? “Sadece müzisyen yaz” derdi. Caz müzisyeni denmesi istemezdi. “Bu dünyada sadece caz yok” derdi. Hatta eklerdi ve şöyle söylerdi: “Batakhane gibi pavyonlarda en leş yerlerde, dansözlere bile çaldım, bununla da gurur duyuyorum.” Zaten kendisinin geçmişteki birçok caz müzisyeni gibi ciddi bir pavyon hayatı vardı. Uzun yıllar 1970’li ve 1980’li yılların pavyonlarında çalışmıştı. Bu durum onun için gocunulacak bir durum değildi, hatta o yıllara dair tüm anılarını severek anlatırdı etrafındaki insanlara. Oralarda edindiği tecrübelerin hayatında çok işine yaradığını söylerdi. Bugün bazılarının yaptığı gibi 34 yaşından itibaren biyografisini yazmadı ve anlatmadı. Müziğe dair ne yaşadıysa açıkça anlatırdı.
Ben onun hiçbir zaman müzik öğrencisi olmadım. “Bana piyano çalmayı öğretir misin?” dedim, “Öğrenirsin” dedi. “Etrafına bak, müzisyen çok ama müzik yazarı pek yok” dedi. Yazıya çok önem veriyordu, çünkü çok okuyordu ve bilginin değerini çok iyi biliyordu. Bana hiçbir zaman öyle klasik ve bilinen bir müzik dersi vermedi. Müziğin türleri, akımları, müzisyenlerin rolleri, dinleme alışkanlıkları, müzik tarihini anlattı. Caz, rock, pop ve diğer türler hakkında bilgilerini aktardı. 2000’li yılların başında müzik yazıları yazdığı dergiye beni götürdü ve onlara artık köşe yazısı yazmak istemediğini söyledi. “Peki ne olacak?” dediklerinde ise “Size bir müzik yazarı getirdim, bir süre ikimiz yazacağız, sonrasında ben köşemi tamamen ona bırakacağım” dedi. Dergiden çıktığımızda ona şu soruyu sordum: “Teklifini kabul etmeseler ne olacaktı?” “Mesele yok, o zaman ben de yazı yazmayı bırakıyorum diyecektim” dedi. İşte benim yazı yazma hikâyem böyle başladı. Yani ben, bugün bir basın kuruluşunda genel yayın yönetmeniysem, 24 yıldır çeşitli gazete ve dergilerde yüzlerce yazı yazabildiysem bunu tamamen Ömür Gidel’e borçluyum. Başkaları adına konuşmak istemem ama şu kadarını söylemek isterim; bugün piyasada adını bildiğimiz ve bilmediğimiz, sayıları azımsanmayacak kadar fazla olan bazı müzisyenler de mesleklerini ona borçlular. Bu durumun farkında olanlara ne mutlu, onları vefalı addediyorum.

Peki, kırgınlıkları var mıydı?
Elbette her insan gibi vardı. En çok kırıldığı konuların başında stüdyosundan yetişen öğrencilerin vefasızlıkları geliyordu. Açıkçası bu tanımlamaya uyan eski öğrencilerinin sayıları hiç de az değildi. Bu konuyla ilgili bazen kendine kızar ve “Hata bende” bile derdi. Belki çoğu insan bu aramama ve sormama gibi durumlarda bu duruma hayıflanmaz ve kırılmaz. Ömür Gidel için vefa duygusu yaşamı boyunca çok önemli olduğu için vefasız insanlara olan kırgınlığı hiç geçmedi. Özellikle emek verdiği insanların vefasızlığı onu çok üzdü. Maalesef kırıldığı insanlar bu durumun farkında bile değillerdi. Farkında olsalar bile onlar için önemli bile olmadığını biliyordum, çünkü onların yaşamları öyleydi, yüzeysel ve sığ.
Hocamı sevgiyle ve saygıyla anıyorum, birçok konuda da kendisine minnettarım
Eminim ki onu tanıyan çoğu insan da aynı düşüncelere sahiptir. Geçirmiş olduğu zorlu sağlık sürecinde sürekli yanında olmaya gayret ettim. Zaten bizim dostluğumuz da bunu gerektirirdi. Karşılıksız sevgiyi, iyiliği ve vefayı. Peki, Ömür Gidel caz ile ilgili ne düşünüyordu? “Herkesin kafasında bir caz var” diyordu, çünkü ona “caz öğrenmek istiyorum” diyerek ders almak isteyen öğrencilerine “cazdan ne anlıyorsun” dediğinde çok farklı cevaplar duyuyordu. İkinci olarak ise yine caz öğrenmek isteyenlere Muvaffak Falay’ın caz müzisyeni olmanın zorlukları hakkındaki küçük bir yazısını vererek okumasını isterdi. Caz ile ilgileniyordu ama caz müziğinin hafifletilmesine karşıydı. Son yıllarda moda olan caz festivalleri için eleştirel bakıyordu. Ülkemizde caz müziğinin artık tamamen ticari bir metaya dönüştüğünü söylüyordu. Sadece caz müzisyenlerinin değil diğer türlerdeki müzisyenler de dahil olmak üzere kendilerini çok fazla sosyal medyaya kaptırdıklarını düşünüyordu. Aslında konuya tamamen caz penceresinden bakmıyordu, özellikle son yıllarda… Çünkü müziğin genel olarak içinin boşaldığını düşünüyordu.

Eski günlere özlemi bir hayli fazlaydı
Pandemiden sonra derslerini de biraz da bu yüzden noktalamıştı, zaten pandemi biterken rahatsızlığı baş gösterdi. Ama sağlıklı da olsa artık ders verme niyetinde değildi. Tabii çok içsel bir durum ama ben gözlemlerime dayanarak bu kararın arkasında kırgınlık, bıkkınlık ve sıkılmışlık duygularının ön plana çıktığını düşünüyorum.

Engin Recepoğulları, Kaan Çağlayangöl ve Ömür Gidel
Caz konusunun kutsal bir konu olduğunu düşünüyordu
Söylemlerinde caz müziğinin tabiri caizse “sakız” edilmesi onu rahatsız ediyordu. “Ben müzisyenim, caz müzisyeni değilim” diyordu çünkü birçok müzik türünde çalışmalar yaptım diyordu. “Her şey caz değil, başka müzikler de var” diyordu ve bunun bir saplantı haline gelmesini tercih etmiyordu. Tüm müzik türlerinin kulüpler ile yaşayacağına inanıyordu ve koca İzmir’de bir kulüp olmadığından şikâyet ediyordu. İzmir’in İstanbul’a yıllardan bu yana müzisyen ihraç ettiğini ve İzmir’in eski yıllar haricinde kültür ve sanat alanında bir atılım yapamamasına tepkiliydi.
Ömür Gidel’in cenazesinde az önce söylediğim sitemler bir kez daha kanıtlandı. Onu sağlığında aramayanlar cenazede de yoktu. Neyse, demek bazı şeyler zorla olmuyor diyerek konuyu kapatıyorum
Gidel’in kaybından sonra ise basının hâli ve tavrıydı. Vefat haberini ilk olarak genel yayın yönetmeni olduğum kurum aracılığıyla, ailesinin de talebiyle ben kaleme aldım. 8 yıl boyunca çalıştığım kurum olan Odatv’ye de haberi ben servis ettim. Ömür Gidel’in arkadaşlarının sosyal medya taziyeleri dışında basın kuruluşlarında Ömür Gidel ile ilgili vefat haberi sadece İzmir’de Son Dakika, Odatv ve Jazz dergisinde çıktı. İzmir’de 20 haber sitesi var, Ömür Gidel de İzmirli, İzmirli olmasının dışında yaşamının neredeyse tamamını İzmir’de geçirmiş birisi. Hiçbir İzmir haber sitesi haberi almadı. Ulusal basın da Odatv dışında haberi görmedi. Basının genel manzarası maalesef bu. Kendisinin hatırasını kendi adıma yaşatmaya gayret edeceğim. Benim için ve diğer bazı müzisyen arkadaşlarım için büyük bir kayıp. Kendisinin yerinin kolay kolay doldurulacağını düşünmüyorum. Böylesine değerli müzisyenlerin değerinin daha iyi bilinmesi dileğiyle.
Kaan Çağlayangöl
Cazkolik.com / 14 Ağustos 2026, Cuma
Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.