Cazda herkes üstüne düşeni yapıyor mu? Arkadaşımız Ekin Çakmak tecrübeli caz fotoğrafçısı ve radyo programcısı Levent Öget ile konuştu.

Cazda herkes üstüne düşeni yapıyor mu? Arkadaşımız Ekin Çakmak tecrübeli caz fotoğrafçısı ve radyo programcısı Levent Öget ile konuştu.

Ekin Çakmak: Sokak fotoğrafçılığı, yemek fotoğrafçılığı bizim sık sık gördüğümüz fotoğrafçılık alanları olmasına karşın caz fotoğrafçılığıyla nadiren karşılaşıyoruz. Sizin iyi bir caz dinleyicisi ve eleştirmeni olduğunuzu biliyoruz. Siz caz fotoğrafçısı olmayı kendi ilginiz doğrultusunda mı seçtiniz?


Levent Öget: Caz fotoğrafı olgusu diğer konulardan ayrılan bir konum kazanmış olabilir. Bunu da cazın bizatihi kendisi yaratmaktadır. Zengin yapısı, katmanları, kendini aşan ve topladığı tüm bir çeşitliliği görsel alana taşıdıklarıyla fotoğrafçı için bulunmaz bir alandır caz fotoğrafı. Bakılan yer ve zaman caz fotoğrafında o ana ait bir sahne görüntüsü olmaktan daha çoğunu yansıtır.


Kendi izleyicisini seçen ve onunla her karşılaşmada yepyeni buluşmalara açık bir sahne etkinliğinden söz ediliyorsa eğer, caz tüm sahne sanatlarında olan başı sonu belirli bir süreyle kısıtlanmamış neredeyse tüm bir tarihini görselliğiyle yeniden zihinlere taşıyabilecek özelliklerle doludur.


Bu tam da şuradan kaynaklanarak belirginleştirilebilir; Öncelikle her şeyin ne denli değişebileceğine örnekle Daniel Martin Feige`nin şu sözlerine bakalım; (...) "eser kategorisi diye bir kategoriye sahip olmamız, son üç yüz yılda müzik tarihinde yaşanan gelişmelerin sonucudur. Bach`ın yaptığı müzikleri günümüzde birer yapıt olarak ele alsak bile, kendisi o müzik faaliyetini eser üretme anlamında anlıyor değildi." (...) devam ediyor Feige; (...) "eser, daha çok çeşitli performansların estetik bir değer uğruna birbirlerine anlattığı o tarihi süreçtir.


Bu anlamda da her performans, eserin ne olmuş olacağını birlikte kararlaştırır. Her bir performans bestecinin var ettiği bir şeyi bestelemeye devam eder. Eserin ne olmuş olacağı da işte bu "bestelemeye devam etme" sürecinde karara bağlanır” (...)


Devam eden bir uzun zihinsel akış var burada. Görsel bağlantılar da neredeyse bunun gibidir. O ana karar veren saptayıcının (fotoğrafçı) neyi belirlemeye çalıştığı bir başka izleyici tarafından başka bir yere taşınarak durdurulur. Görsellik akışkanlığı, var olan performansın yansıtıcısı olmaktan daha fazlasına sahiptir.


Hak ve özgürlüklerin savunusunu taşıyan, özündeki isyancı ve aykırı kimliğiyle günümüzde bir müzik türü olmanın ötesinde ayrımcılığa karşı, ifade özgürlüğünün tam ortasında duran cazın içinden geçmeden yaşayabilmek mümkün gibi görünmüyor bana. Caza olan ilgim yalnızca bir müzik türüne değil, onun dokunabildiği her şeye mümkün olduğu için süregelmiştir.


Fotoğrafımı ise yalnızca “caz fotoğrafçılığı” çerçevesiyle sınırlayamayacak kadar çeşitli alanlara taşıdığımı sanıyorum. Ancak, bu konunun ilk ve süregelen en güçlü projelerimden biri olarak benimle birlikte çok fazla anıldığından memnun olmamam artık mümkün değil. Sanırım bu hep benimle birlikte anılacak. Yani bir başlangıç projesi gibi görüp üretimde bulunduğum bir konu alanı olmaktan fazlasına sahip oldum. Fotoğrafçı seçtiği konuya yaklaşmak ister, yani fiziksel olarak değil, konu içini dökemeyeceğine göre onun içini görebilmeniz gerekiyor. Önce kendiniz görebilirseniz imgenin yansımasındaki anlatılanlardan başka kendi mesajlarınızı da iletebilirsiniz.


Yoksa yalnızca yansıyan bir aynaya el vermiş olursunuz. Berger’in dediği gibi; “ ya doğa ya da sanatçının kalbi baskın çıkacaktır.”



Ekin Çakmak: Son 15 yıl içinde Türkiye’de caz müziğe olan ilgi giderek artmaya başladı. Sizce caz müziği ülkemizde hak ettiği değeri görüyor mu?


Levent Öget: Bu süreç son on beş yıldan biraz daha fazla olabilir kanımca. Yani teknolojik unsurların katılımı ile biraz daha fazla haberdar olduğumuzu sandığımız kimi etkinlikleri bu ilgiye bağlıyorsak bu yanıltıcı olabilir.


En başta çeşitli mecraların etkisi zaman zaman kendi içinde yoğunlaşan ilgiyi doğuruyor; örneğin pek çok caz sever için radyoda müzik dinlemek sözünü ettiğiniz ilgiyi arttıran bir sürekliliği sağlarken, çeşitli festivaller bunu sosyalliğin de katıldığı bir boyuta taşıyabiliyor. “Hak etme” “değerini bulma” aşamaları ise öncelikle o şeyin ne olduğunun bilinmesinden sonra başlayabilir ki burada henüz ölçülemeyecek bir durum var. Yani toplumun büyük bir çoğunluğu böyle bir türden bile haberdar değilken, İstanbul gibi bir kentte hangi konserin ya da etkinliğin izlenmesinin seçileceğine kararsız ya da isteksiz, belki de bambaşka bir diğer tercihini seçen bir yaşam biçimi var. Bunu pek çok alanda ve çeşitli dönemlere ait süreçler içinde inceleyebilmiş, buna zaman ayırmış biri olarak söyleyebilirim ki fırsat yaratılırsa bu müzik türü her zaman değer görüyor.


Neredeyse otuz yıl önce cazın merkezi sayılacak kentlerde görebildiğim, parklarda – bahçelerde halka açık ücretsiz konserler günümüzde İstanbul gibi büyük kentler başta olmak üzere, vapurlarda - sinemalarda halka açık ücretsiz konserler olarak izlenebilir hâle gelebilmiş. Anadolu’nun orta yerinde Afyon gibi bir kentte 20 yıldır süregelen bir caz festivalinden söz edebiliyoruz.


İronik tabii, artık turistik bölgelerde kurumsal desteğini parlatmak isteyen sahte festivaller bile var..! Bunları dışarıda tutabilsek dahi bu alanda girişimcisinden, yerel yönetimine, organizatöründen işletmecisine caz konusuna ismi konser olmaktan önce ısrarla caz adıyla anılan bir etkinlik olarak bakmak isteyen tuhaf bir dalgalanma var. Buradan ‘samimi” olanları ve kendini kanıtlamış olanları kazandığımız bir sonraki adımda caz da hak ettiği yeri daha iyi tanımlayabilecektir. En azından bu coğrafyanın artık cazda bir periferi olmaktan çıkıp merkez haline gelebilmesini hayal etmenin ötesinde haklı bir beklentisi olabilir. Bunu seksenlerden bu yana kesintili de olsa sürekli artan bir biçimde yaşıyoruz ve bugün hep birlikte günümüzdeki yerini izleyebilecek tecrübelerimiz olduğunu biliyoruz.


Organizatör Eyüp İblağ günümüzde artan caz trafiğinin bir çeşitlilik arzusundan olduğunu, çoğunun da organizatörlerin “deli cesareti”nden kaynaklandığını söylemişti. Diğer bir bağımsız organizatör Necati Tüfenk bizdeki dinleyicinin ilgisiz ve bilgisiz olmasından ve yapılan sayısız konserin hayal kırıklığı içinde boş salonlara yapılmış etkinlikler olarak geçmesinden söz etmesine karşın günümüzde kimi kurumlar bunu farklı yöntemlerle aşabilmenin arayışı içindeler.


Hangi konser ya da etkinlik hangi ortama göredir artık çok daha iyi değerlendirilebiliyor. İstanbul Caz Festivali gibi deneyimli festivaller konserlerini salonların, mekânların çeşitliliği seçimine göre bunu düzenlerken Zorlu PSM Caz Festivali gibi daha yeni organizasyonlarda bunun kendi içindeki birbirinden farklı konser salonu, stüdyo ya da caz kulübü hatta açık alan ücretsiz etkinliğini bir arada gerçekleştirecek düzenlemeler yaparak caz severlerin kazanılması amaçlanıyor. Bu çözüm odaklı pazarlama yöntemlerinin bile caz adına “hak ediş” ile ilgili çabalara bir dayanak olduğunu düşünüyorum.


Ayrıcı yine bir bilgi olarak şunu da eklemeliyim ki son birkaç yıldır bu kazanımların büyük kent – küçük kent farkını azaltmak adına, konserlere doymuş kentlere gelen kimi topluluk ya da caz sanatçılarının aynı zamanda bu büyük kent festivali sponsoru tarafından bir başka kent festivalinde de konser vermesini finanse etmesi şeklinde bir pozitif ayrımcılık çabası içine girmeye çalışması dahi cazın daha iyi yere ulaşmasını sağlamak adına atılan adımlardan biri olarak görünüyor. Dinleyicinin artması bu süreklilik içinde belki biraz uzun bir süreçte ancak mutlaka kaçınılmaz biçimde gerçekleşmeye devam etmektedir.


Bizzat devlet eliyle yapılan bir araştırma ile radyo üzerinden caz ve klasik müzik dinleyici sayısının bir orta Avrupa ülkesi nüfusuna yakın bir sayıya ulaştığı saptanmıştır. Bu da hiç de küçümsenemeyecek bir durum olduğunu gösteriyor. Belki bu büyüklükte bir ülke nüfusu içinde azınlıkta ancak caz müziği geleneği olmayan bir ülke için oldukça önemli bir artıştır bu.



Levent Öget ve Ekin Çakmak


Ekin Çakmak: Siz caz üzerine birçok radyo programı oturumları gerçekleştirdiniz. Bu programlarda Kerem Görsev, Sevin Okyay gibi caz müziğe kendini adamış kişilerde vardı. Bu tip radyo ve televizyon programları caz için yeni bir dinleyici kitlesi yarattı mı?


Levent Öget: Böyle olmuş olduğunu diliyorum. En azından var olan kitleye bir yeni soluk ve renk katmış olmalı. Bu soruyla bağlantılı az önceki yanıtlarıma ek olarak şunları da eklemek isterim; Her yapımcı cazın yalnızca bir müzik dinleme kültürü olmadığını iyi bilir. Unesco’nun caz bildirisinde yer alan “caz birlik ve barışın sembolüdür” nitelemesi öylesine söylenmiş bir şey değildir.


Bilgi ekonomisti Özgür Uçkan’da aynı şeyi söylüyor; “kültürel anlamda çok ciddi, sosyal gerilimler, etnik ayrımcılıklar yaşansa da caz bütün bunları yadsıyan, bunları aşan, çok hızlı bir şekilde çekim odağı yaratabilen, insanları bir araya getirebilen bir şey.”


Ben her şeyden önce bir dünya kenti olan İstanbul gibi artık bir ülke büyüklüğünde sayılabilecek böylesine bir metropolde yayıncılık dünyasının uzun soluklu bir bireyi olarak görüyorum kendimi. İçinde bulunduğum yayın kurumları özel radyoculuğun başladığı doksanlardan bu yana dinleyicilerine ısrarla ulaşmaya çalışan benim gibi yapımcılarla hayat buluyor. Elbette caz müziğine kendini adamış kimi isimler gibi bu alanda üretimde bulunan çok fazla emek ve emekçi, yapımcı ve yönetmen var ortada.


Caz için eğitim sağlanması kimi özel ve devlet okullarında müzisyenler için gerçekleşiyorsa da dinleyicilerin bilinçlenmesi ve caz tarihinin anlatılması, bu müzik türünün keşfedilmesinin ve doğru anlaşılarak doğru dinlenmesini sağlayacak olanlar da bu mecralardan gelecektir. Yani yapımcı Hülya Tunçağ’ın dediği gibi “bu da tabii bize düşüyor...”


Sözünü etmiş olduğunuz oturumlarda caz ile ilgili hemen her kesimden ilgili seçilmiş kişilerle yapmış olduğum röportajlar hem cazın kendi sorunlarını ve toplum içindeki etkilerini inceleyen bir amaca ulaşmak için şekillendi hem de caz dinleyicisinin radyoyu bir müzik kutusu gibi görmemesini sağladığını umuyorum. Kemikleşmiş radyo dinleyicisi caz severleri için bu zaten yapımcılardan beklenen bir şey olmalı. Devamında ise deşifre edilen tüm oturumların kayıtları derlenip yayımlanarak bir kitapta kaynak olarak da değerlendirilmesi amaçlandı.


Bunların gelecekte caz panoramasında yerini bulacağına inanıyorum. Günümüzde artık caz festivalleri nasıl ki yalnızca konserler dizisi olarak görülmüyorsa, panel, sergi, seminer, gösterimlerle ve hatta okullara taşınarak gelecek kuşakları kazanmak adına çaba gösteriliyorsa yayıncılık alanında da atılan her adımın caz severleri zenginleştirmesi kaçınılmaz olacaktır. Bundan memnun olmamak mümkün değil.



Jan Garbarek


Ekin Çakmak: ’Levent Öget ile Caz Etraflı Konuşmalar’’ kitabında caz festivallerindeki bilet fiyatlarını fahiş buluyorsunuz. Sizce caza meraklı olan kitle fiyatların yüksekliğinden dolayı caz müziğine erişebiliyor mu?


Levent Öget: Bence erişemiyorlar ve bu henüz yeterince iyileştirilebilmiş bir konu değil maalesef. Bu da programlarımda “Etraflı Konuşmalar” kitabı için yapılan tüm oturumlarda masaya yatırılan konulardan biri olmasına karşın çok da parlak bir fikir üretilemediği kanısındayım. Zaten zorluklarla gerçekleşen etkinliklerde organizatör ya da etkinlik sponsorlarının gişeden gelecek olana önem verdiklerini biliyoruz.
Yani aslında bu konudaki bütün taraflar var olan durumdan şikâyetçi. Organizatörler, festival yönetmenleri, müzisyenler ve dinleyiciler durumdan memnun değiller. Yine de çareler aranıyor ve boş salonlara konser verenlerle o boş salonların koltuklarını doldurmak isteyenlerin yerlerini, bu fiyatları ödeyemedikleri için gelemedikleri konserlerin biletlerini sponsorluk çevresine ya da önemli insanlar gibi görülen davetlilere verilmesi de denenmiş ve çoğu zaman onlar da ilgi göstermediklerinde protokol koltuklarının boş kalmasına sonuçta her türlü hüsran görüntülerinin olduğu gecelere tanık olduk. Tüm dünyada yapılan festivallerde olduğu gibi buradaki festivallerde de bu bütçe meselesini güçlendirmek için yapılan oldukça geçerli bir yol deneniyor.


Caz festivaline uymayan bambaşka türden bir topluluk ya da sanatçı konseri, meselâ bir pop star olabilir, sırf gişe yapmak için var olan festival programına dahil edilebiliyor ve elbette yöneticilerin eli rahatlasın diye bu yola başvuruyorlar. Kimi zaman yadırganıyorsa da caz dinleyenlere alternatif olabildiğini, ya da caz ile ilgili olmayanların da bu türe kaynaşmasını – alışmasını sağlayabildiğini izledik. Sonuçta günümüz müziğinin en çeşitli ve sürprizlerle dolu bir alanı caz ve bu renkli skalada çok fazla isme yer var.


Gelecekte belki daha iyi çözümler de bulunabilir; fırınlardaki “askıda ekmek” yöntemi öğrenciler için fazladan bilet alabilecekler için denenebilir ve belki gelecek nesil içinde yeni caz severler kazanılması için onları konser eğitimi ile yetiştirebilmek adına daha istekli ve destekçi olabiliriz. Yani yapılabilecek çok şey var. Bilet fiyatlarının zaman zaman aşırı yüksek olması konunun yalnızca bir yönü.


Ekin Çakmak: Şu ana kadar dinlediğiniz ve aklınızdan silinmeyen performanslar hangi caz sanatçılarına aittir?


Levent Öget: Oldukça uzun süredir hem ülkemizde hem yurt dışında izlediğim unutamayacağım konser ya da etkinlikler oldu. Şu ayrımı yaparak söylemeliyim ki; cazı bilen bir kitle ile birlikte ilk kez bir konseri bu yoğunlukta izlediğim ayrımı da önemli bir unutulmaz anı oldu. Kanadanın Toronta şehrinde o yıllarda yapılan bir festivalde dünyaca tanınmış saksafonculardan Lew Tabackin’i zar zor bulabildiğim bir gece kulübünde izlemeye gitmiştim. Gittiğimde başlamış olan performansa kapıdan kafamı uzattığımda küçücük bir mekânda oldukça kalabalık bir seyirci grubundan çoğunun ayakta ve nefeslerini tutarak izlediklerine tanık oldum. Elbette içeride görünürde büyük bir üstat vardı. Ancak benim için asıl unutulmaz olan böyle bir ustayı dinlerken gerçek caz dinleyicileriyle bir caz kulübünde bir arada olmamdı.


Ne kadar geri gidebileceğimi düşünüyorum; 80’li yıllarda gerçekleşen Bilsak konserlerinde trompetçi Chet Baker’ı ölümünden üç ay önce izlemiş olmak, yine Miles Davis’in son konserlerine İstanbul’da Açıkhava’da üç gece üst üste tüm performanslarına katılmış olmak muzzam fırsatlar ve unutulmaz anılardı. Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı olmadan önce İstanbul’un önemli bir kapalı basketbol salonuydu. Burada da unutulmaz konserler gerçekleşti, tuhaf ama gerçek, kimbilir ne sesler ile dinledik ama tanıklık etmiş olanlar için unutulmaz olması öncelikle o yıllarda efsane isimler ilk kez geliyorlardı ve caz konser deneyimleri herkes için yeni ve heyecan vericiydi.


Bugünlerde artık ses teknolojileri de gelişti ve son üyelerini yeniden ağırlayacağımız unutulmaz Lester Bowie’li The Art Ensemble Of Chicago topluluğunun ilk konseri, Marcus Miller’ın yerli cazcılarımızla ortaya koyduğu ve dünya prömiyeri olarak burada hazırlandıklarını bildiğimiz o performanslar gibi pek çok unutulmaz konser var aslında. Bunları derecelendirmek ya da ayırmak benim için çok zor.


Halen birkaç koldan ilerlemeye çalışarak kimi zaman fotoğraf çekimi, kimi zaman radyo programlarım için ya da üzerine bir şeyler yazmak istediğim sayısız konser ve etkinliğe katılıyorum. Üstelik bizden dünyaya açılmış önemli müzisyenler Evrim Demirel, Senem Diyici, Hakan Ali Toker gibi isimlerin yurt dışı organizasyonlarını düzenleyip Tiran ve Bakü Caz Festivallerine katılıp orada temsil ettikleri özel müziklerini gururla izlemiş olmak da benim için unutulmazlar arasında.


Ekin Çakmak: Düşüncelerimi derlememe aracılık ettiğiniz için teşekkür ederim.


Ekin Çakmak


Cazkolik.com / 14 Kasım 2019, Perşembe

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Ekin Çakmak

  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.