Cazda küratörlük?

Cazda küratörlük?

Caz festivali küratörü olarak Gilles Peterson

Seçme sanatı... [Caz festivalleri de küratörlüğe geçebilir mi?]

Günümüzün en havalı işlerinden biri orijinal adıyla -ki öyle söylemesi daha ‘cool’ oluyor- küratörlük. Küratörlük dediğimiz şey aslında seçme sanatıdır. Basit şekliyle böyle söylenebilir. Alt açılımlarında kesinlikle çok daha kapsamlı yetenekler, bilgi birikimi vs. olması lazım. Küratörlük kavramını biz daha çok görsel/kavramsal sanatlarla ilgili biliriz. Ama artık müzikte de var. Gilles Peterson bu işin de öncüsü oldu. Aslında, bu işi teknolojik anlamda Spotify gibi büyük dinleme portallarının karmaşık algoritmalarıyla zaten yaptığını söyleyebiliriz ama insanı çıkarınca işin gizemi ve yaratıcılığı ortadan kalkacağı için gelin öyle demeyelim. İnsan yeteneği ve seçme yetisi en önemlisi elbette. Gilles Peterson’ın İngiltere’de bu kapsamda bir festival gerçekleştireceği söyleniyor. Muhtemelen bu iş için bulanabilecek en iyi isimlerden. Bir diğeri de Don Was olabilir. Bugün, son yıllarda Avrupa’ya hava atan bir ‘İngiliz Cazı’ kavramından sözediliyorsa bu işin altında imzası olan adamdır. Kurduğu şirket Bronswood Records ve başka cin fikir işler beklentiyi şüphesiz ona doğru çeviriyor ve biz de bekliyoruz bakalım ne haberler gelecek. Eğer tutarsa hemen yaygınlaşır ama benim anladığım şekil şöyle, her yıl bir başka küratör, başka bir perspektif, sanırım doğrusu böyle olur, öbür türlüsü yine direktör olur. Son not şöyle olsun, caz festivalleri küratörlük kavramını geliştirir ve doğru uygularsa sanırım alışılageldik festivallerden çok daha renkli programlar izleriz ama tabii doğru soru kimler olacak bu küratörler?


26. İstanbul Caz Festivali`nde kaçırılmayacak 6 gece

Kaçırılmayacak 6 gece

Tek tek konser olarak değil gece olarak söyleyeceğim zira bazı geceler aynı yerde birden fazla konser olacak, o yüzden. Beykoz Kundura’da Rymden Trio/Love Trio/Barış Demirel gecesi. Bugge Wesseltoft’un European Jazz sularına girdiği yeni üçlüsü, davulcu Turgut Alp Bekoğlu’nun albümü ve yükselişine ara vermeyen Barış Demirel, elde var 1. Caz standartlarına usta işi dokunuşların lezzet ustası Bill Chaplap Trio yanında iki büyük ustayla, elde var 2. Geleneksel big bandlerin modern, yeni ve büyük, karmaşık orkestralara evrildiği dönemde Snarky Puppy groove’lu müzikleriyle dinleyiciyi hırpalarken bir başka büyük topluluk Shake Stew da aynı gece ayrı bir keşif olacak, elde var 3. Kamasi Washington festivalin lokomotif konseri, fazla söze gerek yok, orda olmalı, elde var 4. Bill Charlap’ın New York usülüne karşı Avrupa usülü Paolo Fresu/Lars Danielsson ikilisi, elde var 5 ve 35. yılını kutlayan efsanevi topluluk Mozaik’in konseri elde var 6.


"Kariyerimi eleştirmenlerin desteği olmadan yaptım"

Franco Zefirelli 96 yaşında öldü

Müziğin sinema/sahne sanatıyla ilişkisinde çok önemli isimlerdendi Franco Zeffirelli. Bir yüzyılı yaşamış muazzam bir kültürel birikim. Sanırım filmleri bizde çağdaşı diğer yönetmenler kadar tanınmadı. Başlıktaki laf cımbızlanmış değil, bizzat söylediği söz. Hatta, cümlenin sonunda ‘Tanrıya şükür’ de var. “Romeo Juliet”i tanımamış milyonlarca dönemin gencine filmleriyle dokunması ayrıca önemli. Tabii bu dokunma o zamandı, aradan kırk yıl iki nesil geçti, yeni Zeffirelli’ler lazım. Set tasarımları, abartılı kostümleri günümüz modern opera sahne tasarımlarına göre fazla barok sayılsa da Zeffirelli’nin başka bir yüzyılın insanı olduğu gerçek. Bir de, Maria Callas konusundaki zaafiyeti. Divalar üzerindeki etkisi bilinir. “Carmen” rolündeki Denyce Graves’in Carmen hakkında o güne kadar bildiği tüm fikirleri beş dakikada değiştiren, dolayısıyla, oyunun yönünü de değiştirebilen biriydi. Son notlar şöyle olsun; Evlilik dışı bir çocuk olarak dünyaya gelen Zeffirelli siyasi olarak kürtaja şiddetle karşı bir eşcinseldi, iki kez İtalyan parlamentosuna seçildi ve hayatının aşkı bir diğer büyük sinema yönetmeni Lucino Visconti idi. Öte yandan, 2. Dünya Savaşı sırası üniversite eğitimini yarıda kesip önce Mussolini sonra Nazilere karşı komünist partizanlar safında savaşmıştı.


Sıkıcı bir popüler caz figürü olarak Wynton Marsalis

Wynton Marsalis misyonunu abartmaya başladı

Amerikan müesses caz nizamının bir numaralı aktörü Wynton Marsalis giderek sıkıcı bir karaktere dönüşmeye başladı. Herkes gibi sahnede müziğini çalıp gitmek yerine nerdeyse her konser öncesi sahnede ders verir gibi vaazlar veriyor, kendince espriler patlatıyor, kaşlarını kaldıra kaldıra cazın ne olduğunu tarif edip duruyor falan filan. İyi ne var bunda diyebilirsiniz, bir kere, iki kere tamam da adam yıllardır böyle. Kendine bir misyonerlik görevi biçmiş, tamam, caz Amerika’da genç nüfusların ilgi duyduğu bir müzik artık değil, hem Lincoln Center gibi önemli bir kurumun başındaki biri ve en caz dünyasının en popüler isimlerinden biri olarak kendine biçtiği bu misyon dünyanın neresine giderse gitsin icracılığından, müzisyenliğinden önce gelmeye başladı, onu bunu yapmayın, doğru oturun, hoplayıp zıplamayın diyen okul müdürüne dönüştü. Mesela şu son cümlesi; “Tekrarlayan biçim temel ve sabittir. Üzerinde yaptığımız şey, bilinmeyen şeydir. Eylemdeki demokrasidir”. Bu gayet beylik bir caz cümlesidir, bunu okullarda söyle, derslerde söyle, çocuklara anlat ama konserlerde bu vaazların ne gereği var. Biri onu cazın genel müdürü olarak tayin etse de herkes rahatlasa.


Kaçırılmayacak bir fırsat

ECM`in 50 yılı

ECM firması dijital platformlara uzun süre direndi ama sonunda kabullenmek durumunda kaldı. Kaçınılmazdı. Şimdi bu muazzam arşive isteyen bir tıkla erişebiliyor. Ama, öte yandan, albüm formatını da ihmal etmiyor, hatta, tüm müzik firmaları arasında bu konuda en atak olan o denebilir. ECM firma olarak 50. yılını kutluyor. Muhtemelen zamanla kimi kutlama haberleri vs gelebilir. İlk önemli haber ise firmanın bu elli yıl zarfında yayınladığı albüm arasında mihenk taşı gibi gördüğü 50 albümü yeniden basması oldu. Malum albüm satın alma işi artık küçük bir koleksiyoner grubunun elinde ama dünya çapında diye düşünürseniz azımsanmayacak rakamlar çıkıyor ortaya. Şimdi, fırsat bu fırsat, herkes listeye bakıp eksiklerini tamamlasın. Kimler yok ki. Bu durum aynı zamanda 1969 yılından bugüne tüm dönemi yeniden hatırlamak/keşfetmek için harika bir fırsat. Listeye uzun uzun baktım, bilmediğim/unuttuğum ne çok albüm varmış. Gözüme ilk kestirdiğim Enrico Rava’nın ‘diskografimin en başarılı albümü’ dediği “East Living”’ oldu. Hakikaten güzelmiş. Bunca yıl bu albümü dinlememişim mesela…


New York`tan Paris`e

Bu yl bu tarzın en iyi kayıtlarından biri

Her işte olduğu gibi cazda da işini iyi yapan insanların yeri ayrı. Nicki Parrott da bu insanlardan. Şarkıcılığı kadar basçılığı da iyi, hatta basçılığı daha iyi. İyi bir eğitimci ve başka özellikler... Yeni albümü “From New York to Paris” Parrott’nun hayatında yer tutan iki şehre verdiği önemi albümün kalitesi fevkalâde tamamlıyor, tabii albüm için kurduğu ekip de öyle. Tenor saksofonda Harry Allen, akordiyonda Gil Goldstein, piyanoda John DiMartino ve davulda Alvin Atkinson bu iş olmuş dedirten bir topluluk. Bir eleştirmen albüm için ‘Nicki Parrott herkesin cazı sevmesini sağlayabilir’ demiş, kesinlikle katılıyorum. Vokalli caz dünyanın en geçerli tarzı. Repertuvarı iyi seç, kadronu iyi kur, icraların birinci sınıf olsun, samimi yorumlar, parçaların düzenlenmesinde yaratıcı tavırlar, sürpriz sololar, swingli ritmin altın kural olduğunu da unutmadan eklersek eğer bu albüm ister kendin için, ister sevdiğin birine iyi bir hediye etmek bakımından ki eğer plağını alırsanız 10 puan daha alırsınız, mükemmel bir seçim yapmış olursunuz. Kesin tavsiye. (İki dili karıştırarak söylemesi çok hoş olmasına rağmen ben sadece “If You Go Away”i biraz daha az sevdim ama piyano bölümü iyiydi).


Kesinlikle özel bir yetenek

Bence adını not alın

Geçen bir videoya denk geldim, genç bir piyanist ama nasıl çalıyor, nasıl güçlü bir teknik, nasıl hızlı anlatamam ve adını ilk defa duyuyorum; Dmitry Masleev. 31 yaşında bir Rus. Moskova Üniversitesinden 2011’de mezun olmuş. Birçok yarışmaya katılmış ama ilk ödülünü yeni kazanmış, prestijli bir ödül olan 15. Çaykovski Yarışmasının galibi olmuş. O yarışmada sergilediği final performansını izledim, inanılmazdı. YouTube’daki videonun altında yazılanlar doğruysa ikinci turda annesi ölmüş ama yarışmaya devam edecek gücü bulabilmiş kendinde ve sanırım hem kendi hem annesi için kazanmış bu ödülü. Finalde Çaykovski’nin Piyano ve Orkestra için 1 Numaralı Konçertosu seslendirilmiş, sonra da Prokofiev’in 3 Numaralı Piyano Konçertosu. Basında biraz karıştırdım, hem seyirci hem jüri hem de medyadan önemli destek almış, annesiyle ilgili bir durum olabilir ama bir cümle dikkatimi çekti; “Metafiziksel oranlardaki müzikalitesi salonu dönüştürdü. Alternatif bir realiteye girdiğimize dair bir his vardı”. Valla bana başka laf kalmadı.


Bırak rüzgar işini yapsın

Bir mini türbin enerji derdini çözüyor

Gün geçmiyor ki teknolojik faydalara dair yeni haber gelmesin. Deniz ve kara taşıtlarında akü şarj problemi her zaman başa bela olmuştur, çoğumuz şehirlerde yaşasak da uzun yolda, kırsal kesimde olanlar bunu daha iyi anlar. Sadece onlar değil, uzun yaz tatillerinde, uzun seyahatlerde enerji erişimi bazen cidden sorun olabiliyor. Buna kesintileri de katarsanız ihtiyaç fotoğrafı daha net anlaşılır. İngiliz Windward şirketi taşınabilir güneş panellerini şarj cihazı olarak kullanmada değerlendiriyor. Mesela resimdeki gibi şeyler. Tam da tarif etmeye çalıştığım gibi bir durumu anlatmıyor mu? Şirket son olarak cep telefonları dahil taşınabilir tüm elektronik cihazları şarj edebilecek bir mini türbin geliştirmiş. Bir kilo ağırlığındaki cihaz rüzgardan şarj elde ediyor ve fiyatı da TL’ye çevirince pahalı olsa da 99 pound fiyatıyla makul görünüyor. Bu bilgi çevresinde şu not da önemli, taşınabilir enerji pazarı bu başlık altında çok kapsamlı bir konu. Bu pazarın 2020 yılına kadar dünya genelinde tahmini 11 milyar dolar değerinde olacağı söyleniyor.


Bankamatikleri bir de böyle kullanmak var

Faydalı bankamatikler

Son sıralar duyduğum en güzel haberlerden biri tek kullanımlık plastiklerin kaldırılacağıydı. Hani akşam eve dışardan yemek söyleriz de yanında plastik çatal bıçak gelir, en başta onlar. Kuzey Avrupa ülkeleri bu konuda öncü, onları Kanada takip ediyor. 2020’ye kadar komple yasaklanacakmış. Darısı başımıza. Böyle toplumsal fayda ve farkındalık üreten bir diğer haber de ATM’lerden gelmiş. ATM’lere uğramadığımız gün var mı? Ben ulan bankalar ya oraları reklama boğarsa diye telaşlanırken Hollanda’dan akıllı bir fikir geldi. Uygulanmaya başlanmış. Hollanda ATM ekranlarını kullanarak kayıp çocuk duyurularını gösteren ilk ülke olmuş. Buna Amber Alerts deniyor ve Hollanda genelinde 300’den fazla bankamatikte başlamış. Uyumlu ATM’ler, iki türde uyarı yayınlıyormuş: Hollanda’ya özgü bir Vermist Kind Alert ve bir AMBER Alert. İkincisi daha ciddi: Bir çocuğun hayatının tehlikede olduğuna inanılıyorsa kullanılıyor. Uygulamaya adını veren Amber Alerts 1996 yılında 9 yaşındaki Amber Hagerman isimli çocuğun kaçırılıp öldürülmesi üzerine çıkmış. Uygulamanın diğer Avrupa ülkelerinde de yaygınlaşacağı söyleniyor.


Feridun Ertaşkan

Cazkolik.com / 17 Haziran 2019, Pazartesi

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Feridun Ertaşkan

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.