Hayatın savrulmaları arasında kendi yolunu bulan blues devi Walter Trout'u sevgili Tamer tekelioğlu anlattı

Hayatın savrulmaları arasında kendi yolunu bulan blues devi Walter Trout'u sevgili Tamer tekelioğlu anlattı

 

Tamer Tekelioğlu bu kez çağdaş blues müziğin önde gelen ismi Walter Trout'u yazdı

 

 

Merhaba değerli müzikseverler,

 

Önceki yazımda Eric Clapton ile Blues’un Britanya’daki serüvenini noktalamıştık, bu yazımda tekrar Blues’un anavatanı Amerika’ya geri döneceğiz ancak bu kez bağdaş Blues’un önemli temsilcileri ile devam edeceğiz. Bunlardan biri Walter Trout.

 

Modern Blues’un önemli bir sanatçısı olan Trout’u seçmemin sebebi ise tam anlamıyla Amerika - Avrupa arasında köprü görevi görmesi. Britanya’dan kıta Avrupa’sına yayılan Blues, Avrupa’da da ilgi çeken bir müzik türü haline geldi ancak farkı, Avrupa’nın daha çok Amerikalı çağdaş Blues sanatçılarına ilgi duymasıydı. Erken yaşta müziğe başlayan Trout'un kariyeri 1960'ların sonu ve 1970'lerin başında Jersey sahili sahnesinde başladı. Daha sonra Los Angeles'a taşınmaya karar verdi ve burada John Lee Hooker ve Big Mama Thornton gibi birçok meşhur sanatçı için yardımcı müzisyen oldu. O dönem Amerika’da değeri pek bilinmese de kariyerinin önemli sıçramaları Danimarka, Hollanda ve Belçika gibi ülkelerde gerçekleşti. Şahsına münhasır bir sanatçı olan Walter Trout’un kariyerini ve hayatını merak ediyorsanız başlayalım anlatmaya.

 

6 Mart 1951'de New Jersey, Ocean City'de doğan Trout, müzik sevgisini ailesinden miras aldı. Şanslıydı çünkü ailesi müzisyen olmasa da ikisi de inanılmaz derecede müzik tutkunuydu. Evde sürekli müzik vardı. Walter ve ağabeyi Ed Jr. sürekli bu müziklerin etkisiyle büyüyorlardı. Duke Ellington'dan Count Basie'ye, John Coltrane'den Bill Monroe'ya, Hank Williams'tan Ray Charles'a kadar her şey çalıyordu evlerinde. Annesi İngilizce öğretmeniydi ve çocuklarına yüksek sesle şiirler okuyordu. Ed Jr’ın gitarı vardı ve gitarıyla annesinin şiirlerine eşlik ediyordu. Ailecek Atlantic City'deki bazı siyah caz kulüplerine dönemin meşhur sanatçılarını izlemeye gidiyorlardı. Çoğuyla da tanışıyorlardı. Kimler yoktu ki bunların arasında. Ahmad Jamaal, Chuck Berry, James Brown, Ray Charles, Andy Williams ve niceleri. Bu kulüplerde izlediği sanatçılar Walter’ı daha o yaşta çok etkiledi ve bir anlamda geleceğini belirledi.

 

 

 

Walter da onlar gibi olacaktı

 

 

Walter'ın seçtiği ilk enstrüman trompetti ve on yaşına gelmeden önce öğrenmeye başladı. Annesi oğlunun bu hevesini cesaretlendirmek için Walter’ın idollerinden biriyle özel bir görüşme ayarladı. Henüz on yaşındayken Walter’ın bir öğleden sonrayı Duke Ellington ve orkestrasıyla vakit geçirmesini sağladı. Bu inanılmazdı. Aynen şöyle hatırlıyordu Walter Trout bu olayı: “Soyunma odalarında onlarla takılma fırsatı buldum. Ben hevesli bir trompetçiydim ve oturup Cat Anderson, Johnny Hodges ve Paul Gonzales gibi adamların benimle caz ve müzik hakkında konuşmasını sağladım. Sonra, Duke Ellington benimle bir kanepeye oturdu ve müzik sektöründen ve bu sektöre girersem neler bekleyebileceğimden bahsetti. Bana söylediği şeylerden biri de şuydu: 'Her zaman bir sanatçı olmaya odaklan ve şan ve şöhret peşinde koşma. Uzun ömürlü bir kariyer yapmaya çalış ve tek hitlik bir harikadan ibaret olma. Enstrümanında olabileceğin en iyi olmaya odaklan ve bunu bir sanat olarak düşün, şov dünyası olarak değil". Harika bir gündü".

 

Ne yazık ki bu güzel günler anne ve babasının boşanmasıyla sona erdi. Genç Walter daha sonra üvey babasının sürekli sarhoş olması yüzünden duygusal olarak çok zarar gördü. Kötü bir dönemdi ve kendini müziğe adadı. Ağabeyi Ed Jr. sahip olduğu gitardan sıkıldığında gitarı sahiplendi ve gitar öğrenmeye başladı. Gitar onun caz dışında farklı Folk ve Blues gibi farklı türlere yönelmesine sebep oldu. Dylan'ın ilk albümünün çıktığı yıldı ve Walter onun büyük bir hayranı oldu.

 

 

1960'ların başlarında birçok Folk sanatçısı repertuvarlarına Blues ezgileri eklemişti, bu yüzden, bu türe geçiş Walter için olağan görünüyordu. Ağabeyi Ed'in sürekli olarak yeni müzik ilgi alanlarını teşvik ettiğini görüyordu. Birgün Ed eve bir albüm getirdi ve adamın gitar çalışını dinletti. Gitarda Mike Bloomfield'ın yer aldığı ilk Paul Butterfield albümüydü. Bu albüm hayatını değiştirdi. Trompet ve caz yerini kesin olarak gitara ve Blues’a bıraktı.

 

Trout başlangıçta solo performanslar sergiledi ve ilk konserlerini akustik olarak küçük kulüp ve restoranlarda verdi. Beatles'ın gelişi, 1960'ların Rock ve Blues patlamasıyla cesaretlenen Trout, Bruce Springsteen'i başlatan Steel Mill de dahil olmak üzere New Jersey'deki çeşitli yerlerde çaldı. Buralarda çoğunlukla Wilmont Mews adlı yerel bir toplulukla birlikte sahne aldı. Grubun 1972'deki bir kaydı “Deep Trout” derlemesinde yer aldı.

 

 

Kaliforniya; kariyerin başlangıcı

 

 

Trout, yerel olarak az çok tanınan bir müzisyen haline gelmişti ancak müziğe devam edecekse kendini daha geniş bir alanda duyurması gerekiyordu. Kariyerini geliştirmeyi umarak 1974'te Kaliforniya'ya taşındı. Burada farklı gruplarda çalmayı düşünüyordu ve bunun için girişimlerde bulundu fakat ilginçtir ki ilk işini gitarist olarak değil vokalist olarak buldu. Yerel bir Country Bluegrass topluluğu olan Jive Bombers, bir gitaristleri olduğunu ancak bir vokaliste ihtiyaçları olduğunu söyledi. Birkaç Hank Williams standardını söyledikten sonra, vokalist olarak gruba alındı. Trout, ilk maaşıyla beyaz bir Fender Stratocaster satın aldı ve sahnede çalmasına izin verilmesini istedi. Jive Bombers isteksizce kabul etti. Trout öyle bir şarkı çaldı ki grup elemanları şaşkınlıklarını gizleyemeyip 'Bize böyle çalabileceğini söylememiştin!' diyerek hayranlıklarını ifade ettiler. O gece baş gitarist olarak Jive Bombers’ı Country Bluegrass'tan, Chuck Berry ve erken dönem Stones çalan bir gruba dönüştürdü. Ancak devamında çok fazla Rock'n'Rroll yaptıkları için bazı sahne sözleşmeleri iptal edildi ve sadık hayranlarının bir kısmını da kaybettiler.

 

Trout Bombers’daki ani tarz değişimini sağlayan gitarist olarak adını epeyce duyurdu. Kısa süre sonra JE Davis and The Boys gibi çeşitli Rock ve Soul gruplarıyla kulüplerde çalmaya başladı. Bu, Bobby Hatfield, Joe Tex, Percy Mayfield ve Big Mama Thornton gibi yerleşik turne endüstrisi yıldızlarının arkasında çaldığı bazı konserlere yol açtı. Trout turnelerde özellkle Big Mama Thornton’a ciddi destek verdi ve aynı programda yer alan John Lee Hooker, Trout'tan grubuyla çalmasını istedi. Trout bu heyecanlı olayı hiç unutmadığını söyleyerek şöyle anlatıyor: "Bu yüzden kalkıp çaldım ve grubunda yer aldım. Grubuyla çaldığımda, Canned Heat'in bazı üyeleri tarafından duyuldum ve 'Avustralya turnemiz var, Henry Vestine çok fazla içiyor, turneye katılır mısın?' dediler. Tura katıldım ve dört yıllık bir konserle sonuçlandım".

 

 

 

Cannetd Heat ve John Mayall

 

 

1981-1984 yılları arasında Canned Heat grubunun baş gitaristi oldu. Grupla ABD, Avrupa ve Avustralya'da yoğun bir şekilde turneye çıktı. 1984'ten 1989'a kadar, Peter Green ve Eric Clapton gibi gitaristlerin yer aldığı John Mayall'ın efsane grubu Bluesbreakers'ın baş gitaristi idi. Trout, Bluesbreakers ile dünya çapında kayıt yaptı ve turneye çıktı. Ancak sahnedeki birçok başarıya, sahne dışında kendine zarar veren bir yaşam tarzı eşlik etti. Alkol bağımlılığı giderek arttı. Mayall ile kayıt yapmanın ve turneye çıkmanın heyecanı Trout'un alkol bağımlılığıyla boy ölçüşemedi. 1987'de ilginç bir olay yaşandı. Trout'un müzikal kahramanlarından biri olan Carlos Santana, bir turne sonrasında kendisine sürekli alkolik hali ve bunun sebep olduğu sahne özensizliği hakkında sıkı bir nasihat çekerek kendisine adeta meydan okudu. Trout, 2018'de Blues Radio International ile yaptığı bir röportajda, John Mayall ile çalarken, Carlos Santana ile konser sonrası bir karşılaşma sayesinde alkol ve madde bağımlılığına tamamen düşmekten kurtarıldığını söyledi.

 

 

 

Walter Trout Band

 

 

Trout, 1989'da Bluesbreakers'tan ayrıldı. Avrupa'da, özellikle İskandinavya'da başarılı bir takipçi kitlesi geliştirmişti. Alkolü bıraktıktan sonra gitar tekniği geliştirmek için çok fazla çalıştı. Solo bir kariyerin mümkün olup olmayacağını merak ediyordu. Bir gece, Danimarka’da Mayall sahneye çıkamayacak kadar hastaydı. Bluesbreaker’daki arkadaşları Trout’u Mayall’ın yerine geçmesi için ikna ettiler. Walter sahneye çıktı, çaldı ve seyirciden gelen inanılmaz ilgiyi görünce kariyerine solo olarak etmeye karar verdi. “Walter Trout Band”i kurdu ve burada kendisini Midtfyns ve Skanderborg Festivali gibi büyük festivallerde büyük kitlelere çalarken buldu. “The Times” Trout'un ilk solo albümü, “Life in the Jungle” da Blues-Rock türü tarihinin en iyi albümü olarak adlandırdı. Bu ilk iki albüm 1990 ve 1992 yılları arasında 100.000'den fazla kopya sattı. Bu önemli bir başarıydı.

 

1991'de "The Love That We Once Knew" adlı şarkısı Hollanda'da listelere tırmandı ve Top 10 radyo listelerinde hit şarkı oldu. Richie Hayward, Jesse Ed Davis, Mick Taylor, John Mayall, Garth Hudson, Billy Gibbons gibi ünlü sanatçılarla Huntington Beach'te tüm gece ev sahipliği yaptı.

 

 

1994 yılında Hollanda ve Belçika için resmi Walter Trout Fan Kulübü kuruldu, ardından 1996'da Avrupa ve Avustralya’da resmi Uluslararası Fan Kulübü kuruldu.

 

Elton John gibi birçok yıldızla ile turneye çıkan, Avrupa MTV'sinde sürekli video klipleri yayınlanan Trout Avrupa’da çok başarılıydı. Ancak Amerikan plâk şirketleri hiç ilgilenmiyor, hâlâ plâklarını iç pazara sunmak için satın bile almıyordu. Trout bunun sebebinin yaptığı müziğin Amerika’da hafife alınmasına bağlıyordu. Amerika’nın artık bu tür müziğe sırtını döndüğünü düşünüyordu. Avrupa öyle değildi. Trout kariyerindeki en büyük ikilemi çözmeyi umuyordu. Blues plâk şirketleri onun yaptığı müziğin fazla Rock olduğunu, Rock plak şirketleri ise tarzının fazla Blues olduğunu düşünüyordu. 1994'te Silvertone ile anlaştı ancak plâk şirketi ABD'de kötü tanıtım yaptı, Avrupa'da ise hiç tanıtım yapmadı. Bluesbreakers gitaristi Coco Montoya, yapımcı Jim Gaines ile bir araya gelmesini önerdi ve o da Trout'u Alman Ruf plâk şirketine soktu.

 

Geleneksel olmayan şarkı sözleri konusunda yetenekli, üretken bir söz yazarı olan Trout, Ruf için elinden gelenin en iyisini yaptı ve yayınladığı şarkılar dünya çapında iyi sattı. Karşılığında Ruf sanatçıya yaratıcı bir tam destek verdi.

 

Trout, çoğunlukla stüdyoda ve sahnede kendi başına olmayı seviyordu. Çoğu zaman şarkılarını düzenlenip prova edilmek yerine önce arkadaşlarıyla tartışıyordu. Trout bunu şöyle açıklıyordu: "Aslında, John Mayall'ın kimyası olan müzisyenleri bulma ve sonra doğal bir şekilde birlikte çalma durumu. Bunun çoğunun konuşulmasına bile gerek yok, sadece dördünüz arasında hissediliyor. Kesinlikle içgüdüsel".

 

 

İster kayıt yapıyor, ister canlı bir konser veriyor olsun, Trout içgüdüsel duyguyla şarkı söylüyor. Müziğinin duygusal olarak zor ve bazen şiddet içeren çocukluğundan, anne babasının ayrılığından, alkolik üvey babasıyla yaşadığı sorunlardan nasıl beslendiğini ve sonra bunları nasıl yansıttığını, müziği ile gitarının kendisi için terapi, bir sığınak olduğunu anlatıyordu.

 

Avrupa’da yaptığı başarılı kariyerden sonra ülkesine dönen sanatçı 1998'de kendi adını taşıyan ve ABD’de yayınlanan ilk albümünü çıkardı ve grubunun adını 'Walter Trout and the Free Radicals' olarak değiştirdi.

 

2002 yılında Bo Diddley'e ithaf edilen Hey Bo Diddley – A Tribute! albümünde yer aldı, "Road Runner" şarkısını seslendirdi ve diğer kayıtlarda konuk sanatçı olarak yer aldı.

 

 

“Blues for the Modern Daze” Trout'un 12. stüdyo albümü olarak 23 Nisan 2012'de yayımlandı. Bu albüm, Trout'un Blues Rock ve Rock tarzlarını harmanlayan önceki solo albümlerinden farklı olarak, doğrudan geleneksel Blues köklerine geri dönme girişimi olarak biliniyor. Albümün yazım sürecinde, eski Blues öncüsü Blind Willie Johnson'ın spiritüel tarzından ilham aldığı belirtilmiştir.

 

 

Hayata yeniden başlamak

 

 

Haziran 2013'te Almanya turnesi sırasında Trout, karaciğer sirozu geçirdiğine dair ilk belirtileri gösterdi. Sağlığı kötüleşince, doksan gün içinde karaciğer nakli olması gerektiği söylenene kadar turneye devam etti. Hayranlarının da bağışlarıyla nakil için gereken parayı topladı ve 26 Mayıs 2014'te karaciğer nakli operasyonu yapıldı. Operasyon iyi geçti ve sekiz ay boyunca önce hastanede ve sonra evinde istirahat etti. Ancak bu süre zarfında beklenmedik bazı talihsiz olaylar gelişti ve bir beyin travması geçirdi. Ağır bir travmaydı, konuşma, gitar çalma ve zaman zaman ailesini tanıma yeteneğini kaybetmesine neden oldu. Yatağa bağımlı olduğu için bacaklarını da kullanamadı. Hayat, Trout için yeniden başlıyordu. Konuşmayı ve yürümeyi yeniden öğrenmek zorunda kaldı. Gitar çalmayı yeniden öğrendi. Bir yıl hiç durmadan günde sekiz saat çalıştı. 2015 yılına gelindiğinde Trout iyileşmiş ve yeniden sahneye çıkabilecek hale gelmişti. İlk olarak, çok sevdiği Avrupa turnesine çıktı. Londra’da Royal Albert Hall'da eşi tarafından takdim edilerek sahneye çıktı.

 

Trout konserin ardından hiç vakit kaybetmeden albüm kaydına girdi. 2015 albümü “Battle Scars” karaciğer yetmezliğiyle mücadelesini ve bağışlanmış bir karaciğerin bulunmasını beklediği dayanılmaz süreci anlatıyordu.

 

Bu arada Hollandalı bir müzik dergisi yazarı olan TJ Lammers'ın sunduğu Trout'un hayatıyla ilgili bir belgesel, Trout'un albümüyle aynı zamana denk gelecek şekilde yayınlandı. Yine bir İngiliz müzik dergisi yazarı olan Henry Yates'in ortak yazdığı Rescued From Reality adlı bir biyografi yayınlandı.

 

Kasım 2015'te Trout, bu dava için farkındalığı artırmaya ve çok ihtiyaç duyulan fonu sağlamaya yardımcı olmak için The British Liver Trust'ın destekçisi oldu. Trout ve eşi Marie ayrıca Danish Liver Foundation'ın ve Organdonation – Ja Tak'ın elçisi oldular. Bunlar hakkında Trout şöyle diyordu: "Ben hala buradayım çünkü birileri karaciğerini bağışladı" dedi.

 

Trout'un en önemli albümlerinden “Survivor Blues” sanatçının tüm bu hastalık süreçlerinde hayatta kalma çabasını anlatıyordu. Albüm 2019'da Billboard Blues Listesi'nde üst üste iki hafta bir numaradan giriş yaptı ve on iki hafta boyunca ilk onda kaldı. Metal Zone dergisi, Londra'daki performansını değerlendirerek Trout'u, 20. ve 21. yüzyılın en iyi Blues sanatçısı olarak adlandırdı.

 

Nisan 2022'de Trout yeni stüdyo albümü “Ride”ı duyurdu. Trout, albümün adını tarif ederken "... hayat da bir tür yolculuk, değil mi? Ve ben de kalan hayatımı dolu dolu yaşamak istiyorum." dedi. Albüm 19 Ağustos 2022'de yayınlandı.

 

 

 

Özel hayatı ve ödülleri

 

 

Şimdi de sanatçının özel hayatına kısaca bakalım. Trout, 1990 yılında Danimarka'da ikinci solo albümü “Prisoner of a Dream”in kayıtları sırasında 27 yaşındaki reklam yöneticisi Marie Brændgård ile tanıştı. O sırada evli olmasına rağmen ilişkileri yoğun turne programları ve albüm çalışmaları sebebiyle iyice zayıflamış ve neredeyse kopmak üzereydi. Turnelere yalnız başına çıkan Trout Marie ile arkadaşlığını iyice ilerletti ve onu Kaliforniya'ya taşınmaya ikna etti. Trout bu olayın akabinde boşanma davası açtı. 1991 yılında Kaliforniya'da evlendiler. 1993’te Jonathan, 1996’da Biscuit ve 2001’de Dylan adında üç çocukları oldu. Hepsi de halen Danimarka'da yaşıyor. Marie, 1993'ten beri Trout'un müzikal kariyerini yönetiyor ve 2015 yılında Bilgelik Çalışmaları alanında doktora derecesine sahip. Ayrıca Şubat 2017'de “The Blues-Why It Still Hurts So Good” adlı bir kitabı yayınlandı. Trout ve Marie birlikte birçok şarkı yazdı ve 2021'de Teeny Tucker ile birlikte üçlü olarak yazdıkları "All Out of Tears" adlı şarkıdaki iş birlikleri, Memphis'teki Blues Müzik Ödülleri'nde Yılın Şarkısı Ödülü'nü kazandı. Trout eşi Marie çok şey borçlu olduğunu söylüyor.

 

Bugün Trout'un kişisel hayatı çok daha sakin. Albüm çalışmaları devam ediyor. Ara sıra eşi ve üç oğluyla birlikte turneye çıkıyor. 2006'da Mayall, Jeff Healey, Guitar Shorty ve Joe Bonamassa gibi isimlerle yaptığı kayıtları elden geçirip “Full Circle” adı ile yayınladı. Bu albüm, Amerika Birleşik Devletleri'nde bugüne kadar en hızlı satan albümü oldu.

 

Trout birçok ödülün sahibi. Bunlar arasında 2001 Los Angeles Müzik Ödülleri'nde Yılın Gitaristi, Yılın Bağımsız Rock Albümü, 2002 Orange County Müzik Ödülleri'nde En İyi Blues ve R'n'B ödülü yer alıyor. Ayrıca 2005 New England Blues Onur Listesi üyesi.

 

Bir yazının daha sonuna geldik. Özel bir sanatçı Walter Trout. Hastalığı sebebiyle tam zirvedeyken hayat içinde yeni bir hayat yaşamış, bu sayede hayatın anlamını farklı bir şekilde yorumlayarak bunu şarkılarına yansıtmış. Gerek solo çalışmaları gerekse Blues’un önemli isimleri ile yaptığı çalışmalar sayesinde Blues dünyasında yerini almış. Yazıyı her zaman söylediğimiz bir söz ile bitirelim:

 

Walter Trout gibi sanatçılar blues için birer hediyedir.

 

 

Tamer Tekelioğlu

 

Cazkolik.com / 04 temmuz 2026, Cumartesi

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Tamer Tekelioğlu

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.