İlkbahar ve yaz sıcak geçecek

İlkbahar ve yaz sıcak geçecek

Cazda sıcak bir yaz

İlkbahar-yaz cazda sıcak geçecek

Geçen hafta Zorlu PSM Caz Festival programı açıklanırken ben de salondaydım. Görmeliydiniz. İsimler ekranda anons edilmeye başlayınca sesler ve alkışlar birbiri ardına yükselmeye başladı. Açıklanan festival rakamları bitmek bilmiyordu. 5 hafta sürecek bir festival. 50`den fazla konser. İkon isimler. Türkiye’den isimlerin bolluğu, çeşitliliği. Konser dışı pekçok etkinlik, ayaküstü konserler... Festival program dosyamızda bütün detaylar var bence dosyaya gömülün ve kendi programınızı yapın. 1 haziranda bu festival bitince bu sefer İstanbul Caz Festivali konuşulmaya başlanacak. Ordan da iyi haberler gelecek, bekleyin görün. Bu arada, CRR’nin de atağa kalkacağını tahmin ediyorum, belki bahara yetişmez, çok fazla beklenti yaratmıyım ama öyle bir hava var, umarım haklı çıkarım. Son yıllarda İş Sanat cazseverleri hayal kırıklığına uğrattı desem yalan olmaz ama seneye ordan da iyi haberler geleceğini umuyorum. Son birkaç yılı fazla içine kapanık, fazla garantili projelerle geçirdi İş Sanat. Hep aynı şarkıyı söyledi durdu. Her etkinliği dolu geçtiği için yöneticiler belki fazla zorlamadı, sorgulamadı ama bazen dolu salonlar çok birşey ifade etmeyebiliyor, ses getirecek, hayret nidaları yükseltecek, Sonny Rollins’i o sahnede izlediğimiz gece gibi geceler lazım bize. Bekliyoruz.


Kimse kolay olduğunu söylemedi

Son sayısınıneditör koltuğunda Keith Richards var

Mojo dergisi son sayısında dünyaca ünlü dergilerde zaman zaman rastladığımız bir şey yapmış, o ay çıkacak derginin editör koltuğuna The Rolling Stones efsanesi Keith Richards’ı oturtmuş. Şık bir hareket, başlık oradan geliyor; “hiç kolay olmadı” diyor Richards. Öyledir elbet! Konuk olarak en fiyakalı koltuğa oturunca editör yazısını da o yazmış tabi, ‘önemli olan kulağınıza gelen şeydir’ diyor. ‘Aradığın şey volüme ihtiyaç olmayan güçtür, içindeki o güç’ diye cümleyi kafamıza smaçlıyor. Dahası da var. Benim ilgimi çeken bir başka şey Keith Richards kimliğinin tanımlanmasında önemli olabilecek müzik tarihinden kimi isimler, topluluklar ve parçalar oldu. Anılar moteli adı altında derlenen 15 parça çarpıcı, kimini iyi tanıdığınız, kimini ilk kez duyduğunuz bir başka çeşit müzik tarihi aynı zamanda. Bu tarz starların böyle listelerinde genellikle bir Miles Davis ya da Coltrane olurdu ama Keith Richards da yok. Epey soul, rock’n roll, elbette blues ve Muddy Waters var ama o mânâda caz yok. Bana ilginç geldi.


ECM coştu ki sormayın!

Yetmişler bitti, seksenlerin reissue`larında sıra

Bu yıl ECM iyi başladı. Geçen yılın bir bölümünü ‘acaba ECM stream platformlara açılacak mı’ sorusuyla geçirdik, bir çeşit müzik sporu olarak epey kelime paraladık, ne der dizilerdeki dedektifler, parayı takip et, öyle değil mi... Uzun pazarlıklar sonucu ECM kataloğu açıldı, saçıldı. İyi oldu. CD’lerin son satış fiyatlarıyla baş etmek mümkün değil. Nerdeyse çeyrek altına geldiler. Ama, bu yıl başında gördük ki ECM iki koldan atağa kalkmış. Çıkan yeni albüm sayısını ben takip edemedim. Bir de, hatta belki kısmen daha önemlisi eski albümlerin yeni basımları da furya gibi, yağmur gibi yağıyor. Bazı sanatçıların bir dönemini adeta yeniden keşfediyoruz. Bazen öyle oluyor ki ‘aa, bu adam yeni albüm mü çıkarmış’ oluyorsun, aman kontrol edin. Son çıkanlar arasında çoğu favorim diyebilirim ama Yonathan Avishai’nin “Joys and Solitudes”unu pek beğendim. Size de tavsiye ederim.


Jeremy Pelt ve Auguste Rodin

Kapak portresinde Rodin`i çağrıştıran bir şey var mı?

Cazın edebiyatla arası bir dönem baya iyiydi, beat kuşağını kastediyorum, o dönem tiyatro ve resimle de iyiydi, sonra belki edebiyatla şiirle devam etti ama özellikle resimle aynı nisbette kesinlikle sürmedi. Andy Warhol’un caza yakınlığı gibi birkaç istisnayı saymazsak tabi. Son dönem mesela pek bir şey duyduğumu hatırlamıyorum ama şimdi yeni bir örnek var. Jeremy Pelt heykel sanatının en büyük ustalarından Auguste Rodin üzerine bir süit yazmış. Duke Ellington’ın “Degas Suite”ni saymazsam oldum olası caz süitlerine ısınamamışımdır, ben ’track’çiyim ama bu işlere saygı duyarım (bu arada not “Degas Suiti”ni bir ara kesin yazmalı). Jeremy Pelt’in Fransa ile bağı burada öne çıkıyor. Son yayınladığı albümler arasında Fransayla bağlantılı benim bildiğim ikinci çalışma bu. Anlaşılan orada epey vakit geçiriyor. Albüm notlarında heykelle caz arasındaki ilişkiye inceleyen ilk cazcı olabilir diyor Pelt için. Albümdeki kadro da iyi. Piyanoda Victor Gould, basta Vicente Archer, vibrafon kulanmış ayrıca Chien CHien Lu, Alex Wintz gitarda ve vurmalılarda dikkat çeken Ismel Wignall.


Hip hop yükselirken kendini bitiriyor

Hip Hop bitiş çizgisine mi gidiyor

Tek tek örneklere bakarak başlıktaki karara varmak kolay değil biliyorum ama dijital platformların ‘New Arrivals’, ‘Global Rising’ gibi yeni işler listelerine bakarsanız eğer yeni işlerin çoğunun çöp olduğunu görürsünüz. En açık fikirliler dahi peşpeşe on parçaya tahammül edemez. Öyle bir kalitesizlik hakim. Erkek seslerinin nerdeyse tamamı birbirinin kopyası. Parça introları da aynı. Birkaç saniye bıkkın melül pes bir ses yo yo, aa aa gibi şeyler söylüyor sonra şarkı başlıyor. Akustik enstrüman kullanımı yok denecek kadar az hatta yok! Öyle ki, Afrika, Ortadoğu, başka coğrafyaların soundları ve oranın sanatçılar kim varsa onlar da bu tekdüzeliğe uymuş, o güzelim Mali, batı, kuzey, güney Afrika ve yarımada soundları nereye gitti? Sersemleştiren ritmler, uzayıp giden elektronik dalgalanmalar, kadınların yalvarır gibi sesleri, vokalin çirkin elektronik bozulmaları ki bunu yaratıcılık adına yapıyorlarsa daha feci. Sanatçı kişiliğini bu kadar sınırlayan, kimliği geri plana iten, kim varsa, ne varsa dümdüz hale getiren bu müzikler sevene hayırlı olsun ama ben diyim, bu bitiş yoludur, çıkış yolu eğil.


İzmir opera binası bitiyor mu?

İzmir Opera binası?

Bize has bir bir şey olsa gerek, büyük kültürel yapılara opera binası demeyi seviyoruz. Sanki memlekette kıyamet kadar opera izleyicisi var da her iddialı proje opera binası oluyor. Tamam, yap elbette, çok güzel ama konser ve kültür merkezi olsun, niye ille opera? İçinde opera da olsun, klasik müzik de, geleneksel konserler de, caz da, pop da ama iyisi olsun, ille de opera nedir... Şimdi, Taksim AKM’nin temeli atıldı, orası da opera binası diye geçiyor, neyse ki adı kültür merkezi. Geçen sonbahar İzmir’de tasarımı çok güzel görünen bir opera binası temeli atıldı. İzmir’e yakışır. İnşaat ne durumda bilmiyorum. Şehrin Ahmed Adnan Saygun Konser Salonu Türkiye’nin en iyi akustik imkanlarından birine sahip olmasına rağmen İzmir için tek ve az kalıyor, açılacak bu yeni merkezin 1500 ve 500 kişilik iki farklı salonunun AASSM ile birlikte İzmir’e çok yarayacağını düşünüyorum ama ya konserler. Onlar neler olacak?


Böyle spiikırlar alabiliyorsak bu evi de alırız

Bu speakerlar kendi kendine geziyordur da

Odyofil dergilerindeki reklamların hastasıyım. Yıllardır vazgeçmedikleri şey en yeni teknolojik oyuncakların fotoğraflarını en güzel dekorlu evlerde çektirmeleridir. Onlarda haklı tabi, nerde çeksin adamlar, sobalı gecekonduda mı, elbette gösterişli yerler olmalı ama o zaman demek oluyor ki bu cihazları sadece bu evlerde oturabilenler alabilir. O da doğru. Resimde görünen Stars Wars filmindeki robota benzeyen şey Wilson Audio markasının yeni speakerları. Bana kalırsa renk de, tasarım da berbat ama çıkan sesin iyi olduğuna eminim. Böyle şeyleri Türkiye’de alan var mı bilmiyorum, illa ki vardır birileri. Ben işin speaker tarafında değil de ev tarafındayım, diyorum ki, bu speakerı alabilecek olsam muhtemelen o evde de oturuyor olurdum. Cihazların kendi salon kadar büyük zaten. Davul bile dengi dengine değil mi.


True Detective ve T-Bone Burnett

Final bu hafta belli olacak

Bir müzisyen bir TV dizisine müziğiyle ne kadar etki eder? Çok. Hakikaten çok edebilir. Dizi müzikleri iyi tasarımlardır, usta müzisyenler yapar bu işleri ama True Dedective’e T-Bone Burnett’in katkısı olağanüstü. Diziyi üç yıldır ilk bölümden beri izliyorum, bu sene yeni seri başladı, haftaya bitecekmiş, son bölüm kaldı. Oscarlı Maharshela Ali’nin oynadığı dizi. Baştan, nereye savrulacağı belli olmaz şekilde ağır ağır gitti ama sonra açıldı ve müziğin katkısı elbette inanılmaz. Özellikle serinin ilkindeki müzik bence hâlâ içlerinde en iyisi, özellikle ana tema listelere girebilir, o kadar iyiydi. Matthew McConaughey ve Woody Harrelson’ın oynadığı bölüm. Dizinin karakterinde oyuncular, çekim, şu bu tamam da T-Bone’un katkısı harbiden olağanüstü. Bana, diziye sanki bütün havayı veren müzikmiş gibi geliyor. Sonra bir ara Ghiannon Giddens’ın ilk albümü “Tomorrow is My Turn”ü dinlerken prodüktörünün yine T-Bone Burnett olduğunu okudum, adamın kulağı iyi koku alıyormuş. Bu kızı dinlemiyorsanız tavsiye ederim. Çok renkli bir şarkıcı. Diziden başladık nerde bitti!


Yeni çalışma şekli

Yeni sosyal mekânlar böyle

Son yıllarda Starbucks türü kafelere gittiğinizde dikkatinizi çekmiş olmalı, elinde laptopuyla genç ve yalnız insanlar görmüşsünüzdür. Hiçbiri vakit öldürmüyor, çoğu ciddi ciddi iş yapıyor. Taa ne zaman böyle göre göre buna benzer bir iş modeli yakında duyarsam şaşmayacağım demiştim. Home ofis değil, o yıllardır var, daha mobil, home ya da değil hatta ofissiz. Sonra, We Company haberini gördüm. Şu an New York’un en büyük ofisi onlarınmış, global bir şirket ve 400 bin üyeleri var. İsteyene ortak çalışma alanları sunuyorlar. Her konfor var. 6 dolardan başlayan fiyatlarla en az 30 dakika kiralayabiliyorsun. İş yapma şekillerinin ne kadar değiştiği malum. Geleneksel ofis sistemi yavaş yavaş değişiyor. Hantal ve pahalı geliyor. Özellikle IT kökenli işletmeler, yaratıcı işler yapan insanlar, geleneksel olmayan medya işleri, internet tabanlı işler rahatlıkla böyle yürütülebilir. Mesela ben üç yıldır eski yeni tüm işlerimi bulutlara yükledim, ne olur ne olmaz diyorum, nerden istersem erişebiliyorum. Çok acayip değil mi?


Drone`ların son marifeti

Drone`namı bakıcaz çantaya mı?

Bir ara drone haberlerine sarmıştım, gün geçmiyor ki dronlerın yeni kullanım alanlarına dair yeni haber gelmesin. Öyle kullanışlı bir buluşmuş ki girmediği alan, sektör kalmadı. Hayat da kurtarıyor can da alıyor ama bu haberdeki kullanımı doğrusu aklıma gelmemişti, valla insanoğlu çok fırlama. Dolce & Gabbana Milano moda haftasındaki defilesinde uçan dronlarla defile yapmış ama anlatılan o ki sahne arkasında ordu kadar insan ve bir dolu aksilik yaşanmış. Yetmezmiş gibi bir de 45 dakika geç başlamış. Teknik sıkıntılar çok olmuş. Meryl Streep’in oynadığı filme konu olan ünlü moda dergisi editörü Anna Wintour nerdeyse kalkıp gidecekmiş. Dronelar dünya güzeli mankenlerin yerini tutmaz, işlerini ellerinden alamaz. Bu kadar aksilik olduysa modacıların gözü korkmuştur, bir daha ne zaman hangi modacı böyle bir işe cesaret eder bilmem ama drone`lar buraya da girmiş işte!


Feridun Ertaşkan

Cazkolik.com / 25 Şubat 2019, Pazartesi

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Feridun Ertaşkan

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.