İnsan gerçekten akıllı mı?

İnsan gerçekten akıllı mı?

Festival cazsevere iyi bir fırsat sunuyor!

Türkiye caz sahnesine dair bir genel fotoğraf

Mayıs ayında fırtına estirecek PSM Caz Festival programına dikkatlice baktınız mı? Bence bir daha bakın... Gözünüz yabancı isimlerden kamaşmış olabilir ama son yılların en kapsamlı Türkiye caz sahnesi panoramasına bu festivalde tanık olacağız. Beni saydığım en az 15 yerli proje var. Bu isimleri yanyana yazınca ortaya çıkan fotoğraf dikkatimi çekti. Caz dünyası olarak dar alanda top koşturmamıza rağmen yine de resmin tamamına hâkim değiliz. Kim nerde ne yapıyor takip etmesi kolay değil, hem festivallere hem bizim gibi caz medyasına daha çok iş düşüyor farkındayım ama bu kez festivalde bu fotoğrafın önemli bölümünü görmek mümkün. Caz sahnemize dair en yeni projeler (meselâ Stanpolites), otobiyografik perspektifler (meselâ İlhan Erşahin), ustaların kendi renk paletleri (meselâ Önder Focan/Şenova Ülker), dünyaca ünlü bir solistle girilen ortak yol (meselâ Kerem Görsev/Ernie Watts -ki besteler Görsev’in-), gençler ve yeni işler... Dediğim gibi, bence festivalin başlamasına ramak kalmışken, eli kulağındayken şu programa bir daha bakın. Gidecekleriniz arasına bizden projeleri de katın. Dilerim bu konserlerin tamamı dolu geçer.


İnsan gerçekten akıllı mı?

Onda bir oranında ufalırsak kaynaklar artar mı?

Çoğumuzun iyi birer film izleyicisi olduğuna eminim. İki yıl öncesinden yönetmen Alexander Payne’nin filmi Downsizing’i yeni izledim. Akla yatkın bilim kurgu türünde iyi bir örnek. Diyeceksiniz ki insanları küçültüyorlar, nesi akla yatkın ama öyle değil. Bir gezegen olarak dünya üzerinde yaşayan en akıllı varlık türü olarak insan yüzünden dünyanın üretebildiği kaynaklar tükenme noktasına gelmekte. Belli ki çok da uzak olmayan bir gelecekte açlık, susuzluk gibi doğal kaynakların yetersizliği nedeniyle kitlesel ölüm haberleri şaşırtıcı olmayacak. Ben daha ziyade insanın gerçekten akıllı bir varlık olup olmadığı sorusuna takıldım. Filmdeki kritik cümleyi Norveçli bilim adamı söylüyordu; “İnsan gelene kadar dünya üzerinde sayısız tür yaşadı. Hâlâ yaşıyor. Yaşayacak da. Timsahlar fındık kadar beyniyle 200 milyon yıldır dünya üzerindeler ama belli ki insan türünün ömrü 200 bin yılı bile bulmayacak. Şimdi söyler misiniz, hangi canlı türü daha akıllı?”


Müziği tarzlara ayıran kim?

Bu konuya en uygun resim olarak bu çocuğu kurban seçtim.

Müziği ısrarla türlere ayıran biz dinleyiciler miyiz? Böyle bir talebimiz var ve birileri de bize kolaylık olsun diye çeşitli isimler mi icat ediyor? Yakında PSM Caz Festivali başlayacak. Her festival dönemi olduğu gibi bu dönem de özellikle yurtdışından gelen ünlü sanatçılarla röportajlar yapıyoruz, hatta, bu festival kendimizi aştık! PSM yetkililerinin de desteğiyle festivalin en ünlü isimleriyle konuşma imkanı buluyoruz, tamam, tanıtım faslını geçeyim esas söyleyeceğim daha önce sık dikkatimi çeken müzisyenlerin ısrarla kendilerini bir türe ait hissetmediklerini söylemeleri. Özellikle yeni nesil müzisyenler de bu daha belirgin. Eski ustalar iyi müzik kavramının altını çizmekle beraber ‘jazz’ kelimesine itirazları yok ama gençler öyle değil. Sadece caz da değil, haklarını yemeyelim, diğer tarzların isimlerini de alerjileri var. Son açıklama sevgili Nazlı’nın Ólafur Arnalds ile yaptığı röportajdan geldi. “Türler anlamsız. İyi müzik iyi müziktir, türü önemli değil”. Bu cümlenin nerdeyse aynısını yaklaşık yüz yıl önce Duke Ellington da söylüyordu. İşte, o zaman ben de diyorum ki, acaba müziği ısrarla türlere ayıran biz miyiz, dinleyiciler mi?


İstanbul’un Yüzleri

Bu musikişinaslar gerçekten tanınması gereken insanlar

İBB yayınlarından çıkan bir kitap serisine dikkatinizi çekmek istiyorum; “İstanbul’un Yüzleri”. Bir İstanbullu olarak İstanbul’a dair kültürel içerikler hoşuma gidiyor. Bu seriyi bu açıdan önemli buluyorum. Seriden kaç kitap çıktı bilmiyorum, benim elimde iki kitap var, “İstanbul’un 100 Sahne Sanatçısı” ki kitap yüzyılları bulan İstanbulun simgeleşmiş isimlerine dair hayatlar derlenmiş, kitabın kapağını Adile Naşit’in hepimizi gülümseten fotoğrafı süslüyor. Diğer kitap ise “İstanbul’un 100 Musikîşinâsı” adını taşıyor. Sahne sanatçıları kitabına göre bu kitapta yeralan isimler tarihte daha geriye gidiyor. 1600’lerin başından besteci, santuri, tercüman, müzik bilimcisi, minyatür sanatçısı gibi vasıflara sahip Ali Ufkî Bey ile başlayan portreler serisi Cüneyt Kosal, Bekir Sıdkı Sezgin, Erol Sayan ve Murat Bardakçı ile sona eriyor. Bardakçı’yı seçmeleri ilginç, müzisyen değil ama kitabın adını hatırlayın, ‘musikîşinâs’ bu seçim nedeni izâh ediyor. Bence kitap alanında başarılı olmakla birlikte eksiği çoksesli müzikler ya da batı müziğiyle ilgili kimsenin olmaması. Kitabı hazırlayanları geleneksel Türk müziğini merkeze almalarını anlarım ama o zaman aynı seriden keşke bu kapsamda bir kitap daha yayınlansa.


Meydan muharebesinden çıkmış gibi

Müziğiyle Ken Loach fiimi izlemiş etkisi bırakan bu herifi çok sevdim...

Provokatif kelimesini ülkece severiz ülkece ama ben şimdi bunu bir caz albümü için kullanacağım, hatta, bu albümün içinden özellikle bir parça için, albüme adını veren parça. Şikago’lu davulcu Dana Hall’un trompetçi Terell Stafford, saksofoncu Tim Warfield, piyanist Bruce Barth ve kontrbasçı Rodney Whitaker gibi ustalarla kaydettiği albümü Into the Light son dönem Amerikan cazında yayınlanmış en iyi kayıtlardan biri olabilir. Albüm yumruk gibi bir parça “I Have a Dream” ile başlıyor. Bir Herbie Hancock bestesi. Orijinali asıldı acaba? Hall sert bir davulcu. Devrimci bir karakteri var. Mücadeleci. Tavizsiz. Dinamik yoğunluğu yüksek. Yeni nesil bir Art Blakey. Bu devir Blakey’nin devrine göre daha sert bir devir, Hall da öyle biri. Dinleyene bazen kaba gelebilir tarzı. Allah yarattı dememiş o ‘beat’ler allah biliyor ya sert ve içten bir samimiyeti var. Yemişim tekniğinizi diyor sanki ve ben de haklısın ulan diyorum tutamayıp kendimi. Böyle giderken albüme adını veren o kısa parça “into the Light”a geliyoruz, arkadaş, o nedir öyle! Yazının başlığına dönüp bir daha bakın. Üç dakika sonunda meydan muharebesinden çıkmış gibi oluyorsun.


İstiklal Caddesi’nin müzikle imtihanı

Sokak müziği dinlemek güzel bir şey ama?

İstanbul caddelerinde, metrolarda çalınan müziklere dair beklentiye girmek bana fazlaca hayalperest geliyor. Son sıra İstiklal Caddesi’ne yolum sık düştü. Herkes gibi cadde popülasyonundaki olağanüstü değişim benim de dikkatimi çekiyor ama daha çok dikkatimi çeken Taksim’den Tünel’e sağlı sollu eline enstrüman alıp çalan, üçerli beşerli çalıp söyleyenlerin artık tamamı İstanbul’a yeni bir hayat aramaya gelmiş olanlar. Caddenin ziyaretçi nüfusu da çoğunlukla turist olunca onların çevresine halka olup dinleyenler de bu insanlar oluyor. Tüm bunlara hiçbir itirazım yok. Peki, güzel müzik yapan var mı? Valla ben rastlamadım. Sesi iyi olan birkaç kişi duydum ama iyi enstrüman çalan, iyi müzik yapana rastlamadım. Bir şey iyiyse bile o devâsâ hengâmede inanın ayırdetmesi zor, bazen bir iki dakika kulak kabartıp anlamaya çalışıyorum. Eskiden, hiç değilse Galatasaray meydanı ile Tünel arası daha sakin olurdu, artık bu kısım da zıvanadan çıktı. Metrolardaki müzikler de kezâ öyle. İlk başlarda sevimli, samimi birkaç müzisyene rastlamak mümkündü, şimdi onları da ara ki bulasın. Yani, lafın kısası, Taksim/İstiklal Caddesi müzikle imtihanı çoktan kaybedildi.


Gelin bize katılın!

Gelin bize katılın!

Gospelden bluesa, soul müzikten caza siyah Amerikan müziği, müzikle sosyal itiraz korelasyonunu en yüksek kalitede kurabilen belki tek müzik türü. Karmaşık oldu. Şöyle söyliyim. Politik marşların müzikal kalitesi düşüktür çünkü insanlar müziğe değil ne söylendiğine bakar. Sıkılmış yumruklar ve sloganlar müziğin önüne geçer. Oysa, diyorum ki, tüm Amerikan siyah müziklerinde bu tersinedir. Dini müzik gospel coşkusu insanı dindar yapar, blues acıyı tek kelime etmeden hissettirebilir, soul sokağı ve hayatı anlatır, cümleleri eşsizdir, cazda ise hepsi var! Şimdi gelin tam bu noktada Şikago’lu Damon Locks’un yeni albümü “Come on, join us”ı örnek veriyim. “The Colors That You Bring” isimli bir albüm yayılayan sanatçıya albümde 15 kişilik Black Monument Ensemble da eşlik etmiş. Bir eleştirmen eklektik yahni diyor, çok hoşuma gitti. Locks’un müziğinde hip hop var, astral bir caz var, soul var, sözler özgür ve açık bir toplum inancını destekliyor, müzikse capcanlı, nefes alan bir müzik. Demek ikisini birarada yapmak mümkünmüş.


Feridun Ertaşkan

Cazkolik.com / 22 Nisan 2019, Pazartesi

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Feridun Ertaşkan

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.