Merhabalar, bu hafta sizlere piyanist Burak Bedikyan`ı tanıtmak istiyorum.

Merhabalar, bu hafta sizlere piyanist Burak Bedikyan`ı tanıtmak istiyorum.

(Bu yazıya ait okunma rakamları 14 Şubat 2011 tarihinden sonrasına aittir.)


Zuhal Focan: Burak Bedikyan kimdir?

Burak Bedikyan: 1978 yılında İstanbul’da doğdum. Anne ve babamın iyi birer müziksever olmaları sayesinde evimizde daima güzel müzikler dinlenirdi. Çocukluğumdan anımsadığım ilk müzikler “Dual” marka eski pikabımızdan yayılan Beatles, Elvis, Joan Baez, Gilbert Becaud ve Charles Aznavour melodileri idi. Kısıtlı imkanlara sahip olmakla birlikte özellikle babam iyi bir koleksiyoncuydu; bunun yanında amatör olarak da klasik gitar çalardı. Küçüklüğüm babamın, eş dosttan ödünç aldığı plakları (sonraları bunlara CD’ler de eklendi) özenle kasetlere aktarıp, daha sonra el yazısıyla üzerlerine şarkı ve müzisyen adlarını nasıl itinayla yazıp, benim ileride bir hayli besleneceğimin henüz farkında olmadığım mütevazi müzik arşivimizi oluşturmasını izleyerek geçti. Açıkçası müziğe karşı sevgim olmasına rağmen özel bir ilgim yoktu önceleri. Bizimkiler henüz ilkokuldayken hobi niyetine bana özel piyano dersleri aldırmaya başladılar bir iki tanıdıktan. Daha sonra sırayla Ayla Saydam ve Mari Barsamyan oldu öğretmenlerim. Bir süre hem yazları hem kışları devam ettirdiğim, sonraları sadece kışın sürdürdüğüm bir hobiydi piyano. Hatta maalesef  o yaşlarda ailemin hatırı için devam ettirdiğim sıkıcı angarya bir işti desem abartmış olmam herhalde. Verilen ödevleri dahi tipik tembel öğrenciler gibi son anda hazırlar, devamlı kaytarmaya meylederdim. Bu sebeple ileride enstrümanımda sağlam bir temele sahip olamamanın zorluklarını çok çektim. Zamanla ne olduysa bilemiyorum, müziğe dinleyici olarak ilgim artmaya başladı. Merakım beni daha fazla araştırmaya ve okumaya yöneltti. Babamın arşivinden ilgimi çeken müzikler farklılık göstermeye başladı, blues ve rock’n roll albümlerini Ray Charles, Stevie Wonder, Blood, Sweat & Tears vs. plak ve CD’leri takip etti. Böylece farkında olmadan müzikte “emprovizasyon” olgusuyla da tanışmış oldum. Ortaokulda ilk gençlik yıllarının heyecanıyla devreye tabii ki Deep Purple, Led Zeppelin, Pink Floyd, Queen, Jethro Tull, King Crimson ve Yes gibi grupların girmesi kaçınılmazdı (özellikle son üç gruba olan hayranlığım halen şiddetle sürer). Aslında yaşıtlarımın dinlediği hatta bir çoğunun tanıdığı gruplar dahi değildi bunlar; bu anlamda biraz yalnızdım beğenilerimi paylaşabilme konusunda. Ne mutlu ki bir şekilde kendi dönemimin popüler kültüründen büyük çoğunlukla farklılık gösteren bir müzik zevki geliştirdim zaman içinde. Bir de, ben henüz çok küçükken Fransa’ya taşınan yakın akrabalarımızdan Setrak Bakırel’in dolaylı olarak da olsa üzerimdeki etkisi yadsınamaz. Setrak’ın 70’lerin ikinci yarısında Eril Tekeli ile beraber kurduğu, özellikle Fransa’da faaliyet göstermiş olan progressive rock grubu “Asia Minor”ün yaptığı plakları keşfedişim bir kilometre taşıdır müzik zevkimin bir sonraki düzeye geçmesinde. Düşünün bir kere; 11-12 yaşlarında bir çocuksunuz ve ailenizde henüz yakınen tanıma şansına dahi sahip olamadığınız gizemli ve biraz da mitolojik bir karakter, Don Kişot misali herşeyi bırakıp kendini müziğe adıyor, Paris’lere gidiyor, maceraya atılıyor, vs. Bu gizemli “rocker”ın ister istemez bir “rol modeli” olması kaçınılmaz.

“Caz”la ilk tanışmam ise yine babam aracılığıyla oldu, fakat hiç hoş bir karşılaşma olmadı başlangıçta bu benim için. Çok net hatırlıyorum; bir gün babam büyük bir heyecanla Dizzy Gillespie’nin “Live at the Village Vanguard feat. Chick Corea & Elvin Jones” (1967) albümünü eve getirmiş, tamamlaması rahat 3-4 yılı bulmuş olan karma müzik setimizde bangır bangır dinlerken, annemle ben durumdan son derece rahatsız, “gürültü”den kaçmak için babamı salona hapsetmiş yatak odalarımıza kaçışmıştık. Orta son ve lise öğrenimimin ilk yıllarında önceleri “gürültü” olarak algıladığım “Caz” her nasılsa bir anda anlam kazanıp adeta tutku haline geldi hayatımda. Burada, yakın aile dostumuz Ardaşes Zarikyan’ın katkısını belirtmek isterim: Ardaş Amca’nın inanılmaz kültür birikimi ve saatlerce süren müzikli sohbetlerimiz sanata bakışımın şekillenmesinde çok önemli rol oynadı. Özellikle klasik müzik konusunda sade bir dinleyici vasfıyla sahip olduğum nosyonu Ardaşes Zarikyan’ın hiç çekinmeden cömertçe benle paylaştığı bilgisine ve muazzam müzik arşivine borçluyum. "Zehirlenmeme” sebep olan ilk caz kayıtlarını da bana kendisi vermişti: Oscar Peterson, Erroll Garner, Ella Fitzgerald ve şu anda anımsayamadığım birkaç bigband kaydı ilk abayı yaktığım müziklerdi. Merakım beni alelade bir dinleyici olmanın ötesine geçmek yönünde zorladı. O güne kadar duymadığım ve anlayamadığım bir dil konuşuluyordu; bunun bir parçası olmayı, bu dili anlayıp konuşabilmeyi her şeyden çok istedim. “Caz”ın bu sonsuz bilinmeyenli denklemini, gizini çözmeliydim. Herşey çok hızlı gelişmeye başladı: Cüneyt Sermet’in “Cazın İçinden” kitabı elime geçti, belki onlarca defa okudum. İçgüdüsel olarak piyanonun başında buluyordum kendimi. Kulaktan yarım yamalak bana ilginç gelen melodileri, armonileri veya soloları çıkartıp çalmaya başladım. Bu arada öğrenimimi sürdürdüğüm Saint Benoit Fransız Lisesi’nde de okul orkestrasına katıldım. Orkestramızı çalıştıran Doğan Kospançalı beni cazla daha yakınen ilgilenen bazı arkadaşlarıyla tanıştırdı; Ferhat ve Asur Ferat kardeşler, Salih Duman. O ana kadar hep kulaktan deşifre etmeye çalıştığım birçok şeyin doğruluğunu teyit etmemde ve teorik olarak isimlerini koymamda çok yardımları oldu bu isimlerin bana. Saint Benoit’da arkadaş olduğumuz dönemin genç Fransızca öğretmeni “cazsever” Serhat Bey’in bir gün elinde içi plak, CD ve bir sürü kitap/dergiyle dolu koca bir çantayla okula geldiğini hatırlıyorum. Cüneyt Sermet’in etkisinden sıyrılmaya başlayacağımın habercisiydi bu; Coltrane, Charles Lloyd, Mingus, Jarrett vs. neler çıktı o çantadan. Bu yıllarda artık müziğe profesyonel olarak devam etme arzum ağır basmaya başladı. Okuldaki başarı grafiğimin son 2 yıldaki seyrinden zaten aklımın bir karış havada olduğu belliydi. Güç bela üniversite sınavlarını kazanıp Marmara Üniversitesi Ekonometri Bölümü’ne kapağı attığım yıllarda bir yandan değişik gruplar ve şarkıcılarla çalışmaya başladım, korolar çalıştırdım vs. Fakat henüz sahne üzerinde caz müziğini icra etmişliğim yoktu açıkçası. 1996 yılında Aydın Esen’in uzun bir aradan sonra İstanbul’a döndüğü dönemde düzenlediği workshop’a katılıp sonuna kadar devam ettirebilen üç kişiden biri oldum Emir Işılay ve Tolga Tüzün’le beraber. Aydın Esen hayatımda çok önemli yeri ve değeri olan bir ustadır. Müzik hayatımda gerçek anlamda sahip olduğum tek “öğretmen” ve “yol gösterici” olmasının haricinde çok iyi bir dost ve abidir benim için. O ana kadar hiç düşünmediğim, duymadığım, görmediğim şeyleri hayal etmemin kapısını açtı bana Aydın Abi. Yeni müziklerle tanıştırdı. Sonunda dayanamayıp kesin bir kararla üniversite eğitimimi yarıda bırakıp 2002 yılında burslu olarak İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’ne kabul edilmemin hemen ardından tekrar Aydın Abi’yle biraraya geldim. Bu sefer yürüdüğüm yol, niyetim ve duruşum çok daha netti ve müzikle ilgili herşeyi algılarım ve kapasitem dahilinde sünger gibi emmeye hazırdım. Birkaç yıl boyunca Aydın Abi bana bilâbedel yardımcı oldu; ne yapsam hakkını ödeyemem. Bilgi’ye girmemle Can Kozlu, Ali Perret, Tuna Ötenel, Kamil Özler, İmer Demirer, Neşet Ruacan, Nükhet Ruacan, Ricky Ford, Donovan Mixon vb. birçok önemli müzisyenle tanışıp çalışma ve hemen akabinde aynı sahneyi paylaşma şansına ve şerefine eriştim. Bundan sonrası gerçekten çok hızlı gelişti. Kendimi birdenbire ülkemizin en hatırı sayılır kalburüstü müzisyenleriyle aynı sahnede buldum. Birlikte çaldığım herkese minnettarım. Bu müziğin gerçekten sahnede öğrenildiğine ve usta-çırak ilişkisinin önemine inananlardanım; ikincisinin ülkemizde bulunmasının maalesef çok nadir olmasına rağmen.

Sonrasını zaten siz de biliyorsunuz Zuhal Abla. 2002 yılından beri başta Önder Abi’yle sizin kapılarını açtığınız Nardis Jazz Club olmak üzere belli başlı tüm mekan ve festivallerde yerli/yabancı birçok müzisyenle yoğun bir tempoda çalmaya devam ediyorum. Son yıllarda ne mutlu ki yabancı oluşumların içerisinde de kayıt ve festival/turne konserleri kanalına girmeye başladım; bu da beni daha fazla çalışma ve üretme yönünde motive ediyor. Bugüne dek kulüp performansları, festivaller, özel konserler ve jam-sessionlar olmak üzere aynı sahneyi paylaştığım müzisyenlerden bazıları; Aydın Esen, Dusko Goykovich, Ahmet Muvaffak “Maffy” Falay, Wynton Marsalis, Ricky Ford, Donovan Mixon, Larry Price, Melba Joyce, Jenny Evans, Deborah Davis, Dennis Jeter, Mark Alban Lotz, Tuna Ötenel, Elvan Aracı, İmer Demirer, Şenova Ülker, Lloyd Chisholm, Jean-Loup Lognon, Fatih Erkoç, Levent Altındağ, Neşet Ruacan, Kürşat And, Ayten Alpman, Nükhet Ruacan, Randy K. Esen, Sibel Köse, İlham Gencer, Ayşe Gencer, Önder Focan, Sarp Maden, Kamil Özler, Mahmut Yalay, İsmail Soyberk, Cem Aksel, Ferit Odman, Turgut Alp Bekoğlu, Kestutis Vaiginis vs.

Zuhal Focan: Kayıt yapmak gibi bir isteğin, projen var mı?

Burak Bedikyan: Yakın zamana kadar kendi kompozisyonlarımdan oluşan projelere çok ağırlık verememiştim, fakat 2010’un mart ayında gerçekleştirmeyi planladığım 3 farklı albüm projem var. Bunlardan ikisi bir aksilik olmazsa New York’ta kaydedilecek ve çoğunluğu bestelerimden oluşacak. Üçüncüsü ise Caner Kaptan ve Ferit Odman’ın katılımıyla Litvanyalı besteci/saksofonist arkadaşımız Kestutis Vaiginis’le gerçekleştireceğimiz, daha önce Uluslarası İstanbul Caz Festivali dahil yurtiçi ve yurtdışında turnelerini yaptığımız bir grup oluşumu. Mart ayında yapacağımız kapsamlı bir turne ve Litvanya’da davet edildiğimiz “Birstonas Jazz Festival” sonrası kayıt yapma niyetindeyiz. Devamında kendi müziğime ağırlık vermeyi ve kişisel anlatımımı geliştirmeyi hedefliyorum. Bunun dışında 2008’in nisan ayında yine çok sevdiğim arkadaşım Ferit Odman’ın albümünü kaydettik New York’ta; Vincent Herring, Brian Lynch ve Peter Washington gibi hayranı olduğumuz büyük isimlerle çalışmanın hazzını yaşadık. Umuyorum en kısa zamanda bu albüm de raflarda yerini alır. İstanbul’da sürdürmeyi planladığım bir diğer proje de “Tribute” diye adlandırılan usta bir isme hürmeten yapılan çalışmalar. Bunların ilkine Kağan Yıldız ve Ferit Odman’ın desteğiyle “Red Garland”a ithafen başladık; devamını da getirme arzusundayım. 2010’da sürpriz bir ikili piyano birlikteliği de sözkonusu olabilir.

Zuhal Focan: Genelde (Türkiye’de ve dünyada) caza nasıl bir gelecek öngörüyorsun?

Burak Bedikyan: Son yıllarda ülkemizde, caz adına, yetişen müzisyenlerin niceliği ve niteliği açısından olumlu gelişmeler olduğunu gözlemliyorum. Fakat ne yazık ki koskoca İstanbul’da topu topu 2 caz kulübünü dahi ayakta tutabilecek kültürel ve ekonomik altyapıya hala sahip değiliz; ki bu rakamın çok komik ve yetersiz olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde ülkemizin son dönemde caz eğitimi adına çok önemli bir misyonu öyle ya da böyle yerine getirip sayısız genç müzisyenin Türk caz dünyasına kazandırılmasına vesile olan İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nün “Caz Performans” departmanının dahi hayatta kalamamasını hayretle karşılıyorum. Bunun dışında diğer bir şikayetçi olduğum konu ne yazık ki halen ülke genelinde düzenlenen birçok festivalin ve prodüksiyon şirketinin yerli müzik ve müzisyenlere karşı olan tutumu ve çok yetersiz bulduğum “desteği”. Herşey bir yana 2010 yılına gelindi halen ne yazık ki devletimizin bir sanat politikası yok.

Zuhal Focan: Senden sonra yetişen gençlere söylemek istediklerin?

Burak Bedikyan: Benden sonra yetişen ya da yetişmekte olan genç dostlarıma cesaret ve sabır diliyorum. Ülkemizde sadece caz müziğiyle geçinebilmek, ayakta kalabilmek gerçekten çok güç; ki artık dünya genelinde de durum çok içaçıcı görünmüyor maalesef. Bu gerçeğin bilincinde bir yol çizsinler kendilerine ve daima tek bir anayol paralelinde farklı stillerde de gelişimlerini sürdürmeyi ihmal etmesinler. Müzikte sınırlar kalkalı çok oldu ve kendini geliştirmenin sonu yok. İmkanları dahilinde yurtdışında işin ehli kurumlarda eğitim almalarını da şiddetle tavsiye ederim. Çok çalışsınlar, daha da fazla dinlesinler, kendilerine güvensinler ve en önemlisi “önyargı” ve “fanatizm”den uzak dursunlar!

Müzikle kalın...

Zuhal Focan
14 Aralık 2009, Pazartesi
focan@nardisjazz.com

Cazkolik.com

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Zuhal Focan

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.



X