Nuh'un yeni gemisi Yeni Zelanda mı?

Nuh'un yeni gemisi Yeni Zelanda mı?

Çevre ve iklim felaketleri distopik bir hâl almaya başladı. Dünya basını küresel felaketler ve geleceğe yönelik daha sık haber yapar oldu ama bu haberlerin çoğunun hâlâ bir Hollywood felaket filmi seviyesinde olması basının bu işte öncelikle rating ve tıklama gayesi güttüğünü gösteriyor. Oysa, yaşananlar artık geleceği değil bugünü ilgilendiriyor. Anglia Ruskin Üniversitesi Küresel Sürdürülebilirlik Enstitüsü'nden Nick King ve Prof. Aled Jones'un yürüttüğü çalışma karmaşık küresel gıda tedarik zincirleri sistemine, teknoloji ve iletişim ağları ve küresel finansa yönelik olası 'şokları' incelemiş. Jones, "Birkaç yıldır dünya çapında küresel toplumdaki şoklara neyin sebep olduğuna ve bunların sistem içinde nasıl yayıldığına, hangi ülkelerin bu şoklara dayanması gerektiğine bakıyorum" diyor. Aşırı nüfus, kaynak eksikliği veya iklim felaketinin toplumsal bir çöküşe, tarım için ekilebilir arazi, yenilenebilir enerji üretim kapasitesi ve çökmekte olan nüfus merkezlerinden ayrılmaya neden olduğu potansiyel bir senaryoya göre yaşanabilecek toplumsal/küresel bir çöküş karşısında ayakta kalabilecek ülkelerin başta Yeni Zelanda olmak üzere İzlanda, İrlanda, Avustralya ve İngiltere olduğunu söyledi. Bu bilgilerin yanına yeni nesil milyarderlerin Yeni Zelanda'da büyük araziler almaya başladığı haberleri de geliyor (onların bir sonraki adımı Mars kolonisi olacak herhalde). Bu 5 ülkenin öneminin iklim değişikliğinin yarattığı etkilere rağmen nispeten istikrarlı kalmaya devam edebileceği, Yeni Zelanda'nın jeotermal ve hidroelektrik enerji üretme kabiliyeti ile geniş tarım arazisi sayesinde nispeten zarar görmeden hayatta kalma potansiyeline sahip olduğu, İzlanda, Tazmanya ve İrlanda benzer özelliklere sahipken İngiltere yüksek nüfusu nedeniyle daha karmaşık bir tablo sunduğu olarak belirtiliyor.

 

Cazkolik.com / 01 Ağustos 2021, Pazar

 


 

Olimpiyat oyunlarında siyasetin sidik yarışına dönüşen müzikler

 

 

Olimpiyat oyunlarında klasik müziğin yeri ve tarihi önemlidir ama bir o kadar da propoganda amaçlı kullanılmıştır. 1800’lerin sonunda Fransız baron Pierre de Coubertin tarafından başlatılan olimpik oyunlarda klasik müziğin yeri çok kuvvetliydi, hatta, antik Yunan olimpik oyunların ruhunu canlandırmak amacıyla oluşturulan oyunların başında müziklere de gayrı resmi madalyalar verilmiş. Bu ilginç. Tabi daha o zaman meşhur olimpik halkalar, gösterişli açılışlar yok ama müzik hep var. Bu müziklerin kimlere sipariş edileceği de çok tartışılmış. İlk olimpik oyunların ardından Atina’daki olimpik oyunların ikincisinde beste işi Korfulu Yunan besteci Samaras’a verilmiş ve 5 bin drahmi ödenmiş. Bestenin açılışta çılgınca alkışlandığı yazılıyor ama sonra nedense kimsenin bir daha aklına bile gelmemiş. Böyle karmaşık bir tarih aslında. Oyunların kurucusu Fransız baron Pierre de Coubertin hayattayken Antwerp (1920), Paris (1924), Amsterdam (1928), Los Angeles (1932) ve Nazilerin propogandanın dibine vurduğu Berlin (1936) olimpiyatlarına dahi tanık olmuş. Aslında, Hitler şansölye olana kadar bu oyunlara hiç sıcak bakmıyormuş ama siyaset ve şov fırsatını kaçırmak istememiş ve beste siparişi de spordan nefret eden Strauss’a verilmiş. Hatta Strauss'un yakın dostu Stefan Zweig’a yazdığı mektup olimpiyat komitesi başkanı Theodor Lewald’in kulağına gidince Lewald ünlü besteciye ‘mektubunuz beni şok etti, olimpiyat stadyumunu rekreasyon alanına benzetiyor ve amatör bir seks partisi olarak bahsediyorsunuz' demiş hiddetle. Strauss zaten açılışlara bile katılmamış. Nazilerin gösteriş merakının en dehşetli ânı ise devasa projektörlerin gökyüzünü aydınlattığı an olmuş. Herkes bizi neyin beklediğini anlamıştı deniyor o an için. Bir de tabii, olimpiyat oyunları nerde düzenleniyorsa o ülkenin müzikleri belirlemeye çalışması siyasi ayak oyunlarının birinci kuralı olmuş. Öyle ki, 1948 Londra olimpiyat oyunlarında gösterişli büyük korolar kuracağım diye Sir Malcolm Sargent’in müziği açılışta Wembley’deki büyük kalabalığı adeta sıkıntıdan bayıltmış. Sonrası daha da büyük karmaşa. 1954 yılında bu kez beste için Şostakoviç davet edilmiş ama Şostakoviç cevap bile yazmamış. Neticede yarışma açılmış Polonyalı Michael Spisak’ın bestesi seçilmiş ama adam eser haklarını bir türlü devretmediği ve acayip performans parası istediği için ortalık karman çorman olmuş. En büyük değişim ise Nazilerin 1936 şovundan sonra Rusların olimpiyat oyunlarının Kızıl Meydan’daki Kremlin sarayının çanlarının hoparlörlerden dinletilmesi ve Çaykovski’nin Pathétique Senfonisinin üçüncü bölümünün Lenin Stadyumunda yankılanması şovunun o dönem işgal ettikleri Afganistan sorunu gölgesinde geçmesi olmuş zira ABD bu oyunları boykot etmişti. Bu olayın devamında sıra ABD’ye gelmiş. Onlar fırsatı kaçırır mı, 1984 Los Angeles oyunları açılışlarının büyük şovlara kurban edildiği, şovun müziğin siyasi hesaplarla önüne geçtiği gösterilere dönüşmesinin soğuk savaş dönemi gösterileri oluşmuş. Los Angeles’ta dev olimpiyat halkaları yakılırken stadyumda tam 84 kuyruklu piyano aynı anda Philip Glass bestesi The Olympian ile Gershwin’ih Rhapsody in Blues’u çalıyordu. Sonra tabi açılışların müzikle beraber büyük şovlara dönmesi dönemi geldi. Montserrat Caballé ve Freddie Mercury, Üç Tenor şovu, Seiji Ozawa’nın aynı anda Pekin, Berlin, Sidney, New York ve Cape Town’daki koroları uydu marifetiyle yönetmesi gibi unutulmaz anlar dünyanın ilgisini çektiği gibi bu yarışı daha da büyütmüş. Spor mu? O çok sonraki iş.

 

Cazkolik.com / 30 Temmuz 2021, Cuma

 


 

 

Kültürel sektörlerde evrensel temel gelir fikri uygulanabilir mi?

 

Kültür sektörü yöneticisi, AB MediMuses proje kurucusu ve dedesi Onasis'in kurduğu vakfın yöneticisi Christos Carras ile Belçikalı siyaset felsefecisi Philippe Van Parijs Covid-19'un kültür sektörüne etkileri üzerine bir sohbet gerçekleştirdi. İkilinin ortaya koyduğu fikir zaten bozuk yapıdaki kültür ekonomisinin bu dönem iyice bozulduğu genel fikri idi ki zaten kimsenin bundan şüphesi yok. İki ismin altını çizdiği diğer ortak noktalar daha dikkat çekici. Örneğin, dijital içerik için ödeme yapmamaya alışmak bence de daha sık tartışılmalı. Bu dönem muazzam sayıda dijital içerik üretildi ve bu konu açık bir kaosa dönüştü. Ayrıca, dijital içeriklerin klasik ücretlendirme biçimlerini bozduğu tespiti de dikkate değer. Dijital alanda tıpkı sporda olduğu gibi kazananın en fazla ücreti aldığı bir döneme evrildik. Dijital platformlarda küresel starların algoritmalar ve modellemeler sayesinde aslında haketmedikleri gelirlere sahip olduklarını biliyoruz bu konuda ne yapmalı? Kültürel ürünlerde dağıtım adaleti tesis edilebilir mi? Kültürel üretici olmakla tüketici olma kıstasları nasıl tespit edilebilir? Benzeri sayıda bir dolu başlık altında ilerleyen Carras ve van Parijs'in 'pandemi küresel yönetişimin önemini artırdı' tespitinin ardından gelen kültürel sektörlerde de böyle bir yönetişim modeline geçilebilir mi fikri bence ucu açık ve belirsiz bir fikir. En dikkat çeken tespitlerden birini ise sona sakladım. Carras ve van Parijs UBI adı verilen Evrensel Temel Gelir fikrini tartışıyor. Söyledikleri şu; "Basitçe, sistemi düzeltmeye çalışmak yerine, genel olarak işin değer yaratma ve ücretle ilişkisini radikal bir şekilde yeniden düşünmenin zamanı gelebilir. Böylesi içgörüler, Evrensel Temel Gelir (UBI) lehine güçlü argümanları da destekleyebilir". Bence bu da sağlıklı tartışmalar gerektiren, uygulanabilirliği şüpheli bir düşünce, ayrıca, ikili bu fikri Avrupa Birliği üzerinden temellendiriyor, yani, biz ve benzer ülkeler böyle bir modeli nasıl geliştirebiliriz bu çok belirsiz. Kültürel çeşitliliğin önemine değinen ikilinin merkezileşme karşıtı gibi görünmesine rağmen esasen bir ucuyla doğrudan merkezileşmeye kapı açan Avrupa merkezli bir fikri esas almaları, ya da bu fikrin sonunda bu noktaya varması ihtimali günümüz Avrupa Birliği'nin siyasal alandaki kaygan zemini kadar kırılgan bir düşünce gibi görünüyor. Fikirler değerli, şüpheler çok olsa da bu konunun tartışılması önemlidir. Bu iki değerli ismin konuya verdiği katkı da öyle ve bu katkılar şüphesiz artacaktır.

 

Cazkolik.com / 21 Temmuz 2021, Çarşamba

 


 

Afyon'a en fazla caz yakışır

 

 

Gereksiz yere varlığından haberdar olduğumuz Afyonkarahisar Kent Konseyi Başkanı Şemsettin Yasan'ın tam da 21. Afyonkarahisar Caz Festivali'nin sona erdiği günlerde sosyal medya hesabından yaptığı açıklama çok haklı olarak tepki çekti. Adı sanı görevi ne olursa olsun bu tarz açıklamalar bulabildiğim en hafif tabirle saçma sapan laflar. Kimsenin ciddiye almadığı, gülüp geçtiği, küçümsediği böyle açıklamalar niye yapılır, bundan ne amaçlanır bilmiyorum. Şemsettin Bey 21 yıldır kesintisiz devam ederek Afyon şehri ve halkı başta Türkiye'nin gurur kaynağı olan, festival sayesinde yıllardır Afyon adından Avrupa'da övgüyle sözedilen ve caz dünyasında Afyon şehrinin varlığından haberdar olunmasını sağladığı gibi ülkenin de övgüyle anılmasını sağlayan böyle bir festivalin herhangi bir konserini izledi mi acaba, oraya gelen müzisyenlerden biriyle iki çift laf etti mi, bu festivali gerçekleştiren başta Hüseyin Başkadem gibi insanlarla konuştu mu, bu insanların nasıl birileri olduğunu biliyor mu, bu festivalin yurtiçinde ve dışında nasıl karşılandığını basında okudu mu? Hiç sanmıyorum. Tuhaf bir hesaplama yaparak kendince festivali önemsizleştirmeye çalışmış ve yanlış bilmiyorsam tepkiler üzerine paylaşımını silmiş. Şemsettin beye caz müziğin güzelliğini ve önemini anlatmanın faydası yok. Bu satırları okuyacağını da sanmam ama kendisine bir cazkolik olarak şunu hatırlatmayı görev biliyorum; Caz, yaşadığımız dünyayı güzelleştiren bir müziktir. Dünyanın, başta salgın sayısız sorunla uğraştığı, moral olarak yıprandığı bir dönemde, tam da söylendiği gibi, müziğin iyileştirici gücünü en iyi hissettiren, yaşadığınız hayata katlanmanızı sağlayan nadir bir müziktir. Cazın sizin desteğinize hiç ihtiyacı yok ama Afyonluların ve bizlerin bu müziğe çok ihtiyacı var.

 

Cazkolik.com / 07 Temmuz 2021, Çarşamba

 


 

Tecrit fikrine hızla alışırken

 

 

Yıllar önce, Güney Afrika Johannesburg da geçen yarı bilim kurgu bir film izlemiştim. Film, salgın hastalık yüzünden devasa şehrin çektiği sıkıntıları anlatıyordu. Salgına çare bulamayan yöneticiler bir süre sonra virüsü kapan hastalıklı insanlarla sağlıklı insanlarla ayırmak zorunda kalmış, aileleri, yakınları parçalayarak kamplara doldurmuştu. O zaman da, şimdi de bu sanki bize olmazmış gibi gelen böylesi film sahnelerini yaşadığımız Covid-19 salgını sırasında yeniden hatırladım. Eğer salgın dünyada yönetilemez boyutlara gelseydi ya da ilerde gelirse ne olur bilen var mı? Çin, koca Wuhan şehrini sopayla tecrit edip eve kapatmadı mı? Böyle bir gelişme olursa çoğumuz buna rıza göstermez miyiz? Ama sonra şunu farkettim, biz aslında bunu uzun süre gönüllü olarak yaşadık zaten. Tecridi hem kendimize ve çevremize, hem günlük hayatta uyguluyoruz. Geçen gün kafede oturan bir arkadaşım diğer masadan kalkarak yandaki masadaki kişiden elindeki kalemi bir dakikalığına rica ettiğinde elinde kalem olmasına rağmen adamın 'kalemim yok' dediğine gözleri ve kulaklarıyla şahit olmuş. Sırf bu mikro örnek dahi tecridin aslında içimizde çoktan başladığını gösteriyor. Tecridin yok ettiği ilk insanî duygu da nezaket oluyor. Kaç kişinin karantina dönemi kapıya siparişleri getiren kuryeleri yüzündeki maske aşağı kaydı diye aşağılarcasına fırçaladığını, elindeki pakede temas etmemek için ne yöntemler geliştirildiğini bilmiyor muyuz? Bunları bizzat bizler yaşamadık mı, bizler yapmadık mı? Dünya önemli bir değişimden geçiyor. Kim derdi ki Kanada 46,5 derece sıcakla kavrulurken Orta Afrika'nın kurak topraklarını sel basacak diye. Doğa bu hızla değişirken biyolojimiz ve nezaketimiz değişmez mi?

 

Feridun Ertaşkan

 

Cazkolik.com / 02 Temmuz 2021, Cuma

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Feridun Ertaşkan

Cazkolik.com kurucusu, editör ve yazar.

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.



X