Vize krizi cazı da vurdu

Vize krizi cazı da vurdu

Geçen hafta Jamaladeen Tacuma gelemedi

Vize krizi cazı vurdu

Amerikayla vize krizi sadece medyada yaşanan bir kriz değil, bizzat biz sıradan insanların hayatını etkiliyor, nitekim havaalanları dışında ilk etkisini bir caz konserinde yaşadık. Geçen hafta Türkiye`de çok sıkı takipçisi olan Marc Ribot konserinde bas gurusu Jamaaladeen Tacuma ve gitar fenomeni Mary Halvoson`u da izleriz diye hevesleniyorduk ki konser günü fanlar arasında bir haber dalgalanmaya başladı, "Tacuma ve Halvorson vize nedeniyle İstanbul`a gelemiyor"... Eyvah eyvah eyvah... Tacuma deyince orda durmalı. Burada meraklısı ben dahil epey var. 98 albümü "Groove Alla Turca"daki müzikler hâlâ kulağımızda. Ribot konserde davulda Ekin Cengizkan ve gitarda Yunus Muti`yle çıktı, ellerine sağlık. Başta Ribot müthiş eforla eksikleri aratmadılar. İş ki bundan sonra Akbank Caz Festivali filan bir sürü konser var o konserler etkilenmesin. Aman diyelim, aman!


Sinemada Coltrane`i en iyi kim oynar?

Sizce Denzel Washington Coltrane`e benzemiyor mu?

Daha iyi önerisi olan var mı bilmiyorum ama bence kesinlikle Denzel Washington. Oyunculuğunu, ününü vs. bir kenara bırakın bir kere Coltrane`e çok benzemiyor mu? Büyük müzisyen hakkında ününe ve önemine göre medyada, televizyon ve sinemada çok az sayıda iş yapılıyor ama şu sıralar önemli bir belgesel öne çıktı. Hem yazan hem yöneten John Scheinfeld`in Coltrane belgeseli "Chasing Trane"ndeki anlatıcı dış ses bizzat Denzel`in sesi. Yani, sanki böyle bir rol gelsin diye âdetâ bekliyor adam. Şimdilik sadece sesi geldi, daha fazla gecikmeseler iyi olur, Coltrane öldüğünde kırk yaşındaydı, Denzel artık ellilerin ortasında, biraz daha gecikirse yaşlı kaçabilir. Belgeselde onun konuşması da iyi bir seçim olmuş. Bu işin fikir babası Spike Lee diyorlar. Lee`nin "Mo` Better Blues"unu hatırlar mısınız? İkilinin birlikte başka tecrübeleri de olmuştu. Denzel`in tenor saksofonla çok sahnesi ve eline yakışıyor. İnatla bekliyoruz. (yoksa oynadı da benim haberim mi yok?)


Bu adama dikkat!

Tanımıyorsanız David Virelles`in adını not alın.

Kübadan yetişen müzisyenlerin ikinci nesli birçok bakımdan birinci nesli aşacak gibi görünüyor. Bu konuda elimdeki en önemli ispat piyanist David Virelles. İsmini duyuyordum ama can kulağıyla dinlememiştim ta ki bence yılın en iyi albümlerinde en üst sırada yeralacak Chris Potter`ın "The Dreamer is the Dream" albümünde dinleyene kadar. Sonra, Criss Cross firmasının birkaç albümünde daha rastladım. Genç ama o kadar da değil, otuzların ortasına gelmiş, yani, artık en iyi dönemine girmiş bir sanatçı ve tam bu günlerde kendi albümü "Gnosis" haberi geldi. Kökeni Küba gelenekleriyle bence sağlam bir transkültürelleşme hamlesine sahip müziğinde. Küba müziğinin turistik bayağılaşmasına karşı çok beğendiğim tabirlerle avant-groove & free bop anlatımlar sanatçının üçüncü kişisel albümünde daha sağlam ifadelere sahip.


Yaşlanmak iyi bir şey değil arkadaş

İkisi de Steve Swallow mu???

Yok, kendim için demiyorum, henüz gencim, daha vakit var inşallah ama basçı Steve Swallow`un yetmişlerdeki fotoğrafını görünce içim burkuldu. Yaşlanma herkeste aynı etkiyi yaratmıyor, en azından görünüşte öyle. Mesela bir Ron Carter, sanki cazın lordu, yaşlılığında belki daha havalı bile oldu adam ama Swallow gençliğinde tam bir punkçı gibiyken şimdilerde tam bir amca olması, hele fotoğrafları yanyana koyunca çok çarpıcı oluyor. Ama adamın sanatında milim eksilme yok o ayrı. Allahtan. Ya da Keith Jarrett, mesela gençliğinde nasılsa hâlâ öyle, sanki hiç değişmedi, minyon bir tipi var belki ondandır. Bir sebebi var mı bilmiyorum, mesela, ağır içki, uyuşturucu vb mutlaka etkiliyordur, iyi de o zaman mesela Mick Jagger`a ne diyeceğiz? Onların kıyafet, görünüm avantajı var galiba, hâlâ genç giyinen/görünen insanlar.


Cazda şiirli jam session`lar

Bir caz edebi metin okuma seansı

Matt Wilson`ın yeni albümü "Bal ve Tuz"un üç Pultizer ödülü kazanmış Carl Sandburg`la ilişkisi konu olunca son sıralar edebiyat ve şiirle anılan albümlerin neler olduğunu merak ettim ve ortaya ilginç bir tablo çıktı. En başa son yılların en önemli çalışmalarına imza atan Tomasz Stanko`yu mutlaka yazmalı. Büyük sanatçı hem Nobelli şair Wislawa Syzimborska hem 2. Dünya Savaşı`nda Nazilerce öldürülen bir Yahudi yazarı albümlerine konu edinmişti. Son günlerdeyse Pulitzer ödüllü bir başka şair Philip Levino ve saksofonist besteci Benjamin Boone`un "The Poetry of Jazz", Jane Ira Bloom`un Emily Dickinson metinlerinden doğaçlamaları, Amerikan edebiyatın önde gelen siyah şairi ve yazar Langston Hughes`un hem 2011`de hem yeni çıkan "The Dream Keeper" gibi çalışmaları bu alanı cazın zeminine sağlam şekilde yerleştiren işler olarak öne çıkıyor.


Fotoğraf işi başa bela

Fotoğraf: Sedal Antay

İster gazete-dergi ister internet olsun müzik sektörünün tamamı için de söylenebilir ama hadi caz için söyleyelim önde gelen sorunlardan biri kaliteli görsel bulmaktır. Hele yüksek çözünürlüklüsü çok daha zor. Hiç tanınmayan bir yabancı müzisyen için arayın mutlaka iyi kötü bir şeyler çıkar ama maalesef bizde bu büyük bir sorun. Bırakın eskileri, daha yeni çıkmış bir albümün, genç sanatçıların bile kaliteli görselini/fotoğrafını bulamazsınız. Konserlerde binlerce fotoğraf çekilir ama içinden işe yarayan bir tane çıkmaz çünkü bu başka bir bakış açısı gerektirir. Ne müzisyenler ne müzik firmaları bu konuda organize çalışmıyor, öneminin farkında değiller, PR yapmak kötü görünüyor. Bu iş en başta müzik, halkla ilişkiler firmalarına düşse de müzisyenlerin de sorumlulukları var. Şöyle bir arama yapın ortada hep aynı resimlerin dolandığını görürsünüz. Sırf bu yüzden artık her konsere fotoğrafçı arkadaşlarımızla işbirliği içinde gidiyoruz, kendi işimizi kendimiz görmeye çalışıyoruz, onlar da sağolsunlar, emekleriyle birlikte önemli bir arşiv birikmeye başladı.


Bu adamın şapkasıyla derdi ne?

Şapkasız çıkmam abi...

Gregory Porter`ı ilk günden beri takip ederim, anlamadığım şapkasını niye hiç çıkarmadığı. Aslında, tam şapka da değil, şapka kasket arası özel tasarım bir başlık. Basında çok sık görünen biri, çok resmi yayınlanıyor ama daha bir gün şapkasız görmedim. Yatarken bile çıkarmıyor mu nedir... Üstelik, boynunu saran, sadece yüzünü açıkta bırakan bir maske gibi. Yazın deli sıcaklarında ne yapıyor peki? Önceleri, sesiyle ilgili diye düşündüm, belki koruyucu bir şeydir dedim, sonra, imaj olabileceği aklıma geldi ama bu nasıl bir imaj ki... Türkiye`ye birkaç kez geldi konserlerinde de hep şapkalı. Normal günlük hayattan fotoları da öyle. Görünenin devamında ne var? Kafasında saç var mı? Sakalı devam ediyor mu? Boynunu saran şey yoksa vücuduna kaplayan bir kılıf mı... Sordukça sorular tuhaflaşıyor?


Chet Baker niye çok sevilir?

Chet Baker hep böyle

Caz görselliği tarihinin Fransa şubesi fotoğrafçı Jean-Pierre Lelior`ın (önceki Pul`lardan birinde hakkında yayınlanan kitap vesilesiyle bahsetmişliğim vardır) sahnelerden değil günlük hayattan kimi harika fotoğrafları yayınlandı ama içlerinden biri özellikle dikkatimi çekti, yanda resmini gördüğünüz Chet Baker fotoğrafı. Baker her dönem çok sevilir, niye biliyor musunuz? Çünkü onun yüzündeki ifade hiç eskimiyor. Modası geçmiyor, geçmişte değil hep bugün gibi görünüyor. Hep uyumsuz, hep mutsuz, hep isyankar, hep asi. Şu fotoğraf sizce 55 yıllık bir fotoğraf mı? Oysa aynı dosyadaki diğer fotoğrafların hepsi eski fotoğraflar ama Baker`ınkiler değil, sadece Leloir`ın kareleri değil, diğer fotoğrafçılarınkiler de öyle. Sır fotoğrafçılar da değil, Baker da. Sır onun sırrı. O hep sanki bugün gibi ve bu da bizi ona yakın kılıyor, bizden, kendimizden.


Feridun Ertaşkan

Cazkolik.com / 23 Ekim 2017, Pazartesi

Kaydet

Kaydet

Kaydet

Kaydet

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Feridun Ertaşkan

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.