Show of Hands Festival'de izleyeceğimiz caz devi Louis Sclavis ile arkadaşımız Ali Haluk İmeryüz harika bir söyleşi yaptı

Show of Hands Festival'de izleyeceğimiz caz devi Louis Sclavis ile arkadaşımız Ali Haluk İmeryüz harika bir söyleşi yaptı

25 Nisan akşamı “Show of Hands” festivalinde dinleyeceğimiz usta müzisyen ve klarnetçi Louis Sclavis ile sevgili Ali Haluk İmeryüz Cazkolik için özel bir söyleşi yaptı, bu harika sohbeti aşağıda okuyabilirsiniz. Louis Sclavis'in Michel Godard ile birlikte gerçekleştireceği duo konserin ve festivaldeki diğer konserlerin biletlerini mobilet'ten satın alabilirsiniz.

 


 

 

Michel Godard (solda), Louis Sclavis (sağda)

 

 

Müzikte de, gerçek dünyada da önemli olan sınırları aşmak

 

 

İstanbullu caz ve müzik severler, Nisan ayının sonuna doğru, zihinlerindeki duygu ve düşünceleri, ellerindeki maharetleri notalara döken birbirinden değerli müzisyenleri dinleme fırsatı yakalayacak. Caz dünyasının, daha çok öncü (avangart) Avrupalı isimlerine yer veren “Show of Hands” festivalinin üçüncüsü 23-26 Nisan tarihlerinde gerçekleşecek. 

 

Festivalde genç sanatçıların yanı sıra, yaşları 70’i geçmiş büyük ustalar da var. Emprovize müziğin efsane isimlerinden Hollandalı davulcu Han Bennink, Fransız piyanist François Couturier ve yine Fransız müzisyenler tubacı Michel Godard ile klarnetçi Louis Sclavis bu isimler arasında. Üstelik son ikisini birlikte düet olarak dinleyeceğiz. Biz de bu konseri fırsat bilip müziğini yaklaşık otuz yıldır hayranlıkla dinlediğimiz Louis Sclavis’e uzattık mikrofonlarımızı. Hem kapsamlı bir söyleşi çıktı ortaya, hem de konsere gitmek isteyenler için bir dolu ipucu. İşte Louis Sclavis ile söyleşimiz.

 

Ali Haluk İmeryüz

 

 

 

Her şeyi öldürüyorlar ama işte her şey hâlâ hayatta, zorluklar olsa da yine de devam ediyoruz

 

 

Ali Haluk İmeryüz: Merhaba Sayın Sclavis, öncelikle söyleşi önerimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkürler. Michel Godard’la yeni projenize geçmeden önce yakın geçmişteki İstanbul ziyaret ve konserlerinizi bir hatırlayalım. 2013’te Atlas Trio ile Borusan Sanat’a gelmiştiniz, mükemmel bir performanstı, ben de oradaydım. Altı yıl sonra 2019’da bu kez Babylon’a “Characters On A Wall” albüm turneniz kapsamında dörtlünüz ile gelmiştiniz. Şimdi aradan bir altı yıl daha geçti, 25 Nisan’da “Show of Hands” festivalinde Michel Godard’la ikili olarak çalacaksınız. Ne zaman başladı bu yeni yolculuğunuz, bize biraz bu yeni projenizi anlatabilir misiniz?

 

Louis Sclavis: Aslında bu yeni bir proje değil. Zira Michel Godard’la birlikte epey uzun zamandır çalıyoruz. Zaman zaman yeniden bir araya geliyor ve ara dönemde yaptığımız yeni bestelerimizi ikili olarak birlikte yorumluyoruz. Ama birbirimizi kırk yıldır tanıyoruz.

 

Ali Haluk İmeryüz: Birlikte kaydınız olmuş muydu ikili olarak?

 

Louis Sclavis: Birlikte eski kayıtlarımız var ama ikili olarak değil. Otuz yıl kadar önce oluşturduğum altılıda Michel Godard da vardı, “Chamber Music” albümünde birlikte çaldık. Zaman zaman başka müzisyenlerin liderliğini üstlendiği projelerde de birlikte çaldık elbette. Ama dediğim gibi ikili olarak bir kaydımız yok.

 

 

 

Doğaçlamaya başlama noktamız olarak kendi bestelerimizi seçiyoruz

 

 

Ali Haluk İmeryüz: Kendi bestelerinizi mi çalıyorsunuz?

 

Louis Sclavis: Evet, Michel’in ve benim bestelerimi yorumluyoruz. Bizim kendi tarzımız olduğu için genelde kendi bestelerimizi çalmayı tercih ediyoruz. Michel de, ben de müzik hayatımız boyunca hep kendi dünyamızı yaratmaya çalıştık.

 

Ali Haluk İmeryüz: Ben bu birlikteliği daha çok beste değil de doğaçlama ağırlıklı düşünmüştüm, “Show of Hands” festivalinin yapısı da bunu çağrıştırıyordu, yanılmışım. Yine de emprovizasyonun da belli bir payı vardır sanırım sizin için?

 

Louis Sclavis: Kuşkusuz, müziğimizin büyük bölümü doğaçlamaya da dayanıyor. Ancak doğaçlamaya başlama noktamız olarak bestelerimizi seçiyoruz. Bestelerimiz bunun için iyi bir yol oluşturuyor. Doğaçlamaya başladığınızda geliştirebileceğiniz özgün ve belirgin bir dayanak olmalı. Kısaca, hem yazılı müzik hem de doğaçlama bizim müziğimizde önemli bir yer kaplıyor diyebilirim.

 

Ali Haluk İmeryüz: Bu noktada sanırım “doğaçlama” ile “özgür doğaçlama” arasındaki ayrım da beliriyor.

 

Louis Sclavis: Evet, Michel’le birlikteliğimde olsun ya da diğer çok sayıda projemde olsun besteye dayalı müzik yapsam da tümüyle doğaçlamaya dayalı başka çalışmalarım ve birlikteliklerim de oluyor. Buna da alışığım, örneğin Bernard Lubat’la çalışmalarımız ya da kimi konserlerimiz bütünüyle doğaçlamadır. Yine de şunu söylemeliyim ki ben beste yapmayı ve çalmayı daha çok seviyorum. Melodiye ihtiyacım olduğunu, armoniyle çalmaya, ritme de ihtiyacım olduğunu vb. hissediyorum. Michel Godard da o güzel melodileri çalmayı çok seviyor ama özgür doğaçlamayla da sorunu yok, biz bütün müziğe açığız.

 

 

 

Ekim ayında yeni albüm geliyor

 

 

Ali Haluk İmeryüz: Michel Godard’la tuba-bas klarnet ikilisi olarak pek de alışık olmadığımız türden bir işbirliği gerçekleştiriyorsunuz. Son albümünüz geçen yıl ECM’den çıkan “Unfolding”, piyanist Benjamin Moussay’le bir düet çalışmasıydı ve piyano-klarnet daha alışık olduğumuz türden bir işbirliği. Bu albümünüzün turnesi de devam ediyor mu?

 

Louis Sclavis: Evet, Moussay’le ikili olarak sık sık konserlerimiz var. Benjamin’le birlikteliğimiz yaklaşık yirmi yılı buldu, onunla beraber başka projelere de imza attık. Şimdi onun da yer aldığı yeni bir beşlimiz de var. Beşli olarak yeni albümümüz gelecek Ekim’de çıkacak. 

 

Ali Haluk İmeryüz: Çok güzel haber, yine ECM’den mi çıkıyor?

 

Louis Sclavis: Hayır, bu defa Fransız plak şirketi Yolk yayınlayacak.

 

Ali Haluk İmeryüz: Peki bu beşliyle de konserler vermeye başladınız mı?

 

Louis Sclavis: Evet, beşli olarak da turnedeyiz. Yaklaşık iki yıldır aynı beşli olarak sık sık birlikte çalıyoruz. Geçtiğimiz yaz Fransa’da ve diğer yerlerde birçok festivalde çaldık.

 

 

23 ile 26 Nisan arası Arter İstanbul'da gerçekleşecek Show of Hands Festival müzikseverleri doğaçlama müziğin ve cazın dünyaca ünlü ustalarını solo ve duo performanslarıyla buluşturacak.

 

 

Dinleyici hangi parçaya ne tür bir enerji katmanız gerektiği gibi konularda sizi yönlendiriyor, müzik böyle oluşuyor

 

 

Ali Haluk İmeryüz: Bu noktada şunu sormak istiyorum: Sizin için hangisi daha önce geliyor, bir grup oluşturup üst üste konserlerin ardından albüm kaydı yapmak mı, yoksa önce albümü kaydedip grupla turneye çıkarak bu albümü konserlerde seslendirmek mi?

 

Louis Sclavis: Benim için hep birincisi öne çıkmıştır. Genelde bir grupla yaklaşık iki yıl turneye çıkıp konserlerde çaldıktan sonra albüm kaydetmeye hazır hale geliyoruz. Çünkü müzik sadece provalarda değil, canlı konserlerde inşa ediliyor. “Tamam, artık albüm yapmaya hazırız” demem için en az on konsere, bazen de daha fazlasına ihtiyacım var. Benim tarzım hep böyle olmuştur. Önce albümü yapıp sonra turneye çıkmayı sevmiyorum, çünkü müzik henüz kamuoyunun önüne çıkmaya yeterince hazır değildir, bunun için pratik yapmanız lazım, konserlerde dinleyici hangi parçaya ne tür bir enerji katmanız gerektiği gibi konularda sizi yönlendiriyor, müzik böyle oluşuyor, besteleri daha iyi biçimde çalmanın yolunu yordamını konserlerde buluyorsunuz. Örneğin şimdi beşli olarak verdiğimiz konserlerin ardından, bu bestelere yeterince vakit ayırdıktan sonra yapabileceğimizin en iyisini yapabilir hale geldik ve kaydı öyle yaptık. Zamana ihtiyaç var. Belki de bu anlamda benim anlayışım ya da müziğimi geliştirme tarzım caz gruplarından çok rock gruplarına benziyordur. Başlangıçtan beri böyle, prova yapmayı, diğer müzisyenlerle paylaşmayı, kararı vermek için birlikte zaman geçirmeyi çok önemsiyorum.

 

 

Daima yeni şeyler yapmaya, yeni maceralara çıkmaya çalışıyorum

 

 

Ali Haluk İmeryüz: Anlıyorum, peki eski grup ve projelerinizde durum ne? Atlas Trio ya da benim kişisel olarak gözdemi belirtecek olursam African Trio ya da yine eski dörtlüleriniz, beşlileriniz, altılılarınız, yeniden bir araya geliyor musunuz, yoksa onlar geçmişte mi kalmış oluyor? Örneğin African Trio için Henri Texier ve Aldo Romano ile bir “reunion” söz konusu mu?

 

Louis Sclavis: Hayır, African Trio olarak yeniden bir araya gelme düşüncemiz yok. Trio olarak birlikte tam 26 yıl çalıştık ve bitti. Onca yılın ardından artık doyuma ulaştı, aramızda konuştuk, anlaştık, herkes kendi projeleriyle devam edecek dedik. Ancak genel olarak bir grup oluşturduğumda bunun mümkün olduğunca uzun süre hayatta kalmasına, yıllarca bir arada kalmamıza çalışıyorum. Örneğin şimdi trompetin katılımıyla beşli olan dörtlü grup olarak on yıldır bir aradayız. Ancak bir kez bitirdiğimizde de artık yolu tamamlamış oluyoruz, ben geri dönmekten, “reunion”dan hoşlanmıyorum. Aynı zamanda eski besteleri çalmaktan, 20 yıl önceki, 30 yıl öncekileri yorumlamaktan da hoşlanmıyorum. Daima yeni şeyler yapmaya, yeni maceralara çıkmaya çalışıyorum.

 

 

 

Annobon'u artık çalmıyorum

 

 

Ali Haluk İmeryüz: Bu demek oluyor ki, benim çok sevdiğim parçalarınızdan, African Trio ile seslendirdiğiniz “Annobon”un sizden yeni bir yorumunu dinleyemeyeceğiz mesela.

 

Louis Sclavis: (Gülerek) Evet, onu artık tekrardan çalmıyorum. O parça, özellikle o Trio için güzeldi. Eğer bu parçayı başka bir grupla çalarsam, aynı şekilde güzel olmaz. Örneğin Aldo Romano bu besteyi başka bir grupla kaydetti ama bence büyüsünü kaybetmişti. Bazen bir beste, bir grup için yazılır ve o, orada kalır. Bir beste yapıyorsam, onu seslendirecek gruba, oradaki müzisyenlere özel olarak da yazıyorum. Bu malzeme onlar için, herkes için değil. Grup sona erdiğinde o besteyi tekrar çalmak istemememin bir nedeni de bu.

 

Ali Haluk İmeryüz: Evde kendi kendinize bile çalmıyor musunuz?

 

Louis Sclavis: (Gülerek) Bazen oluyor. “Annobon” için konuşursak, onun o kadar güzel olmasının nedeni Henri Texier’nin bas “sound”u, benim yakaladığım bas klarinet “sound”u, davulda Aldo Romano’nun “sound”u, bütünüyle o grup için yazılmış tipik bir beste, başkasıyla öyle olmaz.

 

Ali Haluk İmeryüz: Anladım ve başka bir konuya geçiyorum. Müzikte bazı kategorilendirmelerin çok belirgin olmadığının, yapay kalabildiğinin farkındayım ama yine de daha kolay anlayabilmek için kullanıyoruz, avangart diyoruz, ana akım (mainstream) diyoruz, emprovizasyon diyoruz vb. Siz kendinizi nerede görüyorsunuz?

 

Louis Sclavis: Tam elli yıldır beste yapıp icra ediyorum. Yaptığım müziğin ne olduğunu söylemenin en kolay yolu ona “Louis Sclavis müziği” demek sanırım.

 

 

 

Müziğim bazen avangarttır, bazen pop, bazen folktur, bazen oda müziği ama bir şekilde cazdır

 

 

Ali Haluk İmeryüz: Harika. Avangart da desek “Sclavis tarzı bir avangart” diyebiliriz belki.

 

Louis Sclavis: Bazen avangarttır, bazen daha düz caz, bazen pop, bazen folktur, oda müziğidir vb. Benim bütün bir dünyamdır bu. Yine de bir şekilde cazdır tabii ki. Sonuçta klasik değil, folk değil, rock değil, pop değil, tango değil, nedir bu diye bakıyor insanlar. Cazdır. Doğaçlaması olsun, müzisyenler arası etkileşimi olsun, sonuçta caz dünyasından geliyorum. Yaptığım şeye caz ya da “Louis Sclavis müziği” diyebilirim. 

 

Ali Haluk İmeryüz: Elli yıldır çalıyorum dediniz. Bunca sene boyunca bir yandan çalıyor, bir yandan turnelere çıkıyorsunuz, değişik ülkeleri, kültürleri görüyor, değişik izleyicilerle buluşuyorsunuz. Bu 50 yıl boyunca, insanların caza olan ilgisinde ne gibi bir değişiklik gözlediniz. İlgi artıyor mu, azalıyor mu?

 

Louis Sclavis: Yaklaşık otuz yıl önce duymuştum, “caz öldü” lafını.

 

 

Asıl problem Avrupa ve ABD’de müzik için verilen sübvansiyon ve desteklerin azalmaya, hatta kesilmeye başlaması

 

 

Ali Haluk İmeryüz: Evet “punk öldü” de demişlerdi, caz öldü de.

 

Louis Sclavis: Evet her şeyi öldürüyorlar ama işte her şey de hâlâ hayatta. Fransa’da örneğin, çok sayıda çok iyi müzisyen var, adına caz dediğimiz çok geniş bir müzik dünyası var, yeni keşifler yapan, özgün yaratıcılıklarını ortaya koyanlar var. Konsere çıkıp çaldığınızda çok sayıda dinleyici de var. Mesele buradaki ilgide değil de, şimdi artık daha az albüm satılmasında sanırım. Zira plak/cd piyasası farklı bir şey. Şimdi artık daha fazla “online”a döndü. Ama biz hâlâ buradayız, hâlâ her yerde festivaller devam ediyor. Burada asıl problem Avrupa’da ve ABD’de müzik için verilen sübvansiyon ve desteklerin azalmaya, hatta kesilmeye başlaması. Müzisyenlerin mali durumu, yirmi yıl öncesiyle kıyaslandığında hayli zorluklarla örülü. Daha az para var ama çok daha fazla müzisyen var, bu da zorlanmaya yol açıyor. Sadece konserlerle yaşamını idame ettirmek kolay değil, bu yüzden günümüzdeki müzisyenlerin önemli bölümü aynı zamanda eğitmenlik de yapıyor. Almanya’da, Fransa’da, Hollanda’da kültüre ayrılan bütçe azaldıkça azalıyor. Ama zorluklar olsa da yine de devam ediyor işte. Aynısı tiyatro için, dans için vb. de geçerli.

 

 

Günümüzde siyasetçilerin pek akıllı olduğu söylenemez, edebiyatla, tiyatroyla, müzikle ilgileri az, sinemaya bile gitmiyorlar

 

 

Ali Haluk İmeryüz: Bu yaşanan zorlukların bir parçası olarak, müzik dünyasında plak, CD, kaset gibi fiziksel ürünlerin yerini “streaming” dünyasının almasına ne diyorsunuz? Örneğin geçenlerde Kanadalı Anna Webber’in son albümünü dinliyordum Spotify’da. Buradaki hesabının “profil” bölümünde, “Müziğimi buradan dinliyorsunuz ama bugüne kadar buradan kazandığım paranın toplamı sadece 5 cent. Eskiden burada paylaşmıyordum ama yok sayılmamak için artık mecburen paylaşıyorum. Eğer maddi durumunuz elverişliyse, bandcamp sayfamı ziyaret edip müziğime oradan destek olursanız sevinirim” diyordu. 

 

Louis Sclavis: Başta öyleydi ama gördüğüm kadarıyla Spotify gibi platformlarda şimdi giderek daha fazla kazanılabiliyor, reel ekonominin bir parçası haline geliyorlar. Ama bence sorun burada değil. Sorun siyasi bir sorun. Dediğim gibi kültüre ayrılan maddi kaynakta sorun. Örneğin Fransa’da, farklı bölgelerde, farklı şehirlerde farklı organizasyonlar aracılığıyla çeşitli kaynaklar yaratılıyordu, bunlar giderek azalıyor, ortadan kalkıyor. Fransa’nın kuzeyinde bir bölgede, kültür yönünden hayli gelişmiş Nantes’da bu yönde alınan kararlarla mesela kültüre ayrılan para yüzde 75 oranında azalmış durumda. Bu yöndeki siyasi kararlar giderek artıyor, son iki yılda iyice kötüleşti ve bu şekilde devam ederse gelecek on yılda bir felakete dönüşecektir. Günümüzde siyasetçilerin pek akıllı olduğu söylenemez. Edebiyatla, tiyatroyla, müzikle ilgileri de az, sinemaya bile gitmiyorlar. Fransa’da da böyle, diğer ülkelerde de böyle. Geçmişte kültürle daha ilgiliydiler, daha eğitimliydiler. Şimdi iktidardan başka bir ilgileri yok. Bu öyle sağın ya da solun sorunu da değil, bir bütün olarak kültürle ilgileri kesildi.

 

 

 

Fransa'da 1970'lerde Okay Temiz'i dinlerdim

 

 

Ali Haluk İmeryüz: Evet zor bir dönem bu bakımdan. Peki, konuyu biraz değiştirecek olursak, Türk müzisyenlerle birlikte çalışmalarınız, ortak projeleriniz oldu mu onu da sormak istiyorum. Caz ve klarnet dünyasında da ülkemizden Oğuz Büyükberber öne çıkan bir isim, Hollanda’da yaşıyor şimdi galiba, onunla ya da başkalarıyla bir araya gelme fırsatınız oldu mu?

 

Louis Sclavis: Maalesef hiç böyle bir fırsatım olmadı. Dünyanın birçok ülkesinden müzisyenlerle buluşup çaldım, Kamboçya’dan, Japonya’dan, birçok yerden müzisyenlerle ortak projelerim oldu ama Türk müzisyenlerle hiç çalmadım henüz. Klarnet olarak bakacak olursak, Türk geleneksel müziğindeki tarzla klarnet çalmak bambaşka bir şey, kendi katı yönleri var ve kolay değil. Büyük ustalar, virtüözler var ama dediğim gibi, çok başka bir tarz bu. Dolayısıyla eğer bir araya gelecek, birlikte çalacak olursak, nereden geldiğimizi ve bildiklerimizi unutarak baştan başlamamız gerekir. Onun dışında başka bağlamlarda Türk caz müzisyenleriyle denk gelirsek çalabiliriz tabii ki. Gençlik dönemimde 1970’lerde, Fransa’da Okay Temiz’i dinlediğimi hatırlıyorum mesela.

 

Ali Haluk İmeryüz: Don Cherry’yle mi?

 

Louis Sclavis: Onu hatırlamıyorum ama Okay Temiz’i çok kez görüp dinledim. Çok güçlü bir müziği vardı, kendi tarzını ortaya koyuyor, kendi kültüründen hareketle yeni ve özgün şeyler geliştiriyordu. 

 

Ali Haluk İmeryüz: Türk müzisyenlerle çalışmamış olsanız da sizin müziğinizde, özellikle belli parçalarda Ortadoğu etkileri açıkça hissedilebiliyor. Kuzey Afrika’dan ya da Arabistan’dan da tınılar var.

 

Louis Sclavis: Evet, tam olarak şu coğrafyadan diyemem ama o bölgelerin etkisi hep var. Bazı besteler bazı insanlar için farklı şeyler çağrıştırıyor. Aynı beste için biri gelip “Bu parçada Doğu etkisi hissettim” diyor, bir başkası gelip “eski ortaçağ Fransız müziği etkisi vardı” diyor,  bir üçüncüsü “bu şarkı Arap müziğinden geliyor” diyor. Bu gibi durumlarda benim verdiğim yanıt, (gülerek) “Hayır, bu benden geliyor.”

 

 

İlk yıllarımda benim için iki önemli müzisyen vardı; Sidney Bechet ve Duke Ellington

 

 

Ali Haluk İmeryüz: Peki, sizi etkileyenlere ya da esin kaynaklarınıza müzisyenlerden devam edecek olursak, en çok kimlerden etkilendiniz? Örneğin başlangıçta klarinete yönelirken Benny Goodman mı, Eric Dolphy mi daha çok ilginizi çekti?

 

Louis Sclavis: Benim için özellikle başladığım dönemde iki önemli müzisyen vardı, Sidney Bechet ve Duke Ellington.

 

 

 

Klarnet çok çalışma gerektiren bir enstrümandır

 

 

Ali Haluk İmeryüz: Başlangıçta sanırım soprano saksafon da çalıyordunuz, Bechet’in etkisi o yüzden mi?

 

Louis Sclavis: Klarnetle başladım ama başta evet soprano da çalıyordum, daha 14 yaşımdayken ikisini de almıştım. Şimdi tümüyle klarnet çalıyorum artık saksafonla ilgim yok. Her neyse, ilk enstrümanlarımı aldığım dönemde, örneğin ilk bas klarinetimi de 1972’de aldım, o zamanlar Eric Dolphy’yi duymamıştım bile. Benny Goodman’ı biliyordum ama çok değil. Dolayısıyla bir esin kaynağı olmadı bu iki isim. Duke Ellington’ı seviyordum çünkü onun orkestrasında klarinet vardı ve hayli öne çıkıyordu. O dönemimde Ellington’ın müziği bana çok yakın geliyordu. Örneğin Count Basie’de aynı durum söz konusu değildi, benden uzak bir Amerikan cazıydı, Ellington’la aynı hisleri yaşatmıyordu bana. Nedenini tam olarak bilmiyorum ama böyleydi. Sidney Bechet ise ilk dinlediğim caz müzisyenlerden biri olduğu için öne çıktı. İkisinin müziğini de, ikisinin “sound”’unu da kendi müziğimde yansıtmaya çalıştım. Şimdilerde “dışa dönük” olmaya kıyasla daha fazla “içe dönük” bir tarzım var, bazen klarnetimi trompet gibi çaldığım da oluyor. Daha içe doğru geliştirmeye çalışıyorum müziğimi. Dediğim gibi saksafonla ilişkimi de tümüyle kestim, sadece klarnet çalıyorum. Zaten klarnet çok uğraş, çok çalışma gerektiren bir enstrüman, “sound”unuzu ve sürekliliği korumak için sık sık pratik yapmanız, vakit ayırmanız lazım.

 

Ali Haluk İmeryüz: Anlıyorum. Sorularımı tamamladım sayılır ama son bir soru da “duvarlar” hakkında sormak istiyorum size. Hem bir metafor hem de bir gerçeklik olarak baktığımızda sizin iki albümünüzde de “duvarlar” var: “Napoli’s Walls” ve “Characters on A Wall”. Gerçi birtakım duvar resimlerinin izini sürüyorsunuz ama…

 

Louis Sclavis: Hiç böyle düşünmemiştim. Şimdi siz deyince fark ettim, evet hem birer metafor hem de gerçeklik olarak duvarlardan söz edebiliriz.

 

Ali Haluk İmeryüz: Soruma gelecek olursak ve biraz da siyasi yönüyle “duvarlar”a bakacak olursak, yakın geçmişte bir yandan duvarlar yıkıldı, örneğin Berlin duvarı, ama şimdi yeni duvarlar dikiliyor, işte Trump Amerika’da bir yandan Meksika sınırına dikiyor, bir yandan Kanada konuşuluyor, geçenlerde Türkiye’de bile Yunanistan sınırına duvar dikilmesi gündemdeydi. Sizin “Characters on a Wall” albümünüzde, duvar resimlerine baktığınız duvarlardan biri de Ramallah’taydı, Filistin’de, bugün orada yaşananlar malum. Duvarların kalktığı, sınırların son bulduğu bir dünya görüşü hakkında ne söylemek istersiniz, bu ideali paylaşır mısınız?

 

 

Bence mesele sınırlar değil, sınırların aşılmasında

 

 

Louis Sclavis: Bence mesele sınırlarda değil, sınırların aşılmasında.

 

 

Bugün İsrail’de, Ukrayna’da, ABD’de olanlar şok edici, çok çok kötü, ülkenizde olanlar da öyle

 

 

Ali Haluk İmeryüz: Hem müzikte, hem gerçek dünyada sanırım.

 

Louis Sclavis: Evet, kesinlikle. Örneğin yıllar içerisinde İsrailli yönetmen Amos Gitai ile çalışmalarım oldu, film müzikleri yazdım. Onunla birlikte gerçekleştirdiğimiz projeler her iki taraftan da, sınırların iki yanından da insanları, sanatçıları kapsadı. Hem Filistinliler yer aldı, hem İsrailliler. Sınırları aşmaya, insanları birleştirmeye yönelik çalışmalardı bunlar. Ama bugün yaşananlara baktığımızda, özellikle Ortadoğu’da, Filistin’de yaşananlar dramatik boyutta. Bazen bütün bu yaşanan felaketler bir kişiye, onun hatalarına da bağlı olabiliyor, bugün o konumda Netanyahu var. Zamanında Amos Gitai ile bir performansımız olmuştu, İzak Rabin cinayetine dair bir filmdi. Televizyon için çekilmiş. Gitai bu filmin mümkün olan her yerde gösterimine çalışıyordu. Filmde bir sahnede Netanyahu’nun kamuoyu önünde açıklaması vardı, Rabin’in vurulması gerektiğini söylüyordu. O günlerden bugüne baktığımızda Rabin suikastini isteyenlerin iktidarda olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Bir avuç kişi de olsa iktidarı ellerinde tutup çılgınca fikirlerini uyguluyorlar. Bugün İsrail’de, Ukrayna’da, ABD’de olanlar da şoke edici. Çok çok kötü. Bugün ülkenizde olanlar da aynı şekilde. 

 

Ali Haluk İmeryüz: Evet, kendimiz yurtdışında olsak da aklımız hep orada. Size çok teşekkür ediyoruz, bize böyle vakit ayırıp sorularımızı yanıtladığınız için. Yurtdışında olduğum için 25 Nisan’da konserinizde olamayacağım ama İstanbullu müzik severler sizi yalnız bırakmayacaktır, bir gün bir yerlerde tekrar görüşmek dileğiyle. 

 

Louis Sclavis: Ben de çok teşekkür ediyorum, görüşmek üzere.

 

Ali Haluk İmeryüz

 

Cazkolik.com / 03 Nisan 2025, Perşembe

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Ali Haluk İmeryüz

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.