Berlin`de caz başkadır

Berlin`de caz başkadır

Şimdi geriye dönüp baktığımda Berlin’in onlarca farklı duyguyu bir arada sunan bir aşk filmine benzediğini düşünüyorum. Nasıl ki filmden çıktığınızda “Bende böyle bir aşk yaşamak istiyorum” ya da “Bu filmi yeniden görmek istiyorum” diye içinizden geçiriyorsanız, Berlin’den ayrıldığınız ilk anda da “Bu şehri yeniden görmek istiyorum” diye aklınızdan geçirebilirsiniz. Berlin hoşa giden, beğenilen bir şehir olmanın ötesinde aşık olunan, tutkuyla bağlanılan bir şehir. Tabi kimyanız, kokularınız ve tutkularınız uyuşuyorsa. Geçtiğimiz yılın son günlerinde yaklaşık 10 ay aradan sonra yolum birkez daha Berline düştü. 8 Aralık Cumartesi sabahı İstanbul’dan kalkan uçağım altıgen mimarisiyle ünlü Tegel Havalimanı’na doğru alçalırken karlar altındaki Berlin manzarası da olanca güzelliği ile beliriyordu. Sıcaklığın eksi 10 dereceyi bulduğu Berline vardığında 5 gün boyunca izlemem gereken rota çoktan belliydi. Başta Müzeler Adası’ndaki (Museumsinsel) tarih, arkeoloji ve sanat müzeleri gezilecek sonrasında ise şehrin çağdaş sanat sahnesine ev sahipliği yapan Mitte bölgesindeki galeriler keşfediliyor olacaktı. Tabii ki ikinci el plak dükkanları, caz kulüpleri, (A-Trane, b-flat) ve kitapçılarda önceden belirlenmiş olan bu rotanın durakları arasındaydı. Bu gezinin en önemli müzikal duraklarından bir diğerini ise ACT plak şirketinin sahibi Siggi Loch’un davetlisi olarak gittiğim Berlin Kammermusiksaal’daki konser oluşturuyordu.

 

Pazartesi, 10 Aralık 2012

 

Neues Museum Berlin’de bir öğleden sonra

 

 

Neus Musem Berlin (Fotoğraf: Burcu Orhon)

 

Pazartesi sabahı şehirde açık olan birkaç müzeden biri olan Neues Museum Berlin’e gidiyorum. Batı cephesinde altın harflerle Artem Non Odit Nisi Ignarus (Sadece Cahiller Sanattan Nefret Eder) yazılı olan bu binayı Alman mimar August Stüler, Prusya Kralı Frederick William IV’in siparişi üzerine inşaa etmiş. Mimarının en tanınan eseri olan bu yapı II. Dünya Savaşı sırasında kapalı kalmış ve şehrin üzerine yağan bombalardan fazlasıyla nasibini almış. 1986’da Doğu Alman Hükümeti tarafından onarılmaya başlanan müzenin bügünkü şeklini alması ise Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra gerçekleşmiş. Müzenin yeniden yapılandırma konkurunu 1997’de İngiliz mimar David Chipperfield kazanmış ve yapı 2009 Ekiminde yeniden halka açılabilmiş.

 

Halen üzerinde şarapnel izlerinin görülebildiği müzede ilk çağlar ve Mısır sanatından eserlerin yanı sıra kapsamlı bir papirus koleksiyonu yer alıyor. Nefertiti’nin büstünün ve Türkiye’den götürülen bir dizi önemli eserinde sergilendiği müzenin en ilginç parçalarından birini ise Heinrich Schliemann tarafından Truva’dan kaçırılan "Troya Hazinesi" oluşturuyor. "Priamos Hazinesi" ismiyle de bilinen bu hazinenin Almanya’ya götürülüş hikayesi Schliemann’ın Homeros’un İlyada’sında okuduklarından yola çıkarak yaklaşık 150 yıl kadar önce Kaz Dağları’nın (Çanakkale) eteklerinde yer alan Troya (Truva) antik kentine gelip burada kazılar yapmasıyla başlıyor. Aslında bir tüccar olan Schliemann Osmanlı’dan aldığı Asar-ı Atika kazı izni sonucunda 8.830 parça objeye ulaşıyor. Altın, gümüş ve farklı madenlerden yapılan bu objeler Berline geldikten sonra uzun bir süre Neues Museum’un vitrinlerini süslüyor. Ancak Berlin’in doğu ve batı olarak ayrılmasından sonra bu hazineninde kaderi değişiyor. Doğu Berlin’deki Kızıl Ordu askerleri Neues Museum’da sergilenmekte olan Troya koleksiyonunun hatırı sayılır bir kısmını Moskova ve St. Petersburg’daki müzelere taşıyor. Neues Museum’a ise bu hazine ile özdeşleşen ve onlarca kez Sophia Schliemann’ın fotoğraflarında rastladığımız “Helen’in Mücevherleri” isimli altın takılar ve birkaç parça toprak eşya kalıyor.

 

Neues Museum’un koridorları yukarıda anlattığım minvalde daha onlarca hikaye ile dolu fakat bu bahsi burada kapakmak en iyisi. Yoksa her cümle yeni bir paragrafa her yeni paragraf ise yeni bir sayfaya kapı aralayabilir.

 

Yeniden Grunewald

 

Öğleden sonra saat 3’e doğru müzeden ayrılıp Siggi Loch’un Grunewald’daki evine doğru yola koyuluyorum. Yolda giderken Berlin’in 100 kusur yıllık müzik sahnesine ışık tutan Fransız yazar Théo Lessour’in Berlin Sampler: From Cabaret To Techno 1904-2012 isimli kitabına göz gezdiriyorum. Berlin her ne kadar 1990’lardan bu yana elektronik müzik alanında kutsal topraklar sayılsa da özellikle opera ve klasik müzik kültürüyle de çok güçlü bir yer. Üç buçuk milyon nüfüslu şehirde 3 opera salonu yer alıyor.

 

Grunewald istasyonunun anonsu duyulduğunda kitabı kapatıyorum ve kısa bir süre sonra trenden iniyorum. Şehrin içinde yer alan en büyük ormanlık alana ev sahipliği yapan Grunewald bu kez beni karlar altında karşılıyor. Kar burada çok daha güçlü sanki. Portekizli romancı Saramago’nun Körlük romanında anlatmış olduğu beyaz bir körlüğü yaşıyorum. Tek fark bu beyaz mucize romandaki gibi gözlerimi kör etmiş değil. Bunun yerine enstelasyon sanatçısı Christo’nun çalışmalarında evleri, kaleleri, alışveriş merkezlerini onlarca çeşit kumaş ve malzeme ile kaplaması gibi, bu beyaz büyüde görebildiğim her köşeyi, her bucağı devasa boyutlardaki beyaz renkli bir kumaş parçası ile kaplamış durumda.

 

Tarladaki pamuk taneleri büyüklüğünde yağan karın altında yürümeye devam ediyorum. Siggi’nin hem ev hem de ACT’in Berlin ofisi olarak kullandığı villaya vardığımda artık o beyaz körlüğün içindeki bir kardan adama dönmüş olduğumu fark ediyorum. Kapıda Siggi’nin asistanı Katja karşılıyor beni ve çalışma odasına kadar geçiriyor. Siggi ile onlarca farklı konudan konuşuyoruz. ACT’in 2013 yılında albüm takvimini gururla anlatıyor. ACT’in yıldız sanatçıları Youn Sun Nah ve Nils Landgren’in yeni albümlerle karşımızda olacağını müjdeliyor. Ardından Alman cazının parlayan yıldızlarından Michael Wollny için düşündüğü projeleri paylaşıyor. Wollny‘nin Michael Wollny’s [em] isimli triosunun basçısı Eva Kruse’un bebek beklemesi nedeniyle yerine Amerikalı bas gitarist Tim Lefebvre’nin geçeceğinden bahsediyor. Ayrıca uzun süredir aklında olan Wollny için Keith Jarrett’ın 1970’lerdeki European Quartet’ine benzer bir dörtlü kurmak istedeğinden bahsediyor. Avrupa’nın farklı ülkelerinden bir basçı, davulcu ve bir de bakır nefeslinin olacağı bir dörtlü. Siggi aklındaki isimleri saklı tutman koşuluyla benimle paylaşıyor. Kendisine sadece bu grubu izlemek için şimdiden sabırsızlandığımı belirtiyorum.

 

ACT ailesine yeni katılan sanatçılar ve yeni albümler

 

Dakikalar geçiyor, laf lafı, konu konuyu açıyor ve Siggi aileye yeni katılan sanatçılardan, yeni projelerden söz açıyor. Fransız akordeon virtüözü Vincent Peirani’dan ve ilk kez Norveçli plak şirketi Rune Grammofon katalogunda dinlediğim in the country isimli gruptan bahsediyor heyecanla. Daha önce Oslo’ya yaptığım gezi sırasında dinleme fırsatı bulduğum in the country’nin ismini duyunca benimde gözlerim parlıyor. Sohbetimiz esnasında Siggi ACT için cazın eğlenceli dünyasına ayna tutabilecek yeni bir seriye başlayacak olduklarından bahsediyor. Good Time Jazz adını taşıyan bu serinin ilk albümü ise yılda 150 kadar konser gerçekleştiren Echos of Swing isimli topluluk.

 

Siggi masasının üzerinden yeni yayınlanmış oldukları birkaç albümü alıp “Bunlar senin için” diyor. Rudresh Mahanthappa’nın Gamak, Céline Bonacina’nın Open Heart, Heinz Sauer ve Michael Wollny’nin birlikte kaydettikleri konser albümü Don’t Explain ve daha başka birkaç albüm daha. Bu albümleri henüz çıkarmadıkları başka albümler takip ediyor. Siggi klasik müzik dünyasındaki gelişmeleri de yakından takip eden bir prodüktör. 2013’de bu kulvardaki önemli yıldönümlerini de çoktan kayıt ajandasına almış. Alman opera bestecisi Richard Wagner’in 200. doğum yılı ve İngiliz rönesans dönemi bestecisi John Dowland’ın 450. doğum yılı dolayısıyla yayınlayacak oldukları albümler üzerinne konuşuyoruz. Eric Schaefer’in Who is afraid of Richard W.?, Dieter IIg’nin Parsifal ve Christian Muthspiel’in John Dowland’a adadığı Seaven Teares albümleri sohbetimize yön veriyor.

 

Salı, 11 Aralık 2012

 

Berlin Filarmoni sahnesinde caz

 

 

Berlin Filarmoni Binası (Fotoğraf: Burcu Orhon)

 

Salı akşamı altıgen mimarisiyle ünlü Berlin Filarmoni’nin Kammermusiksaal (Oda Müziği Salonu) sahnesinde ACT’in 3 usta piyanistini izleme şansı buluyorum. 1180 kişilik salondaki biletlerin tamamı 2 hafta önceden tükenmiş. Berlin’e gelmeden önce Siggi ile e-mail üzerinden konuştuğumuzda kendisi bu durumun salonun 25 yıllık tarihinde bir ilk olduğunu dile getirmişti. Salon’daki yerimi aldığımda Siggi ile sohbet ediyoruz. Berlin Filarmoni salonunun yöneticilerin yeni yılda "Jazz at Berlin Philharmonic" başlığı ile konser serileri düzenlemek istediklerinden bahsediyor. ACT’in bu başarısı onları da cesaretlendirmiş. Tam bu sırada Siggi’nin sevgili eşi Sissy hoşgeldin diyor ve İstanbul’dan getirdiğim Türk kahvesi seti için teşekkürlerini iletiyor.

 

Caz piyanonun tarihine işitsel bir yolculuk

 

 

Berlin Filarmoni Kammermusikzaal`de ACT gecesinden detay. (Fotoğraf: Sami Kısaoğlu)

 

Leszek Mozdzer, Liro Rantala ve Micheal Wollny`nin yer aldığı konser öncesinde Unicef’den ve Berlin Filarmoni yönetiminden birer yetkili konuşma yapıyor. Bu konuşma sırasında Avusturyalı klasik müzik piyanisti Alfred Brendel’in kullandığı piyanonunda sahnede olduğunu öğreniyorum. Derken ışıklar kapanıyor ve ilk olarak sahneye Finlandiyalı Liro Rantala geliyor. Sempatik bir şekilde seyirci selamlıyor ve konserine Lost Heroes (ACT, 2011) albümünde yer alan kendi bestesi Thinking of Misty ile başlıyor. Rantala’nın çalışında piyano tarihinin onlarca farklı kahramanından birşeyler duymak, sezinlemek mümkün. Klasik ile caz piyanisti arasında gezinen tuşesinde Art Tatum’dan Bill Evans’a onlarca farklı isme göz kırpıyor. Rantala’nın müziğinde yapmış olduğu bu kolajlar bir anlığına Alfred Schnittke’nin müzikal polystylism’ini düşünmeme neden oluyor.

 

İngiliz caz çevrelerinin gururu Gwilym Simcock’un her defasında Rantala’ya karşı olan hayranlığını belirtmekte ne kadar haklı olduğunu görüyorum. Ragtime’dan Mozartvari süslemelere uzanan ilk parçanın sonrasında piyanistin son albümü My History of Jazz’dan (ACT, 2012) bir parça geliyor. J.S. Bach’ın Goldberg Çeşitlemeri üzerinde bir gezintiye çıkan Rantala bu parçanın anasonu yaparken Bach’ın ilk caz müzisyeni olduğuna dair bir espri yapıyor. Uplift ismini taşıyan solo olarak çaldığı son parçada önce piyanonun telleri arasına bir nota kağıdı sıkıştırıyor. Rantala piyanonun “Hazırlanmış piyano” mantığında düzenlendiği bu parçada enstrümandan bambaşka renkler elde ediyor ve parçanın finalinda uzun bir alkış alıyor.

 

Alman caz sahnesinin kuyruklu yıldızı; Micheal Wollny

 

Rantala’nın 3 solosundan sonra sahneyi Micheal Wollny’i geliyor. Dağınık saçları, takım elbisenin altına çektiği converse ayakkabılarıyla moda dergilerinden fırlamış bir hali var. Kendi evinde çalmanın vermiş olduğu rahatlık her halinden belli. Wollny her daim rock ve pop müzik türleriyle yakın temas halinde olan bir piyanist. Wollny kendi albümlerinde bu türlerin ikonik parçalarını sıklıkla yeniden yorumluyor. Genç piyanist Berlin’de de bu geleneği bozmuyor ve performansına İngiliz alternatif rock grubu Pulp’un This is hardcore şarkısı ile başlıyor. Bu eseri Hexentanz (Cadı Dansı) albümünden aynı ismi taşıyan uzun süitten bir bölüm takip ediyor. Eser boyunca Wollny hiçbir kısıtlamaya takılmaksızın tonalitenin hem içinde hem de dışında kalarak oldukça karanlık ses tabloları resmediyor.

 

Bu parçanın sonrasında sahneye yeniden Rantala geliyor ve Wollny ile birlikte Esbjörn Svensson’un anısına bestelediği Tears for Esbjörn isimli parçaya seslendiriyor. Rantala’nın her notayı adeta dantel gibi işlediği bu parça sanatçının kendisinde iz bırakmış olan caz ustalarına adamış olduğu Lost Heroes albümünde yer alıyor. Kuzeye özgü bir müzikal yalınlığın ön planda olduğu bu parçada sadelikten doğan bir zerafet yayılıyor sahneden seyircilere doğru. 1970 doğumlu Rantala’nın şimdiden ülkesinin caz ikonlarından Edward Vesala (davul) ile aynı sınıfta yer alması gerektiğini düşünüyorum bu parça son bulduğunda.

 

 

Berliner Dom & Televizyon Kulesi (Fotoğraf: Sami Kısaoğlu)

 

Leszek Mozdzer ile nefes nefese

 

Konserin ilk 45 dakikası geride kalıyor ve sahneye Polanya’nın milli serveti Leszek Mozdzer geliyor. Gri takım elbisesi, önüne düşündüğü sarı saçları ve sivri burnuyla ilk bakışta Kont Drakula’yı andıyor. Mozdzer 2010’da ziyaret ettiğim Londra Caz Festivali’nden beri yeniden izlemek istediğim isimler arasındaydı. Kısmet bugüneymiş. Mozdzer performansına Piano (Arms Records, 2004) albümünden No Message isimli parça ile başlıyor. Parmakları piyano’nun üzerinde dans ediyor. Sanki 2 değil 4 el ile çalar gibi bir hali var. Bu parçayı bir Walter Norris bestesi olan From Another Star takip ediyor. The Last Set (ACT, 2012) albümünde yer alan eser sona erdiğinde Mozdzer’in bu eseri bestecisiyle birlikte iki piyano olarak Berlin’in ünlü caz kulübü A-Trane’de yorumladığını hatırlıyorum. Mo?d?er’in solo olarak çaldığı son parça ise plantin plak ödüllü The Time (Outside Music, 2005) albümünden Incognitor oluyor. Bu parçanın albüm yorumunda Lars Danielsson ve Zohar Fresco da Mozdzer’e eşlik ediyor. Parçanın solo düzenlemesini dinlemekte büyük keyif.

 

 

Winterstrasseplatz (Fotoğraf: Burcu Orhon)

 

Duke Ellington’a sihirli bir dokunuş

 

Mozdzer’in teknik anlamdaki sürat denemelerinin bitiminde yeniden Wollny’i beliriyor sahnede. Bu kez Mozdzer ve Wollny’i izliyoruz duo olarak. Polonya’nın Chopin’den sonra gelen en önemli müzikal şahsiyetlerinden biri olan caz piyanisti ve film müziği bestecisi Krzysztof Komeda’nın Svantetic adlı eserine odaklanıyorlar. Mozdzer piyanonun, Wollny’i ise elektronik orgun başında adeta büyü yapıyor. İki piyanist sırt sırta vermiş ve müzikal transın resmini yapıyorlar sanki. Ara sıra bir ellerini piyanoda diğer elleri orgda aynı anda iki farklı enstrümanı çalıyorlar ve sonrasında saniyelik bir hız ile enstrümanlarını değiştiriyorlar. Mozdzer’ın Komeda (2011, ACT) albümünden seçtiği bu parça bittiğinde o zamana kadar ki en çoşkulu alkış kopuyor ve dakikalarca sürüyor. Alkışlar devam ederken Wollny koşar adımlarla kulise gidiyor ve onun yerine sahneye Rantala geliyor. Mozdzer ve Rantala, Lars Danielsson’un Suffering eserinin şimdiye kadar duyduğum en iyi yorumlarından birine imza atıyor. Finalde Wollny’de Mozdzer ve Rantala’ya katılıyor. Üç ruh 6 el birlikte çalıyor. Önce Chick Corea’dan Armando`s Rhumba ve biste Duke Ellington’dan Don`t Get Around Much Anymore geliyor. Üç piyanist sahnedeki piyanolar arasında sık sık yer değiştiriyor ve sonunda önce bir piyanoda 4 el ardından ise 6 el birlikte çalıyorlar. Duyduğumuz ve gördüğümüz manzara muhteşem. Bach’dan Ellington’a, Komeda’dan Corea’ya çıkmış olduğumuz bu gezi son bulduğunda Berlin Filarmoni salonu dakikalarca ayakta alkışlıyor 3 usta piyanisti.

 

Sami Kısaoğlu
Müzikolog

 

Cazkolik.com / 08 Ocak 2013, Salı

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Sami Kısaoğlu

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.



X