Ekim ayının gelişiyle kültür-sanat etkinlikleri de metropolü yeniden kuşatmaya başladı. 36. Akbank Caz Festivali’ni geride bıraktığımız günlerde, İstanbullular için adeta bir sanat mabedi olan Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nun yeni sezon açılışıyla yeni bir heyecan yaşıyoruz. Klasikten caza uzanan zengin bir seçki dinleyeceğimiz 21 Ekim Çarşamba akşamı İstanbullular dünyaca ünlü piyanist ve besteci Aki Takase’yi "Japanic" projesiyle izleme fırsatı bulacak. Piyanoda Aki Takase‘ye, davul ve vurmalı çalgılarda Dag Magnus Narvesen, tenor saksofonda Daniel Erdmann, kontrbasta Carlos Bica ve elektronik sesler ile turntable'da DJ Illvibe aka Vincent von Schlippenbach eşlik edecek. Sanatçının kendi bestelerinden oluşacak proje, piyano, saksofon, ritim grubu ve turntable kullanımıyla akustik ve elektronik dünyaları bir araya getirirken, türler arası geçişleri, ses efektleri ve manipüle edilmiş vokal örnekleriyle sahneye taşıyacak. Bir yorumcuya göre, “Projenin turntable tekniği, akustik caz unsurlarıyla o kadar etkileyici şekilde bütünleşmiş ki, efektlerin sonradan yapılan düzenlemelerden mi yoksa grubun geri kalanıyla yapılan spontane doğaçlamadan mı kaynaklandığını tahmin etmek zor". Aki Takase, Japonya Büyükelçiliği’nin davetlisi olarak daha önce İstanbul ve Ankara’da konserler vermişti. 19. İstanbul Caz Festivali kapsamında ise Babylon sahnesine "Aki Takase plays Fats Waller" projesiyle konuk olmuştu. O kadroyu hatırlayacak olursak; vokal, gitar ve banjoda Eugene Chadbourne, trombon da Nils Wogram, bas klarnette Rudi Mahall, piyanoda Aki Takase ve davulda Paul Lovens yer alıyordu. Yine bir Ekim ayında CRR'de ağırlayacağımız bu önemli müzisyenle gerçekleştirdiğimiz röportajda sanatçının müzikal yolculuğuna ve dünyasına dair derinlikli detayları bulabilirsiniz. Takase ve ekibini yeniden İstanbul’da ağırlamaktan mutluluk duyuyor, bu özel buluşmayı heyecanla bekliyoruz.
Aki Takase’nin müzikal yolculuğu Japonya’da çocukluk yıllarında piyano sehpasının ardına saklanan manga (çizgi roman) sayfalarıyla, disiplin ile oyunculuğun bir arada filizlendiği neşeli bir başkaldırıyla başlıyor. 1981 yılında, Berlin Duvarı henüz yıkılmamışken, Doğu Berlin üzerinden dondurucu bir soğukta adım attığı Batı Avrupa ve Berlin Filarmoni sahnesi, onun çağdaş caz dünyasındaki yarım asırlık serüveninin de ilk büyük durağı oluyordu. Piyanist, besteci ve vizyoner bir grup lideri olarak Aki Takase, müzikolojinin çizdiği kalıpları ve "Avrupa caz geleneği" gibi etiketlenmiş sınırları reddeden bir estetik anlayışa sahip. Onun için müzik, teorik kurallardan ziyade tını duyarlılığı, tarihsel hafıza, anlık ilham ve sahnedeki insan etkileşiminden ibaret. İstanbul dinleyicisi için özel olduğu kadar Takase’ye de ilham verici bir serüven olmasını diliyor ve sanatçıyla yaptığımız röportajla okurlarımızı baş başa bırakıyoruz.
Leyla Diana Gücük

Leyla Diana Gücük: Bulunduğunuz konuma gelebilmek için uzun bir yol katettiniz. Bu yolculuğun en başında ise Japonya'da doğmuş olmanız ve kendi kültürünüzle büyümeniz yer alıyor. Genlerinizde taşıdığınız bu zenginlikler, hem disiplininize hem de müzikal üretiminize yansıyor. Çocukken klasik piyano dersleri sırasında pratik yapmaktan sıkıldığınızı ve bu yüzden nota sehpasında, notaların arkasına çizgi romanlar koyduğunuzu, böylece hızlı nota okuma (deşifre) yeteneği kazandığınızı okumuştum. Bize bu durumu biraz daha açıklayabilir misiniz?
Aki Takase: Çocuklar aynı şeyi tekrar tekrar yapmaktan çabuk sıkılır, ben de sürekli aynı şeyleri pratik yapmaktan sıkılıyordum. Bu yüzden piyano çalarken bir yandan Manga (Japon çizgi romanları için kullanılan Japonca bir terim. Japonya dışında genellikle yalnızca Japon menşeili çizgi romanları ifade etmek için kullanılıyor) çizgi romanlarına bakıyordum. Çünkü annem piyano sesini duymadığında endişelenir ve ne yaptığıma bakmak için gelirdi".
Leyla Diana Gücük: Almanya’ya gitmeye nasıl karar verdiniz? Varışınızın ardından gerçekleştirdiğiniz ilk konser 1981 yılında Berlin Caz Festivali’nde (Jazzfest Berlin) gerçekleşmişti, o dönemi nasıl hatırlıyorsunuz?

Aki Takase Trio 1981 yılında Berlin Caz Festivali kapsamındaki Berlin Flirmani salonunda (Fotoğraf: united-archives.de)
Aki Takase: 1981 yılında Berlin Caz Festivali’nin müzik direktörü ile Alman plâk şirketi Enja Records’ın yöneticisi Almanya’dan Japonya’ya gelip beni keşfettiler. Festivalde sahne almamın önünü açan şey bu oldu. O tarihlerde Berlin Duvarı henüz yıkılmamıştı. Bu yüzden, Doğu Berlin üzerinden, Rusya’daki havalimanı aktarmasıyla uçarak Batı’ya geçtim, dışarda korkunç bir soğuk vardı. O zaman konser Philharmonie’de (Berlin Filarmoni Salonu) gerçekleşmişti, oradaki harika tınıya, ses kalitesine hayran kalmıştım. Üç Japon olarak sahneye çıktık. Bu konser, bundan sonra her yıl Almanya’ya davet edilmemin de vesilesi oldu.
Leyla Diana Gücük: 1960’ların özgür doğaçlamaya dayalı, kural tanımayan yüksek enerjili yaklaşımı, 1980’lerde Berlin Contemporary Jazz Orchestra gibi büyük oluşumlar ve tarihsel caz standartlarının avangard yorumları vasıtasıyla olgunlaşmış bir 'Avrupa caz geleneğine' nasıl dönüştü?
Aki Takase: Benim bunu yanıtlamam doğrusu çok gerçekçi olmaz. Özellikle 1960'lar ile 1980'ler arasındaki değişimler hususunda, sanırım o dönemde zaten Avrupa'da yaşamakta olan müzisyenlere danışmak daha doğru olur. 'Avrupa caz geleneği' ifadesiyle tam olarak neyin kastedildiğini pek kavrayamıyorum. Bu durum, 1950'ler ve 1960'larda ABD'de bebop'tan free jazz'a uzanan bir akımın zaten var olduğu anlamına mı geliyor?
Farklı bir bakış açısı da etnik köken meselesiyle ilgilidir. Özellikle siyahlar tarafından icra edilen caz göz önüne alındığında, 'Amerikan cazından' bahsedilebilir mi? Ben, beyazların çaldığı caz ile arasında hâlâ bir fark olduğu görüşünü savunuyorum. Bu bir müzikal form meselesi değildir. Aksine, tını duyarlılığı ve bununla ilintili olan tarihle yakından bağlantılıdır. Bu konuyu sonsuza kadar tartışabileceğimiz için şimdilik burada bırakmak istiyorum.
Tanışmamıza ve nihayetinde evlenmemize vesile olan şey de bu oldu. 1989'dan 1999'a kadar, yani on yıl boyunca Berlin Contemporary Jazz Orchestra ile Avrupa'da ve Japonya'da konserler yaptık. Bu orkestranın amacı, seçkin müzisyenlere besteler sipariş etmek ve bunları icra etmekti. Özellikle Misha Mengelberg ve Kenny Wheeler'ın eserleri oldukça etkileyiciydi. Beste ile doğaçlamanın birleşmesindeki büyü gerçekten muazzamdı.
Leyla Diana Gücük: Schlippenbach’ın doğaçlama anlayışı Globe Unity Orchestra’da ve FMP (Free Music Production) kolektifinde nasıl şekillendi?
Aki Takase: Bunu kendisine sormanız gerekir. Ben size bu konuda yanıt veremem. 1966 yılında kurulan bu orkestra, doğaçlamayı tamamen kendine hedef olarak belirlemişti. O zamana kadar yalnızca doğaçlama yapan hiçbir orkestra yoktu. Bunun devrim niteliğinde olduğunu düşünüyorum.
Leyla Diana Gücük: Takase ve Schlippenbach olarak 'Four-Hands Piano Pieces' gibi projelerde tek veya iki piyano birlikte çaldınız. Dört el piyano doğaçlamasına dair ilk denemelerinizde karşılaştığınız zorlukları nasıl tanımlarsınız? (Bu durum, birbirinizi bu kadar iyi tanımanızdan kaynaklanan olumlu ya da olumsuz yaklaşımlar olarak da nitelendirilebilir mi?)

Aki Takase: Dört el piyano çalmak gerçekten keyifli. Bu hiç de zor bir şey değil. Aksine, birbirinizden ilham alarak ortaya çıkan harika bir haz.
Leyla Diana Gücük: Birden fazla projede aktif olarak yer aldığınızı görüyoruz. Örneğin 'Timeless' son derece ilgi çekici bir proje, bize bundan biraz bahseder misiniz?
Aki Takase: 'Transmission' kapsamındaki bir proje. Genç kuşak müzisyenlerle deneyim alışverişinde bulunmak ve projeksiyonlar yapmak. Müziğimiz gelecekte nereye evrilecek? Şu anda neler yaşanıyor ve gelecekte bizi neler bekliyor? Zamanın lineer (çizgisel) akışını aşmak, geçmişin olumlu yönlerini geleceğe dair fikirlerle birleştirmek ve her ikisini 'burada ve şimdi' içinde eritip harmanlamak istiyoruz.

Leyla Diana Gücük: Japanic projesi nasıl ortaya çıktı, bize bu projenin müzikal dünyasından biraz bahsedebilir misiniz?
Aki Takase: JAPANIC 2017 yılında kuruldu. Ağırlıklı olarak benim ve Daniel Erdmann'ın bestelerini çalıyoruz fakat esasen bizim için en önemli şey, bir temayı doğaçlama yoluyla nasıl geliştirebileceğimiz. Yemek pişirmekle kıyaslayacak olursak, ben her şeyden önce mevcut malzemelerden nasıl lezzetli bir yemek çıkarılabileceğiyle ilgileniyorum. Herkesin kendi bireyselliğini ortaya koyabilmesini ve her defasında yeni keşifler yapabilmesini umuyorum.
Leyla Diana Gücük: Pek çok ödüle layık görüldünüz. Bunların arasında 2021 yılında aldığınız ve özel bir yeri olan Albert Mangelsdorff Ödülü de vardı. Mangelsdorff ile iş birliğiniz oldu mu? Ayrıca 2026 yılında Alman Caz Ödülü’nde (Deutscher Jazzpreis) 'Yaşam Boyu Başarı' kategorisinde ödüle layık görülmeniz hakkında neler söylemek istersiniz?"

Aki Takase: Ödül almak benim için büyük bir sevinç vesilesi ve bana yeni bir cesaret veriyor. Daha kaç yıl yaşayacağımı bilmiyorum ama eğer mümkün olursa, son ana kadar piyano çalmaya devam etmek ve hayatımı beste yaparken noktalamak istiyorum.
Leyla Diana Gücük: Genç müzisyenlerle harika bağlar kurduğunuzu, sahnede onlara rehberlik ederken aynı zamanda özgür alanlar tanıdığınızı biliyoruz ve bu da şüphesiz genç caz müzisyenleri için inanılmaz bir deneyim. Sahnede onlarla birlikte çalarken ve bilgi/deneyim aktarırken pedagojik açıdan en çok neye önem veriyorsunuz?
Aki Takase: Her koşulda, onların kendilerine özgü çekiciliğini, ışıltısını keşfetmek ve müziği daha ilgi çekici hale nasıl getirebileceğimiz üzerine düşünmeyi arzuluyorum. Kesinlikle övmek, haklarını teslim etmek istiyorum.
Leyla Diana Gücük: Sizi İstanbul’a ilk kez davet ettiğimde gözlerinizdeki o sevinç hâlâ hatırımda; yakın bir zamanda sizi bir konser için yeniden aramızda göreceğimiz için son derece mutluyuz. Dinleyiciler bu kez sizin 'Japanic' projenizi dinleyecek. Bu son derece büyüleyici projeyi bize biraz daha detaylı anlatabilir misiniz?

Aki Takase ve Daniel Erdmann (Jazzthetik)
Aki Takase: Beş müzisyenin her birinin tamamen kendilerine has bir kişiliğe ve duyarlılığa sahip olması, müzikal açıdan projeyi olağanüstü ilgi çekici kılıyor. Gerilim ve rahatlama (tension and relaxation) benim temam bu ve tabii bir de tempo. Sesler ve tınılar dans etmeye başladığında bu gerçekten muazzam bir şey oluyor.
Leyla Diana Gücük: İstanbul size neleri çağrıştırıyor? Belki de yeni çalışmalarınız için bir ilham kaynağı oluyordur. Türkiye’den müzisyenlerle bir araya gelip ortak bir projeyi hayata geçirme fikrine nasıl bakarsınız?

Aki Takase: Bu durum biraz da müzisyenlerin enstrümanlarına bağlı tabii, ancak önümüzdeki yıl böyle bir şey gerçekleşebilirse ne güzel olur. Böyle bir durumda, şu sıralar üzerinde çalıştığım grafik doğaçlamalarımı (grafik notasyon denemelerimi) denemek isterim.
Leyla Diana Gücük: Çok teşekkür ederim, konserde görüşmek üzere.

Aki Takase: “In Pursuit of Music, Time, and Timbres”
With the arrival of October, cultural and artistic events have begun to envelop cities once again. Just as we have recently left behind the 36th Akbank Jazz Festival, we are experiencing a completely different excitement with the new season opening of the Cemal Reşit Rey (CRR) Concert Hall, which is practically a sanctuary of art for Istanbulites. On these crimson autumn days, when we will listen to a rich selection ranging from classical to jazz, Istanbul jazz lovers will have the opportunity to see world-renowned pianist and composer Aki Takase with her "Japanic" project on the evening of Wednesday, October 21. Aki Takase will be accompanied on the piano by Dag Magnus Narvesen on drums and percussion, Daniel Erdmann on tenor saxophone, Carlos Bica on double bass, and DJ Illvibe — aka Vincent von Schlippenbach — on electronic sounds and turntables. Consisting of the artist's own compositions, this high-energy project brings acoustic and electronic worlds together through the use of piano, saxophone, rhythm section, and turntables, while carrying genre crossovers, sound effects, and manipulated vocal samples to the stage with a witty and entertaining narrative. According to one reviewer, "The project’s turntable technique is integrated so impressively with acoustic jazz elements that it is hard to guess whether the effects stem from post-production editing or spontaneous improvisation with the rest of the band." Aki Takase had previously given concerts in Istanbul and Ankara at the invitation of the Embassy of Japan. Within the scope of the 19th Istanbul Jazz Festival, she was a guest at the Babylon stage on the evening of October 22 with the "Aki Takase - Plays Fats Waller" project. To recall that unforgettable lineup: Eugene Chadbourne on vocals, guitar, and banjo; Nils Wogram on trombone; Rudi Mahall on bass clarinet; Aki Takase on piano; and Paul Lovens on drums.
In this interview we conducted with this precious musician, whom we will host on our stages once again in another October, you can find in-depth details about the artist's musical journey and world. We are immensely happy to welcome them back to Istanbul and look forward to this special encounter. Aki Takase’s musical journey begins with manga pages hidden behind the piano music stand during her childhood years in Japan, a joyful rebellion where discipline and playfulness sprout side by side. In 1981, when the Berlin Wall was still standing, her step into Western Europe and the Berlin Philharmonic stage through East Berlin in freezing cold was also the first major stop of her half-century adventure in the contemporary jazz world. As a pianist, composer, and visionary bandleader, Aki Takase possesses an aesthetic understanding that rejects the molds drawn by musicology and categorical boundaries such as "European jazz tradition". For her, music consists of timbre sensitivity, historical memory, momentary inspiration, and human interaction on stage rather than theoretical rules. We wish this to be a journey as inspiring for Takase as it is special for the Istanbul audience, and we leave our readers alone with our interview with the artist.
Leyla Diana Gücük
Leyla Diana Gücük: You have traveled a very long path to reach the position you are in today. At the very beginning of this journey lies your birth in Japan and growing up with Japanese culture. The richness you carry in your genes reflects both on your discipline and your musical production. I had read that when you were a child, you got bored of practicing during classical piano lessons and therefore put comic books behind the music stand, thus acquiring the ability to sight-read quickly. Could you explain this situation to us a bit further?
Aki Takase: Children get bored quickly of doing the same thing over and over again — and I was bored of practicing the exact same things constantly. That’s why while playing the piano, I would look at Manga (a Japanese term used for Japanese comic books; outside of Japan, it is generally used to refer only to comic books of Japanese origin) comics. Because my mother would worry if she didn't hear the piano sound and would come to check what I was doing.
Leyla Diana Gücük: How did you make the decision to go to Germany? Your first concert after your arrival took place at Jazzfest Berlin in 1981 — how do you remember that period?
Aki Takase: In 1981, the music director of the Berlin Jazz Festival and the manager of the German record label Enja Records came from Germany to Japan and discovered me. This is what paved the way for me to perform at the festival. At that time, the Berlin Wall had not yet fallen. Therefore, I crossed over to the West by flying through East Berlin, with a transit at the airport in Russia — in any case, it was terribly cold. Back then, the concert took place at the Philharmonie (Berlin Philharmonie), and I was mesmerized by the wonderful timbre and sound quality there. We took the stage as three Japanese. This concert also became the occasion for me to be invited to Germany every year from then on.
Leyla Diana Gücük: How did the rule-defying, high-energy approach based on free improvisation of the 1960s evolve into a matured 'European jazz tradition' through large ensembles like the Berlin Contemporary Jazz Orchestra and avant-garde interpretations of historical jazz standards in the 1980s?
Aki Takase: Honestly, it wouldn't be very realistic for me to answer this. Especially regarding the changes between the 1960s and 1980s, I think it would be more accurate to consult musicians who were already living in Europe at that time. I cannot quite grasp what is meant precisely by the phrase 'European jazz tradition'. Does this mean that a movement extending from Bebop to Free Jazz in the US during the 1950s and 1960s already existed? A different perspective is related to the issue of ethnicity. Considering jazz performed particularly by Black people, can we talk about 'American jazz'? I am of the opinion that there is still a difference between the jazz played by white people and Black people. This is not a matter of musical form. On the contrary, it is closely connected to timbre sensitivity and the history intertwined with it. Since we could discuss this topic forever, I would like to leave it here for now. This was also what led us to meet and ultimately get married. From 1989 to 1999, for ten years, it was played with him and the Berlin Contemporary Jazz Orchestra in Europe and Japan. The purpose of this orchestra was to commission compositions to distinguished musicians and perform them. The works of Misha Mengelberg and Kenny Wheeler, in particular, were extremely impressive. The magic in combining composition with improvisation was truly magnificent.
Leyla Diana Gücük: How did Schlippenbach's approach to improvisation take shape in the Globe Unity Orchestra and the FMP (Free Music Production) collective?
Aki Takase: You need to ask him that. I cannot give you an answer on this matter. This orchestra, founded in 1966, had set complete improvisation as its sole goal. Until then, there was no orchestra that only improvised. But I think that was revolutionary.
Leyla Diana Gücük: As Takase and Schlippenbach, you played together on one or two pianos in projects like 'Four-Hands Piano Pieces'. How would you describe the challenges you encountered in your early attempts at four-hand piano improvisation? (Could this situation also be characterized as positive or negative approaches stemming from knowing each other so well?)
Aki Takase: Playing four-hand piano is really a lot of fun. It is not difficult at all. On the contrary, it is a wonderful delight that emerges by inspiring one another.
Leyla Diana Gücük: We see that you are actively involved in multiple projects. For instance, 'Timeless' is an extremely interesting project — could you tell us a bit about that?
Aki Takase: It is a project within the scope of 'Transmission': Exchanging experience with the younger generation of musicians and making 'projections' — Where will our music evolve in the future? What is happening right now and what awaits us in the future? We want to transcend the linear flow of time, combine the positive aspects of the past with ideas about the future, and blend them both in the 'here and now'.
Leyla Diana Gücük: How did the Japanic project come about, and could you tell us a little bit about the musical world of this project?
Aki Takase: JAPANIC was founded in 2017. We mostly play compositions by Daniel Erdmann and myself; but essentially, the most important thing for us is how we can develop a theme through improvisation. To compare it to cooking: Above all, I am interested in how a delicious meal can be made from the available ingredients. I hope that everyone can express their own individuality and make new discoveries every time.
Leyla Diana Gücük: You have been deemed worthy of many awards. Among them was the Albert Mangelsdorff Award you received in 2021, which holds a very special place. Did you have any collaborations with Mangelsdorff? Also, what would you like to say about being awarded in the 'Lifetime Achievement' category at the German Jazz Prize (Deutscher Jazzpreis) in 2026?
Aki Takase: Receiving an award is a source of great joy for me and gives me new courage. I don't know how many more years I will live, but if possible, I want to keep playing piano until the very last moment and end my life while composing.
Leyla Diana Gücük: We know that you establish a wonderful bond with young musicians, offering them guidance on stage while granting them free spaces; which is undoubtedly an incredible experience for young jazz musicians. When playing with them on stage and transferring knowledge/experience, what do you value most pedagogically?
Aki Takase: I want to discover their unique charm and sparkle. And I desire to think about how we can make the music even more engaging. And under all circumstances: Definitely praise them, acknowledge their due!
Leyla Diana Gücük: The joy in your eyes when I first invited you to Istanbul is still in my memory; we are extremely happy that we will see you among us again for a concert soon. This time, audiences will experience your 'Japanic' project. Could you tell us a bit more detailed about this utterly fascinating project?
Aki Takase: The fact that each of the five musicians has a completely unique personality and sensitivity makes the project extraordinarily interesting from a musical standpoint. Tension and relaxation — that is my theme. And of course, tempo. When sounds and timbres start to dance, it becomes truly tremendous.
Leyla Diana Gücük: What does Istanbul evoke for you? Perhaps it serves as a source of inspiration for your new works. How would you look at the idea of coming together with musicians from Turkey and bringing a joint project to life?
Aki Takase: This situation naturally depends a bit on the musicians' instruments, but how wonderful it would be if something like this could happen next year. In such a case, I would like to try out my graphic improvisations (graphic notation trials) that I've been working on lately.
Leyla Diana Gücük: Thank you very much, and see you at the concert!
Leyla Diana Gücük
Cazkolik.com / October 10, 2026
Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.