Türk cazının amiral gemisi?

Türk cazının amiral gemisi?

İmdat simidi gibi konular.

Ters köşe caz

Modadan magazine, kadın/erkek dergilerinden finansa esas konusu müzik olmayan dünyaca ünlü dergilerin yılda birkaç defa başvurdukları konforlu konulardan biri müzikte “The Best of” listeleridir. Geçen gün erkek dergisi GQ “The 100 Best Jazz Albums You Need in Your Collection” isimli bir liste yayınlamış. Böyle listelere itirazım yok, türlü faydaları var bile denebilir. Bu dergilerin de okuru çok, bir kısmını iyi müziğe çekmek fena bir şey değil. Benim dikkatimi çeken bu tarz dergilerin böyle listeler hazırlarken -ki konularında uzman kalemler hazırlıyor genellikle- hiçbir şekilde ters köşe yapmaması. GQ dergisinin listesine bakıyorum mesela listenin tamamı elbette itiraz etmeyeceğimiz ama sürpriz olmayan isimler/albümlerle dolu. Okur böyle istiyor denebilir ama keşke editörler müzik türleri içinde daha spesifik, daha mikro başlıklara odaklanan listeler hazırlasalar. Ne demek istiyorum? Orkestral listeler, small grup listeleri, türlere yönelik listeler, enstrüman listeleri, alt türlere ait listeleri... Yani, çeşitlilik merakı artırır, hep aynı isimlerden oluşan listeler nesiller boyu hep aynı sakızın çiğnenmesinin yarattığı bıkkınlığın önüne geçer.


Caz aşığı bir Hollywood starı

Kazandığı parayı sevdiği konulara yatırıyor

Don Cheadle’ı ilk Somali’de 1990’larda bir milyondan fazla insanın katledildiği iç savaş dönemini anlatan Hotel Rwanda filminde izlemiştim. Filmin en önemli oyuncusu olmanın yanısıra profesyonel bir oyuncudan çok yaşananları hisseden ve kalpten oynayan biri gelmişti bana. Sonra büyük bütçeli Hollywood filmlerinde göründü. Hotel Rwanda filminde iç savaşın başında bölgenin önde gelen otelinin yöneticisi olarak izledik, işler kötüleştikçe ailesine ve çevresine yardım etmek için çırpınan adam rolündeydi. Derken, Cheadle bir Miles Davis projesiyle tekrar gündeme geldi. Drama/biyografi türünde film için cebinden çok para harcamıştı. Hafif benzerliğiyle ekranda Miles’ı en iyi yansıtan yüz oldu. Cheadle şimdi yeni proje ve ödülle Afro-Amerikan caz kültürünü kutsayan bir işe imza atıyor. Proje film değil tiyatro. “An Afro-Future Her Story” Post-Modern bir Güney Afrika pazar akşamını anlatıyor. Güney Afrika Ulusal Kadınlar Günü için gerçekleşen etkinlikte müzisyenler de var. Organizasyonu yapan ise bir Amerikan yerli müziği olarak gelişimini teşvik eden Los Angeles merkezli Cheadle and Jason Sugars ortaklığı olmuş. Yani, yine Don Cheadle.


Romantizmin ölümü

20. yüzyılın müziğini anlamak için o dönemin müziğini bilmemiz şart

Müziğin arkasındaki sebepleri merak eden bir müziksever olarak öncesi ve sonrasıyla Birinci Dünya Savaşı çok ilgimi çeker. Klasik müziğe dair periyotlar romantik dönemi 1900’lerin başına kadar getirir ve orda bırakır. Bach, Beethoven, Mozart gibi dehaların kuralları ve yaklaşımları belirlediği dönemin ardından romantik dönem tabiri caizse bestecilerin hızlı evrimleşme/modernleşme süreciyle adeta uçuşa geçtiği bir dönem oldu. Ensdüstriyel olarak da gelişim içinde bir dönem oldu. Yayınevleri çoğaldı, besteler ve besteciler arttı, tüketim alanları ve müziksever sayısı çoğaldı. Duygular coştu, kişisellik, ihtiraslar ve şov dönemin belirgin özellikleri oldu. Çalgılar modernleşti, halk müziğinin etkisi arttı, müziğin felsefeyle, resimle, sanatla ilişkisi çoğaldı. Sadece romantik iç baygınlığı değildi dönemin müziği, düşünce okulları ve bireysel gelişimin etkisiyle entelektüel olarak güçlü bir dönem geçirdi ama ne zaman çakıldı? Birinci Dünya Savaşı ile. Dünyanın en yıkıcı bu ilk büyük savaşın sanatçıların ruhunda derin etkileri oldu. Romantizm yerle bir oldu. Herşey sanki bir gecede öldü ve o utanç tam anlamıyla hâlâ yazılmadı ama müzikleri yapıldı.


Mutluluğun sırrı

Başlığa Harvard ekleyince inandırıcılık artıyor

Bu tip başlıklar eskiden gazetelerin magazin ya da kadın/moda ekleri veya dergilerinde olurdu, hâlâ var mı bilmiyorum ama artık daha çok sosyal medyada rastlıyorum. Tüm o eski eklerin yerini sosyal medya aldı. Geçen bunlardan biri basın bülteni olarak geldi; “Mutluluğun Sırrı”. Bu sırrı bilsek sırtımız yere gelmez değil mi? Bülten bildiğini söylüyor. Böylesi paylaşımlara etkili bir üniversitenin adını dahil etmek şart. Harvard Üniversitesi (daha azı kurtarmaz) mutlu ve mutsuz bireyleri ayıran faktörleri incelediği ve tam 80 yıl süren (!), toplamda 721 ailenin katıldığı araştırmasında mutluluğu sağlayan en önemli faktörün güçlü ilişkiler kurmak olduğunu saptamış. Bunu tespit etmek için 80 yıla gerek var mıydı bilmem. Daha iyi aile ve dostluk bağlarını kastediyorlar. Tespitlerin arasında sosyal medyanın yalnızlık ve depresyon getirdiği de var. Sosyal medya psikolojik izolasyon yaratıyormuş. Bilmediğimiz bir şey söyle! Popüler kültür mutsuzluğun neden olduğu acıyı sadece hafifletiyormuş. Demek istediği, başkalarının dertlerine dalınca kendi derdini unutuyorsun.


Albümlerin tamamı dinleniyor mu?

Böyle bir şey ama bir 30 yıl kadar önceki hali

Geçenlerde, 1970’lerde geçen bir polisiye film izlerken kamera bir evin odasında dolaşıyordu. Dönem filmi olduğu için mekân/çevre düzenlemesi başarılı olmuş diye düşündüm, tam o sıra, kamera altı camekânlı formika bir dolap ve üstünde duran pikabı gösteriyordu, yanında, sırt sırta dizilmiş onlarca plâk. İşte, dedim, o yılların en harika görüntülerinden biri. Sonra, o yıllarda aslında bugüne göre ne kadar az sayıda albüm dinlediğimizi hatırladım. Evet, albümleri çok dinlerdik ama toplam dinlediğimiz albüm sayısı azdı çünkü erişim sınırlıydı. Herkes benim gibi olmayabilir ama artık bazen günde 3-4 hatta daha fazla albüm dinlediğim oluyor, bunların kaçını ikinci kez dinliyorum? Çok azını. Eminim çoğumuz öyleyiz. Üstelik, artık daha kötü bir durum var, albümlerin tamamı bir kez bile dinlenmiyor, bunu yazan çok kalem var, haklı uyarılar. Albüm formatı fena halde erozyona uğruyor. Halbuki albüm heyecanla okunan bir kitap gibidir, kitabı bir anda yarıda bırakıyor muyuz? Günümüz insanında sabır az rastlanmaya başladı. Bir albümü yüzlerce kez dinlemekten bir albümü bir kez dahi tamamlayamamaya dönüştük.


Bir odada yolculuk

Mehmet Güreli ve odası

Müzik röportajlarını merakla takip ettiğim genç ve başarılı gazeteci Işıl Çalışkan daha önce Karar gazetesinde, son dönem Duvar web sitesinde yayınlıyor röportajlarını. Son röportajlarından biri Mehmet Güreli ileydi. Türkiye’nin en içten sanatçılarından biri Güreli. Müzisyenliği yanında resim, edebiyat ve sinemayla ilgisi de eşit oranda ama bence hepsi şarkıları gibi... Resimlerindeki figürlerle şarkıları benzer duygu işi. Zaten Çalışkan da bu soruyu sormuş, hepsine nasıl yetiyorsunuz diyerek, Güreli’nin cevabı aslında farklı alanlarda aynı şeyi yaptığını doğruluyor; “çok güzel bir söz var: İyi kuş şarkı söylemeyi kendi öğrenir” diyerek. Güreli’nin aktarmak istediği kendi meramı var. Bu meram bazen bir şarkıda, bazen bir resimde, bazen bir kitapta bazen bir filmde kendini ifade ediyor. Bir de, Güreli benim için bir İstanbul simgesi. Woody Allen nasıl New York simgesiyse, Güreli de öyle. İstanbulun, İstanbullunun sesi ve simgesi. Şimdilerde son çalışması “Oda Müziği-1”. Albüm ismi için ‘odamda yolculuk’ esprisinden çıktı diyor. Küçük bir odada büyük bir yolculuk olmuş.


Türk cazının amiral gemisi?

TSK`nın tam 3 caz orkestrası var! Müthiş, ama izleyemiyoruz.

Anadolu Ajansı abonelerine geçtiği siyasi/sosyal haberler yanında kültürel haberler de yayınlıyor, bu yüzden sık takip ettiklerim arasındalar. Ülkenin 1 numalı haber ajansı, elbette takip etmek şart. Geçen yine bir haber yayınladılar; “Türk cazının amiral gemisi” diyerek TSK bünyesinde yer alan 3 caz orkestrasından biri olan DzKK Deniz Yıldızları Caz Orkestrası’nı özel haber yapmışlar, iyi de yapmışlar. Haberin başlığı deniz kuvvetlerine ait olduğu için ‘cazın amiral gemisi’ demek anlamlı olmuş ama gerçek öyle değil. Bu 3 önemli orkestra caz dünyamız için yakından tanımamız gereken önemli fırsatlar aslında ama Ankara`da birkaç özel konser dışında yıl boyu bu orkestrayı tümüyle caza ait bir repertuvarla dinleyen var mı bilmiyorum. Varsa söylesin, sen görmüyorsun desin. Sadece Ankara Caz Festival açılışlarında adı geçiyor, TSK kurum içi konserler oluyorsa bilmem ama İstanbul’da izlemedik, repertuvarını bilmiyoruz, müzisyenlerin ve orkestranın potansiyelini bilmiyoruz, işi müzik olan bu orkestralar niye daha dışa dönük değil? Niye onları CRR’de mesela verecekleri özel konserlerde izlemeyelim?


Kemençenin modalitesi

Yeni bir çalışma

Bizim kemençe dediğimize Yunanlar Lyra diyor. Kemençe deyince hemen Karadeniz akla gelmesin, bir de İstanbul kemençesi var, Derya Türkan gibi bir ustanın elinde dünyanın en güzel enstrümanına dönüşüyor. Çello kadar duygusal. Bu enstrümanın Egenin karşısındaki en önemli temsilcisiyse Sokratis Sinapoulos. Türkan’la konser vermişliği çok. Aynı karatta adamlar. Sokratis beş yıl önce “Eight Winds” isimli albüm çıkarmıştı, İstanbul’a 26. Akbank Caz Festivali için geldiğinde sevgili Leyla ile söyleşmişlerdi. Şimdi yeni çalışması “Metamodal” adıyla yine ECM’den çıkmış. Hemen dinledim. Sokratis’in kemençesi ‘progresif’ ama esas başardığı kemençenin ‘duygu deposunu’ boşaltmadan bunu yapabilmesi. Bunun için aynı nabızda başka müzisyenler de gerekiyor onu da piyanoda Yann Keerim, kontrbasta Dimitri Tsekouras ve davulda Dimitri Emmanouile ile çözmüş. “Dimensions”da soundun uzakdoğuyu andırması ayrı enteresan. Bu arada, ECM yeni albümlerde coşmuş, bakmanızda fayda var.


20 yıl sonra ama ikisi artık hayatta değil

Doğaçlama ustaları

Yeni bir canlı kayıt yayınlandı ama bu kaydın üç kişisinden ikisi hayatta değil. Piyanist Paul Bley ile davulcu Paul Motian 2010 sonrası beş yıl arayla hayattan ayrıldı. Üçlüden geriye sadece Gary Peacok kaldı. Keith Jarrett Trio’nun efsane basçısı olan Peacock. ECM firması son dönem canlı kayıtlara ağırlık verdi, bu canlı kayıtlar hem yeni kayıtlar oluyor hem daha önceki tarihlerde yapılmış ama yeni yayınlanan bu albüm gibi kayıtlar oluyor. Albüme ismini veren parça melodili bir Ornette Coleman bestesi “When Will the Blues Leave”. 1999 yılında Lugano/Trevano’da verilen bir konserin kaydı. Coleman’ın 1958 tarihli ilk albümünde yayınladığı bestesi blues ile caz sevişmesi bakımından örnek bir çalışma. Coleman’ın albümlerinde piyanoya pek yer vermediğini biliriz, ama bu parçada piyano var. Saksofon, kornet, piyano, bas ve davul. Coleman’ın orijinal yorumunda Amerikan blues tadı bariz. Bley ve arkadaşları konserde farklı bir yorum tercih etmiş. Cazın güzelliği değil mi… Baya tempolu bir girişi var. Doğaçlama dürtüsü nasıl gelişti bilmiyorum ama Motian ve Peacock melodiyi çaldırmamak için emin etmiş gibiler. Konserin diğer parçaları da böyle hoş analizlere muhtaç. Bir ara kesin dinleyin.


Feridun Ertaşkan


Cazkolik.com / 02 Eylül 2019, Pazartesi

BU İÇERİĞİ PAYLAŞIN


Feridun Ertaşkan

  • Instagram
  • Email

Yorum Yazın

Siz de yorum yazarak programcımıza fikirlerini bildirin. Yorumlar yönetici onayından sonra sitede yayınlanmaktadır. *.